Apolitik yetiştirilmiş Türkiye gençliği, sivil direnişi öğreniyor

24/12/2013

22 Temmuz’da yazmışım: “Bu olayların sonunda hukuken veya siyasi anlamda hiçbir şey değişmeyebilir; ama toplum değişiyor. Sadece bu bile güzel günlerin habercisi.” Orta Doğu coğrafyasında daha fazla barınamayacağıma kanaat getirip de Fransa’ya kaçmış biri olarak uzaktan umut dolu cümleler kurmamın, pek tabi kolay olduğunu düşünüyor olabilirsiniz. Fakat kaçışıma tam bir ay kala patlayan Gezi olaylarının sıcak heyecanıyla geldim Paris’e.

Uyanık kalalım diye sadece enerji içecekleri ve çikolatayla beslenerek Gezi Parkı’nda tuttuğumuz nöbetler, 31 Mayıs gecesinden itibaren ardı arkası kesilmeden maruz kaldığımız envai çeşit gaz, sokak aralarına kaçarken çarptığımız insanlarla “pardonlaşmalarımız”, hiç tanımadığımız insanlarla kol kola barikat önünde siper oluşumuz, yemeğimizi, ilaçlarımızı paylaşmamız, kurduğumuz barikatlar, taşıdığımız yaralılar, beraber döktüğümüz gözyaşları ve paylaştığımız gülüşlerden sonra Gezi Direnişine katılmış insanlar olarak bir daha asla eskisi gibi olamayacağımızı biliyorum.

Sabahattin Ali’nin bir romanında geçer; “aralarında aynı haksızlığa uğrayan iki kişinin yakınlığı teessüs etmeye başlamıştı.” Hepimiz baskıdan usanmış, uğradığımız haksızlıkların hesabını sormak için sokaklara dökülmüştük. Evet, ne istediğimizi bilmiyorduk ve bir çözümümüz yoktu; fakat ne istemediğimizden emindik. İstemediğimiz bu baskı bizi birbirimize yakınlaştırmıştı. 18 Haziran’da Abbasağa Park Forumunda yazmışım; “Devletin sağlayamadığı demokrasiyi, şu an İstanbul’un 11 farklı parkındaki forumlarda oturup, sırayla söz alıp, sessizce birbirimizi dinleyerek biz kendimiz kuruyoruz.” Kuruyorduk evet; ama toplumca sahip olduğumuz iki ana tabunun aramızda bölünmelere yol açacağı aşikârdı: din ve milliyetçilik.

Türkiye’nin dört bir tarafına yayılan bu direnişin, homojen bir algıyla ilerlemesine imkân yoktu. Zamanla kendi aramızda siyasiler ve siyasi olmayanlar, aktif direnişçiler ve pasif direnişçiler, taş atanlar ve taş atmayanlar, ulusalcılar ve solcular, Kürt solcuları ve Türk solcuları, dindarlar ve ateistler ve bilumum farklı görüşün çatışmasından oluşan ayrımlarla bölündük.

Süreç aslında tam olarak olağan akışında işledi. Gezi aslında hiç bölünmedi. Gezi aslında hiç tatile çıkmadı. Büyük resme baktığımız zaman, Gezi, Cumhuriyet tarihinin en apolitik neslinin uyanışıydı. Özellikle 80 darbesi sonrası yedikleri baskıyla sineye çekilmiş, kendi hayatlarına bakan ve “devlet baba”dan her zaman korkan neslin yetiştirdiği çocuklardı Gezi. Yakın Türkiye tarihi hakkında hiçbir bilgisi olmayan, attığı oyun bir değeri olduğuna inanmayan, verdiği verginin hesabını sorma hakkını kendinde görmeyen, günden güne Amerikan kültürüne daha çok maruz kalarak gündelik hayat dertlerini, siyasi ve küresel dertlerden daha önemli gören bir neslin uyanışıydı Gezi. Ve bu uyanış sürüyor. Apolitik yetiştirilmiş Türkiye gençliği, sivil direnişi öğreniyor.

Bu direniş bilinci artmaya devam ettikçe, Türkiye’nin siyasi gündemi de çalkalanmaya devam edecek. Şu an Cemaat ve AKP arasında gerçekleşen devlet bürokrasisine hâkimiyet kavgasının, Gezi direnişinin net bir sonucu olduğunu iddia etmek doğru olmaz. Fakat Gezi süreciyle ilk darbeyi almış hükümete, Cemaat’ten de bir darbenin gelmesi, zamanlama açısından ilginç. Hükümet korkusu azaldıkça, ana muhalefet partisi CHP’li milletvekillerinden bile beklenmedik çıkışlara şahit oluyoruz. Sonunda ana muhalefet partisi de aslından yapması gerekeni yapmaya başladı ve gerçekten muhalif konuşmalarla AKP hükümetini darbeleme çabasına girdi. “Ben tek başıma ne fark yaratabilirim ki?” demeyerek direnişe devam edenler olarak, direnişimizin artçı depremlerini izliyoruz artık.

AKP iktidarının çok doğru gözlemlediği bir nokta var; o da yüzyıllarca bir Padişahın, halk adına aldığı kararlarla büyümüş nesillerin torunları olduğumuz. Erdoğan’ın üstüne basa basa yaptığı Osmanlı propagandasının hedef kitlesi de hükmetmeyi arzuladığı biat toplumu. Burada bireysel olarak almamız gereken tek bir karar var: biat eden topluma dâhil mi olacağız, yoksa dışında mı kalacağız?

Gündemin halk pazarı keşmekeşinden farkı yok. Her gün farklı bir gündemle çalkalanırken önceliklendirme yapmada çoğu zaman zorlanıyoruz. Fakat bir gerçek var ki, o da tek derdi o gün hangi kıyafeti giyeceği veya eski sevgilisin ne yaptığı olan genç kız bile, tek derdi tuttuğu takımın bir sonraki maç skoru olan genç erkek bile, artık gündem hakkında bir fikre sahip. Ve bu insanların gündem hakkında bir fikir sahibi olmaya devam edebilmeleri ise bizim sorumluluğumuzda.

Dünya tarihinde devlete karşı yapılan ve bu kadar uzun sürebilmiş hiçbir eylemin siyasileşmeme imkânı olmamıştır. Geziyle başlayan bu süreç de elbette ki siyasidir. Günlerdir AKP hükümetinin diline pelesenk ettiği söylemi artık bizim sahiplenmemiz lazım “zaman, siyasete sahip çıkma zamanı.”

(Bu yazı aynı zamanda Radikal Blog‘da yayınlanmıştır.)

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s