Kaldırım taşlarının altında, Denizlerin hayalleri var

07/05/2014

Dün 6 Mayıs’tı. Sosyal medyada herkes Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’dan bahsediyordu. Fotoğrafları paylaşıldı, hasretle anıldı bu 3 genç. 42 yıl önce 6 Mayıs’ta Ulucanlar Cezaevi’nde boyunlarına asılan ip ile devlet tarafından öldürülen bu 3 cesur genç.

Neden idam edilmişlerdi? Suçları neydi? Silahlanarak, TCK’ya aykırı davranmışlardı. Komünist, devrimci ve bölücüydüler. O dönemin iktidar partisi Adalet Partisi tarafından, 1960 darbesinden sonra idam edilen Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın “kanlarına” karşılık 3 can olarak görülmüşlerdi.

O dönemi hangimiz yaşadı? Ne kadarını biliyoruz? Bu kısmı tartışılır. Ancak bugün, yine bu cesur gençler gibi silahlı mücadele sürdürebilen bir 3 can daha çıksa, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu gibi bir ordunun mensubu olsalar, kaçımız dün yaptığımız gibi fotoğraflarını profillerimizde paylaşarak destekleriz?

Unutursak kalbimiz kurusun diyoruz. Kurusun, doğru. Peki ne kadar hatırlıyoruz ki unutmaktan bahsediyoruz?

“Politik mücadele yöntemlerinin en üst düzeyine şiddet politikası ve şiddet politikasının temel yöntem olduğu politik mücadeleye de silahlı mücadele diyoruz.” Bu söylem Hüseyin İnan’a ait. Mart 1972’den. Bu söylem dahilinde kendisi THKO’yu siyasi ve silahlı ancak askeri olmayan bir ordu olarak tanımlamaktadır.

Düşünsenize, Gezi’den bu yana yeni bir THKO kuruluyor, silahlılar ve organize bir “örgüt”ler. Medya bas bas bağırıyor  “banka soyuyorlar” diye, Başbakan bas bas bağırıyor “Amerikan askerlerini kaçırıyorlar” diye. Kaçımız destekleriz bu adamları?

Tarih tekerrürden ibaret olsa keşke Türkiye’de de. Ancak geriliyor sadece bazı anlayışlar. Mart 2014 ve Türkiye’nin Başbakanı yaptığı bir seçim konuşmasında, 14 yaşında vurulan, 15 yaşında ölen Berkin Elvan’ı “elinde sapan vardı, taş vardı” diye kitlesine yuhalatıyor. Bırakın silahlı bir ordunun mensubu olmayı, hiçbir görüşün mensubu olamayacak kadar toy, 14 yaşında bir çocuk. Ölü ve suçlu.

Bu konjonktürde Türkiye’den daha kaç tane Deniz çıkar? Kaç tane Hüseyin cesurca silahlı mücadeleyi savunur? Kaç tane Mahir, Deniz’i, Hüseyin’i, Yusuf’u idamdan kurtarmak NATO üssünden görevli kaçırıp, Kızıldere’de silahlı çatışmada silah arkadaşlarıyla birlikte  yaşamından olur? Sürekli bastırılan ve apolitize edilen bir halktan başka, ne değişti ki o günden bu güne?

Yusuf Aslan’ın idamdan önce son yazdığı mektupta şöyle bir paragraf geçer: “bir yıldan beri bu bir avuç sömürücüler, vatan satıcıları, işbirlikçiler, ellerindeki bütün imkanlarla bizi dışarıdan yardım gören, beyinleri yıkanmış, vatan haini, dışarıadan emir alan, bölücü, anaşirst diye tanıtmaya ve halkımızdan bizi koparmaya çalıştılar.” Tanıdık değil mi? Farklı olan ne peki?

Farklı olan bizleriz.

Apolitik nesil sivil direnişi öğreniyor diyordum da, yanıldığımı düşünüyorum bazen. Bastırıldık, darbelerle politik kökenlerimiz kazındı, ana akım medyayla beynimiz yıkandı. Doğru. Ancak bazı şeyleri görüp, mantık çerçevesinde anlayabilmek için illaki siyasi bir bilince sahip olmak mı gerekiyor?

Sivil direniş, sokaktaki direnişçiyi dışlamak, taş atanı terörist, karanfil taşıyanı barışçıl ve doğru direnişçiden saymak değildir. Direnişin başından beri, farklı örgüt mensupları olan flamalıları, devrimci mahallelerin molotoflu çocuklarını ve farklı etnik kökenlerden gelen politik çocukları dışlamak değildir.

Aslında siz yine de haklısınız. Siz sokakta yürürken, başınıza gaz fişeği sıkarak sizi öldürmeye teşebbüs eden polise karşı karanfil sunmak en doğrusuydu. Hakkınızı sandıkta aramak ve sokağa hiç çıkmamak en doğrusuydu. Sokaklarda taş atmak, molotof atmak, silahlanmak yanlıştı. Onlar bizi ÖLDÜRSELER de biz edepli direnmeliydik. Haklısınız, çok haklısınız!

Kimseye düşmez Deniz, Yusuf, Hüseyin, Mahir, Cihan, Ömer ve daha nicesi bugünlerde yaşasaydı öyle ya da böyle olurdu demek. Ancak üzerime vazife olmasa da derim ki idamından önceki son sözleri “Yaşasın tam bağımsız Türkiye. Yaşasın Marksizim-Leninizm’in yüce ideolojisi. Yaşasın Türk ve Kürt haklarının bağımsızlık mücadelesi. Kahrolsun emperyalizm. Yaşasın işçiler, köylüler” olan Deniz Gezmiş, bugün hâlâ yaşıyor olsaydı, bugünün direnişine, Gezi’de linç edilen Kürtlere, meydandan kovulan flamalılara, taş atanları, araba yakanları döven “eli karanfilli” direnişçilere, Gazi Mahallesi, Okmeydanı gibi sokaklarda yalnız bırakılan devrimci çocuklara bakıp kocaman bir “yazıklar olsun” derdi bence.

1968 Fransa ayaklanmalarında direnişçilerin duvarlara yazdığı meşhur bir söz vardır: “Kaldırım taşlarının altında kumsal var!” Kaldırım taşlarını söküp, barikat kurup, özgürlük için mücadele eden Fransa halkının bugün geldiği noktaya muhteşem bir “kumsal” demek elbette ki gerçekdışı olur. Ancak 1968’den bu yana çok daha iyi bir kumsalda yaşadıkları reddedilemez bir gerçek.

Şimdi dönüp bir de kendi gerçeğinize bakın derim. Şu an özgürlüğünüz için ne yapıyorsunuz? Profillerinizi süsleyen Denizlere iyi bakın. Kırmaya kıyamadığınız canım kaldırım taşlarınızın altında, onların hayalleri olan kumsal var çünkü.

(Bu yazı aynı zamanda Radikal Blog‘da yayınlanmıştır.)

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s