Kuvvetler Ayrılıyor: AKP – Cemaat

18/12/2013

Bir süredir devam etmekte olan AKP – Cemaat arası gerginliğindeki mevzunun büyüklüğünü sanırım artık hepimiz kavramaya başladık. “Mesele”nin yalnızca dershane olmadığı, aslında devlet bürokrasisine hâkimiyet kavgası olduğu aşikâr. Her ne kadar bugünün operasyonunun, penguen medyamızın ve pek derin devletimizin katkılarıyla, Cemaat ile direkt ilişkisinden emin olamıyor olsak da, polis, içişleri bürokrasisi ve yargının Cemaat bireyleri tarafından yıllar önce ele geçirilmiş olduğu bir sır değil. Haliyle durumu futbol maçı izler gibi taraf tutarak yorumlamak yerine, öncelikle bu olağanüstü operasyonu gerçekleştirenlerin elindeki gücü anlamamız gerekiyor.

Hakkımızı aramayı bilmeyen ve mütemadiyen daha ulu bir güç tarafından kurtarılmayı bekleyen bir toplum olduğumuz için, bir gün içerisinde Fethullah Gülen’e destek çıkan sözde özgürlükçü vatandaşları izlerken şaşırdığım söylenemez. Yine de merak ediyorum, acaba bu destekçiler Gezi’de binlerce insana gaz sıkan polisin yine aynı polis olduğunun, yargının yüzlerce gazeteciyi hukuk dışı yollarla cezaevlerine kapatan yargı olduğunun farkındalar mı? Biz Cemaat’i desteklemiyoruz, sadece yargının doğru kişileri yargılıyor olduğuna seviniyoruz diyenler olabilir. Peki desteklediğiniz bu yargının arkasındakilerin, sizi desteklediğinden emin misiniz?

Türkiye’nin sözde demokratik devlet yapısı “kuvvetler ayrılığı” modelindedir. Yani yasama, yürütme ve yargı farklı ellerde olmalıdır. Ancak bugünlerde tekrardan ve üzülerek gözlemliyoruz ki, Türkiye’deki kuvvetler ayrılığı iki kuvvetin arasında: AKP ve Cemaat. Çıkarlar ayrıldığı zaman kuvvetler de ayrılıyor, çıkarlar birleştiği zaman da, sadece demokratik sistemle yönetilmeyi arzulayan bizler yani kuvvetsiz olan halk, haksızlıklarla tek başına mücadele etmek durumunda kalıyoruz. Kuvvetlinin yanında olanlar kayrılıyor ve halk hep kaybediyor.

Bu kuvvetler savaşındaki taraflardan biri Türkiye’yi 11 yıldır yöneten AKP iken, diğer tarafın bir partisi yok. Onun yerine kanalları ve adamları var. Aslında bugün Başbakan’ın siyasi danışmanı Yalçın Akdoğan’ın yazdığı tweet oldukça manidardı. “Fenalığa fenalıkla mukabele etmek, husumeti arttırır, kin ve nefreti körükler, insanı hem azapta bırakır, hem kaybet-kaybet sarmalına sürükler.” Kimine göre bir tehdit, kimine göre bir müzakere çağrısı olarak algılanabilir. Bugün Erdoğan’ın Konya’da yaptığı konuşma ise, son 6 aydır ilerlediği “egosal” yoldan asla ayrılmayacağının yine ve yeniden bir kanıtı. Muhalif olan herkesi dış mihrak olarak mimlendiği, kendi “Muz Cumhuriyeti” halkına yaptığı konuşmalardan bir tanesi daha. İşin en ironik kısmı ise Türkiye’nin aslında Muz Cumhuriyeti tanımına tam olarak da oturuyor olması. Bu tarafların savaşında gözlemlemenin en kolay olduğu durum ise, Cemaat’in özgüvenin çok daha yüksek olduğu. AKP sözlerle ilerlerken, Cemaat tarafından faaliyet görüyoruz.

Yine de her ne olursa olsun kaybedeceğimizi bilerekten, bu kuvvetler savaşının sonuçlarının ne olabileceğine bakmak gerek. Bu gözaltı sürecinde aslında gerçek bir hukuk devletinde olması gereken, sorguya birincil dereceden yakınları karışmış olan bakanların istifa etmesi, ya da görevlerinden alınmalarıdır. Oğulları sorgulanan bu bakanlara karşı yapılacak delil karartma iddialarının meşruiyet kazanmaması, oğullarının aklanma kararına müdahil olmamaları için görevlerinden ayrılmaları gerekmektedir. Ancak Tayyip Baba’yı arkalarına almış bakanlardan tabi ki de böyle faaliyet beklemiyoruz. Tam tersine bu davadaki savcıların görevden alınmalarını bekliyoruz; savcılık olmadı dava mahkemeye çıkarsa hâkimlerin kararlarına yapılacak müdahaleleri bekliyoruz. Yerel seçimler sonrası devlet içerisinde yer alan Cemaat kadrolarının tasfiyesi dedikodusunun, seçim öncesi gerçekliğine dönmesini bekliyoruz. AKP’nin atacağı bir sonraki adımları tahmin etmek artık çok zor değil, hem bizim için hem de Cemaat için. Haliyle bu durumda Cemaat her zaman avantajlı taraf olacak gibi görünüyor.

Kimin kazanacağından çok kimin kaybedeceğinin ehemmiyet kazandığı şu gerginlikte, ortaya dökülecek kirli çamaşırları gözlemlerken en çok bizler şaşıracağız sanırım. Demokrasi denilen yönetim biçimi için, bürokrasinin hiçbir görüşün hâkimiyetinde olmadan tarafsız bir hizmet sunması gerekiyor. Türkiye’nin bu sistemi oturtması ise günümüz koşullarında olanaksız. Kuvvetler ayrı ya da birleşik olsun fark etmez. Kuvvetli bir muhalefet partisinin yoksunluğundan mütevellit, bu kavganın sonucunda bizlerin asla bir şey kazanmayacak olduğumuzu hepimizin idrak etmesi gerekiyor.

(Bu yazı aynı zamanda Radikal Blog‘da yayınlanmıştır.)

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s