Türkiye ve Kadın

06/02/2014

Nasıl da eğreti duruyor yan yana bu iki kelime. Yakışmıyorlar sanki birbirlerine. Biri diğerine hep eksik, diğeri ötekine hep fazla. Bir varoluş savaşı, zorlu bir mücadele geliyor hemen akıllara.  Baskı, haksızlık, şiddet, eşitsizlik, çaresizlik kavramları doğuyor hemen zihinlerde.

Dünyanın her yerinde zordur oysa kadın olmak. Bu su götürmez bir gerçek. Ancak Dünya tarihinde kadının yerini ve mücadelesini anlatmak, kadını evrensel boyutta, yani bir insan olarak ele almak değil ne yazık ki derdim. Keşke olsa; ama Türkiye’de kadın olmak bu evrensel boyutun bir adım gerisinde, kültürel bir boyutta sınırlı kalmakta hala. Çünkü bu coğrafyaya kadın doğduğun zaman, insan olarak kimliğini savunmadan önce, kadın olarak kimliğini benimsemek ve savunmak zorundasın hep. Neden?

Nedenlerini sayfalarca yazabilirim. Hepsini de ezberledik artık. Hepsi de kabaca şu cümlede özetlenebilir aslında: “Türkiye, İslami kültürün hâkim olduğu bir coğrafyada yer alan, ataerkil düzene sahip ve muhafazakâr bir hükümet ile yönetilen bir ülkedir; bu nedenle ülkede kadına bakış açısı farklıdır ve kadın hakları kısıtlıdır.” Diyorum ya, ezberledik bu nedenleri artık. Bunların arkasına sığınarak ve bu nedenleri suçlayarak varabileceğimiz bir nokta var mı? Ya da bir çözüm? Başkalarına yöneltilen parmaklarla işin içinden sıyrılmak çok kolaydır her zaman; ama ezber bozmaz.

Toplumdaki ezberi bozmak için, önce kendimizdeki ezberleri bozmamız gerek. Ezber bozması gerekenler olarak kimiz biz? Türkiye’de kadın erkek eşitliğini önemseyen ve bu konuda adım atmaya çalışan, kadın özgürlüğünü savunan insanlarız. Gerçekten öyle miyiz peki?

Mesela kadını o yargıladığımız zihinler gibi, cinsel bir obje olarak görmediğimize emin miyiz? Erkek ya da kadın olmamız fark etmiyor; çünkü bunu aslında hepimiz yapıyoruz. Kadının bedenini taşıma biçimini hep yargılıyoruz. Sarışın bir kadın “kaşar”, kısa etek giymiş bir kadın “aranıyor”, dekolte giymiş bir kadın “ilgi arzuluyor” evet bunları ezberledik. Peki ya yeşil saçlı bir kadın? Kesin “ergen”. Eşofmanla gece dışarı çıkmış bir kadın? O da “varoş”. Yaz günü kapalı bluz giymiş kadın? Ya “muhafazakar” ya da “memelerine güvenmiyor”. Kadının saçıyla, başıyla, giydiği kıyafet ile onu mimlemek o kadar kolay ki. Onun kendini taşıma biçiminde söz hakkı sahibi olmak ve ona müdahale cüretinde bulunmak o kadar alışılagelmiş bir davranış biçimi ki.  Kadının saçını bile tahrik öğesi olarak gören ve kapatmasını emreden bir dini eleştirebiliyor; ancak yine saçının rengine söz söyleme hakkını gören kendimizi eleştiremiyoruz.

Gelelim kadının sosyal ilişkilerine ve hayatına. Zaten oldukça haremlik-selamlık algısıyla ilerleyen bir sosyal hayat düzenimiz var. Kaçımız sevgilisinin/eşinin yakın erkek/kız arkadaşını kabullenebildi? Kesin aralarında bir şeyler oluyordur diyerek şüphelenmedi? Kaçımızın arasında hiçbir cinsel gerilim olmadığı, hatta aynı yatakta beraber arkadaşça uyuyabileceği samimiyette karşı cinsten bir dostu var? Peki ya gece hayatı? Düzenli olarak gece dışarı çıkmaktan, içki/sigara içmekten, dans etmekten hoşlanan bir kadını kaç erkek taşıyabilir? Kaç kişi onu “arandığı” için bu sosyal hayat tarzını seçmekle yaftalamaz? Kaç kadın böyle bir kadınla yakın dostluğu kendi itibarına leke olarak görmez? Ya da kaç kadın, böyle bir kadını kendi sevgilisine bir tehlike olarak görmez? Diyelim ki tüm bunları yapmıyoruz, peki ya sanatla çok ilgili bir kadın? Kesin “entel”. Futbol seven, maçlara giden bir kadın? O da “özenti”. Siyaset ile ilgilenen ve bu ilgi alanında sosyal çevre kuran bir kadın? Ya “solcu”, ya “komünist” ya da “çirkin olduğu için bunu yapıyor”. İlgi alanlarını sığ, zekâsını düşük bulduğumuz bir kadın? O da “kezban”. Kadının sosyal hayat tercihleri ile toplumu memnun etmesi neredeyse imkânsız. Kadının yerini evi, konumunu eş/anne olarak gören muhafazakâr yapıyı eleştirebiliyor; ancak yine de sosyal hayat tercihlerini yargılayabilen kendimizi eleştiremiyoruz.

Peki ya iş hayatı? Olabilir mi? Olmalı mı? Büyük firmalardan kaçının yönetici kadrosunda kadın var? Yönetici olan kaç kadını “patronunun altına yattı da yükseldi” algısıyla görmüyoruz? Genelevde bedenini kullanarak para kazanan kadını kabullenemiyoruz; ama bedenini kullanarak statü kazanan, şöhret oolan kadınlara hayranlık duyabiliyoruz. Aynen şov dünyasının içindeki ünlü travestilere gösterdiğimiz yapmacık saygıyı, hiçbir işe kabul olmadığı için otoban kenarında çalışmak zorunda kalan travestilere gösteremediğimiz gibi. Bırak işe alınmadan önce kadının evli olup olmadığını sorulmasının yasak olmasını, “ciddi bir ilişkin var mı” diye sorabilen patronlara ne demeli? Hangimiz o patronlara “sen bana bunu soramazsın” deme cesaretini gösterebiliyoruz? Ya da hangimiz eleman alırken “ama bu kadın yeni evli, yakında doğurur, benden iş gücü çalar” diyerek başka bir adayı iş için değerlendirmiyoruz? Çocukları için kariyerlerinden ya da eğitimlerinden vazgeçmemiş kaç kadın var? Çocuğunu bakıcıya emanet ettiği ve yeterince ilgi göstermediği için hem anne olup hem çalışan bir kadını mı suçlarız; yoksa hem baba olup hem çalışan bir erkeği mi?

Kadının aile hayatındaki yerine ne demeli? Evlendikten sonra sosyal hayatından feragat etmeyen kaç tane kadın var? Çocuk doğurduktan sonra, çocuğunun üzerine titrerken, eşinden uzaklaşmayan kaç tane kadın var? “Aman o erkek, o beceremez” algısıyla çocuğun bakımını tamamen üstlenip, anne-çocuk mahremiyetinde kendini kaybedip, karı-koca mahremiyetini unutmayan kaç kadın var? Ya da sokaklarda çocuğu kucağında gezen, o çocuğa bakabilen, yedirip, içirip, temizleyip, oynayabilen ve tüm bunları yanında çocuğunun annesi olmadan uzunca süre yapabilen babalar var mı? İki kişinin beraber aldığı bir kararla dünyaya getirilen bir canlının bakım sorumluluğu neden sadece annede? Çünkü anne bunu üstleniyor ve babanın da bu durum işine geliyor.

Kadının cinsel hayatına da bakalım mı? Var mı ki? Türkiye’de birkaç kişiden fazla erkekle cinsel yaşamı deneyimleyebilmiş, cinsel hayatını aktif bir şekilde ve kendi tercihleri doğrultusunda yaşabilmiş kaç tane kadın var? Varsa bunlardan kaç tanesi, “evet ben bekârım, birçok erkekle cinsel birlikteliğim oldu ve bundan utanmıyorum” diyerek öne çıkabilir? Bu kadın öne çıktığı zaman kaçımız onu destekleyebiliriz? Kaçımız ona “yollu” demeyiz? Kaçımız onunla birlikte olma cesaretini gösterebilen bir erkeğe “gavat” sıfatını koymayız? Kaç kadın “sevgilim sen ikincimsin” yalanını söylemedi? Kaç adam cinsellikten zevk alan bir kadınla beraberken o kadının önceki cinsel yaşantısını sorgulamadı? Performans kaygısı yaşamadı? Kaç kadın cinsel hayatını özgürce yaşadığını bildiği kadını, sevgilisinden uzaklaştırmak için “yalnız o kız çok o..pudur” demedi?

Sosyal medyanın her mecrasında, yakın çevremin neredeyse hepsinde gözlemlediğim bir algı var, o da cinsel birlikteliğin, erkeğin kadını kullanması olarak algılanması. Bir kadın, bir erkekle cinsel birliktelik yaşıyorsa bundan zevk alır, doğası budur. Kendi zevk aldığı bir faaliyeti, kendini değersiz hissetmesine sebep olan bir faaliyete dönüştürmenin suçu kimdedir? Hem kadında, hem de erkekte. Erkek beraber olduğu kadına “kullandım attım” gözüyle baktıkça, kadın yaşadığı birliktelikten “kullanıldım atıldım” utancını yaşadıkça, bu utancı yaşamamak adına kendini ağırdan satmaya çalıştıkça, kendini ağırdan satan kadının değerli, “vermeyen” kadının kıymetli, kendi zevkine bakan kadının, “nefsine yenik düşen” kadının “ucuz” sayıldığı bir algıda kademe kaydetmemiz imkânsız adeta.

Karanlık bir kısır döngü var kadın algımızda. Kadın toplumdaki yerini konumlandırırken, normlar karşısında kendini aciz, yetersiz ve bir alt sınıfta görmeye devam ettikçe, erkek de bunu böyle görmeye devam ediyor. Türkiye’de erkeğin kadına uyguladığı baskının çok daha fazlasını kadın, kadına uyguluyor aslında. Özgür, kendi ayakları üzerinde durabilen, bağımsız bir kadın sadece erkekleri rahatsız etmiyor. Ya özgür olmaya cesaret edemediklerinden ya da rakip olarak gördüklerinden o kadınlardan rahatsızlık duyan, duymak bir yana rahatsızlıklarını acımasız eleştirilerle dile getiren çok fazla kadın var. O bağımsız kadınları bin bir sıfatla etiketleyerek, kendine statü kazandırdığına inanıyor çünkü. “Ben daha edepli ve ahlaklı olduğum için değerliyim, o kadın ise özgür iradesiyle hareket edip topluma ters düştüğü için değersiz.” Kadının, kadına biçtiği değerin düşmesi de bizi bu kısır döngünün içine atıyor işte. Çünkü ne yazık ki bazı kadınlar, kadının kendini dilediğince taşıyabilmesini eleştirmeye devam ettikçe, bazı adamların baskıları da meşrulaşmaya devam edecek.

İşte tüm bu sebeplerden ötürü, iş yine başa düşüyor, kadınların başına. Simone de Beauvoir’ın çok güzel bir sözü vardır: “Sadece erkek değildir kadını ezen. Kadın kendi hayatından sorumlu olmaktan vazgeçerek kendi kendini de eziyor.”  Kadın ezilmek istemiyorsa, kendi hayatından sorumlu olmayı, sesini çıkarmayı ve başka kadınları özgür tercihlerinden dolayı aşağılamamayı öğrenmek zorunda. Türkiye’de birçok olgu gibi, Feminizm de çok yanlış anlaşılıyor. “Erkekler kötü, yaşasın kadınlar” algısıyla feminizm yapılmaz, tam tersine cinsel ayrımcılık yapılır, uçurum daha da açılır. Feminizm politik, ekonomik ve sosyal kadın haklarını tanımlamak, kurmak ve savunmak adına gerçekleştirilen tüm eylemler ve ideolojilerdir. Türkiye’de yaşayan tüm kadınların da feminizmi öğrenmesi, benimsemesi; hayata bakış biçimini, toplumdaki konumunu, davranışlarını ve tercihlerini feminizmin ışığında şekillendirmesi gerekiyor. Çünkü inanıyorum ki kadının en doğal yetisi doğurmaksa eğer, kadın dilerse bir başkasına, hatta dilerse kendine bile yeniden yaşam verebilir.

Yazımda hiç bahsetmediğim; ancak aslında Türkiye’de bir kadının varoluş koşullarını en çok zorlaştıran şey ise şiddet, taciz ve tecavüz. Bu korkunç üçlüden sayfalarca bahsetsem, yine de yazacaklarım yetersiz kalır. Fakat biliyorum ki kadının varoluşunu algılama şeklimizi değiştirmeden, bu üçlüyü yenmemiz de olası değil.

Toplumu oluşturan insandır. Toplumu değiştiren de yine insan. İnsanı değiştiren ise kendisinden başkası değildir. O suçlayıcı ve nefret dolu parmakları kendine çevirmeden, özeleştiri yapamadan da değişemez insan. Bu nedenle, yaşadığı toplumda kadının konumlandırılma şeklinden rahatsız olan da önce kendine bakmalı. Tüm önyargılarına, alışkanlıklarına, algılama şekline ayna tutup, tüm karanlık yanlarını masaya yatırmalı. Değişim tek bir insanla başlar, onun bilinciyle tüm topluma yayılır. Bu nedenle Türkiye’de kadının özgürlüğü için mücadele eden bir tek siz bile olsanız, bu mücadeleden vazgeçmemelisiniz. Askerlikten muaf olduğu gerekçesiyle hakemlik mesleğinden alınan, eşcinsel hakem Halil İbrahim Dinçdağ’ın bir sözüyle bitirmek istiyorum: “Mücadelenizde tek de olsanız vazgeçmeyin; çünkü bir çiçekle bahar gelmez ama her bahar bir çiçekle başlar.”

(Bu yazı aynı zamanda Radikal Blog‘da yayınlanmıştır.)

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s