99 yıllık utancın, süregelen inkârı

24/04/2014

Paris’te geçtiğimiz aylarda bir partide Ermeni biriyle tanıştım. Tanıştıran Fransız arkadaş da tanıştırırken “O Ermeni, sen Türk’sün, bence hiç tartışmaya girmeyin” dedi. Fransız olana “Peki ya Ruanda soykırımı konusunda fikirlerin neler?” diye bir atak yapıp aynı önyargıyla kendisine saldırabilirdim pek tabii, ancak onunla tartışmak yerine Ermeni olana dönüp “sence tartışacak mıyız?” diye sordum. O da “Tabii ki de, sen soykırımı inkâr edeceksin, ben sana dedemin hayatını anlatmak zorunda kalacağım ve bu partiden keyif almak yerine vaktimizi boşa harcayacağız, ondan gerek yok” dedi.

Herhangi bir katliamı, soykırımı, cinayeti veya suçu, adını ne koyacak olursanız olun bir insanlık ayıbını; gerçekliğine, tarihe, tarihe yazılamamış hikâyelerine bakıp anlamak, kabul etmek veya etmemek için bir gürûha ait olmak gerekiyor sanırım. Herhangi bir gürûha ait olduğun zaman da, o gürûhun genel geçer kabul ettiği doğruları benimsemek zorundasın. Sorgulamak, araştırmak, şüphe duymak doğru değil. Türk isen Kürtleri sevmezsin, Ermeni soykırımını reddedersin. Kürt isen sen zaten teröristsin. CHP’li isen Dersim Katliamını yarım ağızla kabul etme hakkın vardır, AKP’li isen Roboski’ye üzülebilir ama emri kimin verdiğini bilmediğini iddia edersin. MHP’li isen Berkin Elvan’ın katilini soruşturursun ama Ceylan Önkol veya Uğur Kaymaz’ı kimin öldürdüğü seni pek de ilgilendirmez.

Peki ya insan isen? Hiçbir ırka, dine, mezhebe, partiye, siyasi görüşe ait değil; sadece insan isen ne yaparsın? İşte o zaman elini vicdanına koyar, zihnini her türlü görüşe açar, bir olayı tek bir yerden öğrenmek yerine; birçok kaynaktan okuma zahmetine katlanarak değerlendirirsin. İlkokuldan itibaren önüne konulan tarih kitaplarının doğru bilgi kaynağı olduğuna, ana akım medyanın sana anlattıklarının genel geçer doğrular olduğuna inanmayı reddeder ve olan bitene farklı gözlerle bakmayı denersin.

24 Nisan 1915. Osmanlı İmparatorluğu I. Dünya Savaşı’ndayken, İttihat ve Terakki iktidarı Osmanlı sınırları içerisinde yaşamakta olan Ermenilere karşı tehcir kararı almıştır. Tehcirin ne olduğu tartışılır; ancak o dönemki anlamı “zorunlu göç”e tekabül ediyor. Tehcir, Osmanlı hukuk sisteminin Dünya hukuk sistemine soktuğu bir kavramdır. Bu nedenle bazı kesimler 1915’te yaşanan olayların ısrarla soykırım değil, tehcir olduğunu savunmaktadırlar. Peki, Birleşmiş Milletler’in 1948 tarihli “Soykırım Suçunun Önlemesi ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme”sine bakalım. Soykırım suçunu tanımlayan maddelerden bir tanesi de şudur: “Grubun bütünüyle veya kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak yaşam şartlarını kasten değiştirmek.” Sonuç olarak isteyen istediği kelimeyi işine geldiğince yumuşatsın, 24 Nisan 1915, İstanbul’daki yüzlerce Ermeni aydının tutuklanmaya başladığı ve Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan Ermeni halkının zorla Suriye’deki Deyrizor bölgesine sürgün edilmeye başladığı tarihtir.

O gün itibariyle Ermeni halkı, evlerini, mallarını yakınlarına emanet etmek veya satmak durumunda kalarak göçe zorlanmışlardır. Bu sürgün sırasında birçoğu soyguna, tecavüze maruz kalmış, cinayete kurban gitmiştir. Bu olaylardan kurtulabilenlerin bir kısmı da iklim koşulları veya hastalıklar nedeniyle ölmüşlerdir. Geri dönüp baktığımızda o dönemde Osmanlı’da 1,5 milyon nüfusa sahip olan Ermeni halkı, bugün Türkiye’de 60bin civarındadır. Bazı kendini terminoloji uzmanı sananlar, “soykırım kökünü kazımaktır; bakın Türkiye’de hala Ermeniler var, kökleri kurutulmadı” diyebiliyorlar. Sanki Almanya’da hala Yahudiler yaşamıyormuşçasına! 1,5 milyondan 60bine düşen Ermeni nüfusundakiler de bugün 1915’den bahsetmemeyi tercih ediyorlar ve bu tercihlerinden ötürü yadırganabiliyorlar. Bu nüfusun önce göç; sonra baskı ve mülklere el koymayla yok edilmesi yetmiyormuş; zorla Müslümanlaştırıldıkları yetmiyormuş; sonrasında halk arasında “mahalle baskısı” ile dışlandığı yetmiyormuş; Hrant Dink gibi bir gazetecinin sadece Ermeni kimliği yüzünden sokak ortasında katledilmesi ve davasının hala sürmekte olması yetmiyormuşçasına..

Tabi ki de Ermeni halkına yaşatılmış olan zulmü insanların yok saymasının birincil sebebi 1973-1985 yılları arasında içerisinde birçok masum Türk diplomatın da olduğu insanı katleden ASALA yani Ermenistan’ın Kurtuluşu için Ermeni Gizli Ordusu. Biz Ermenileri katlettiysek ki zaten bunu yapan Türkiye Cumhuriyeti değil; o zamanki İttihat ve Terakki; onlar da bizleri katlettiler, kana karşı kanla ödeştik diyerek, sapla samanı birbirine karıştırarak 1915’i yok saymayı uygun gören insanlar bunlar. İkincil sebebi ise Ermenilerin sürgün edildikten sonra Türkiye topraklarında kalan malları üzerindeki hakları ile ilgili. Ermeni sürgününden sonra Osmanlı İmparatorluğu’nda Tasfiye Kanunu çıkartılmış ve bu kanun doğrultusunda sürülen Ermenilere ait mülk ve arazileri idare etmesi için bir komisyon kurulmuştur. Bu komisyonun tuttuğu cari defterler ise asla ortaya çıkmamıştır. Kimin bir geri ödeme alıp almadığı bilinmemekle birlikte; Cumhuriyet döneminde de Ermeni mallarının tavsiyesi devam ederken elde edilen gelire ne olduğu hala bilinmemekte. Murat Bardakçı ise son kitabı “İttihadçı’nın Sandığı”nda ise Ermeni mal ve mülklerinin Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü’nün de onayıyla o dönemki devlet büyüklerine hediye edildiğine dair belgeler sunmakta. Kısacası ikincil durum maddi açıdan tüm Türkiye halkını ilgilendirdiğinden, kimse miras kalan bir borcu ödemeye yanaşmıyor.

Benim anlamakta en çok zorlandığım kesim ise, bir vatanseverlik koşuluymuşçasına 1915’te olanları reddeden, “bu İttihat ve Terakki”nin suçudur bizi bağlamaz diyen ve bu konuda iki kelam etme cesaretini gösterenleri vatan hainliğiyle ya da özenti solculukla suçlayanlar. İşte bu kesim “Orhan Pamuk Nobel ödülünü Ermeni Soykırımı olduğunu dile getirdiği için aldı” diyenler ve azınlık hakkı savunmayı yeni bir “trend” gibi gördükleri için “entel dantel” olma uğruna “Ermeni olmamana rağmen ne diye bu mevzudan bahsediyorsun?” diyenler.

Çok net hatırlıyorum, üniversitedeyim, politik bilincimin minimum düzeyde olduğu yıllar ve ders “Devrim Tarihi”. Asistan finalde ek soru olarak  “Ermeni Sözde Soykırımı”nı soracağını söylüyor ve bunun olmadığını kanıtlamamızı istiyor bizden. O zamanlar akıl başta değil; mevzuyu doğru düzgün bildiğimiz bile yok zaten. Türkçü web sitelerinden yaptığım okumalarla, olan bir şeyi olmuyormuş gibi anlatabilmek için elimden geleni yapmıştım o sınavda. Geri dönüp baktığımdan o günkü bilinçsizliğimden ayrı; bize gerçek tarihi tarafsızca öğretmek yerine kendi fikirlerini aşılayan asistandan ayrı; ona karşı direnmek yerine tam olarak anlamadığım bir konuyu anlıyormuşçasına yanlı bir şekilde anlattığım için kendimden ayrı utanıyorum.

Bir utançla kaç yıl yaşanır? Bir utancı kabullenip, gerçekleri görmek ve bu konuda ses çıkartabilmek kaç sene sürer? 99 yıllık bir insanlık ayıbını dile getirmek için illa ki Ermeni olmak mı gerekir? Osmanlı’dan kalan mallar, mülkler resmi mirasın iken ve onlara sahipken, yine Osmanlı’dan kalan bir ayıbı inkâr etmek kime ne kazandırır? Kendi yasını tutarken herkesten saygı bekleyen sen, başkasının yasına ortak olmayı neden aykırılık olarak görürsün? Demokratikleşme ve barış söylemlerinin hangi kısmı bir milyonu aşkın insanın sürülmesini destekliyor? Bir haksızlığa arka çıkmak için illa ki o haksızlığa uğrayan taraf mı olman lazım? Bir gürûhun ideolejisini sahiplenmeden, kendi demokratiklik algınla karanlık bir düzeni sorgulayamaz mısın? Rakel Dink’in, Hrant Dink’in cenazesinde okuduğu mektupta da dediği gibi; “bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan; hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim.”

(Bu yazı aynı zamanda Radikal Blog‘da yayınlanmıştır.)

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s