Zaman tatava yapma zamanı

08/08/2014

Gezi’den bu yana Türkiye’de bilhassa gençlerin arasında artmaya başlayan politik bilinç ve dâhil olma çabasının yerel seçimler sonrası azaldığını gözlemledik hepimiz ne yazık ki. Neden? Çünkü büyük bir değişim beklerken, elimizde pek de bir sonuç olmadığını fark ettik. Oy verme ve sayım sürecindeki usulsüzlükler bir yana dursun, Türkiye vatandaşları arasındaki kutuplaşmanın ne kadar da sertleşmiş olduğuna tanık olduk.

Yerel seçim öncesi, aklıselim sahibi olduğuna inandığım birçok insanda bir “kazanma yarışında olma” hissini gözlemledim. “İzmir zaten bizde, İstanbul zor ama en azından Ankara’yı kaptırmamamız lazım” algısıyla sandalye kapmaca oynar misali, tek hedefin “kazanmak” olduğu ve sürecin pek de önemsenmediği bir seçim oldu yerel seçimler. AKP iktidarının yarattığı korku ve çaresizlik hissi içerisinde, örgütsüz, sürece nasıl dahil olabileceği konusunda pek de fikri olmayan yeni yetme aktivistler “tatava yapma basgeç” diye bir akım başlatarak hem diğer parti ve örgütlerin siyasi faaliyet sürecini baltaladılar, hem de AKP seçmenini anlamaktan uzak ve oldukça steril bir algıda politik bir duruş sergilemeye çalıştılar. Sonuç: fiyaskonun ötesinde büyük bir hayal kırıklığı oldu tabi ki de.

Şimdiyse önümüzde Cumhurbaşkanlığı seçimleri var. Erdoğan bu seçimlerde de korku salma politikasından ödün vermeden adaylığını açıklayarak Başkanlık Sistemine geçişin sinyallerini verdi. Böyle bir sisteme geçiş için kendisinin gerekirse Anayasa’yı değiştirebilecek azmi olduğunun da farkındayız hepimiz. Haliyle yerel seçimlerdeki “basgeç” paniğini şimdi tekrardan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde gözlemliyorum.

CHP yine aynen yerel seçimlerde yaptığı gibi, bu seçimlerde de HDP ile koalisyonu redderek MHP ile ortaklığa girdi ve aynı zamanda AKP seçmenine de hitap etmesi planlanan “muhafazakâr demokrat” bir aday ile özellikle seküler seçmen kitlesini hayal kırıklığına uğrattı. İslam İşbirliği Teşkilatı’nın genel sekreteri olması, 70 yaşında olması, Türk milliyetçisi olması, eşcinselleri gücendirecek açıklamalarda bulunması, vicdani reddin ne demek olduğunu bilmiyor olması ve kürtaj karşıtı olması yine de “ülke elden gidiyor” hissiyle oy verecek olanları caydıramadı. Nitekim de amaç AKP seçmenine hitap edebilmekti ve yıllardır İslamfobi ile ezilen dindar kesimi kucaklamaya çalışmaktı. CHP bu aday ile her zamanki gibi birkaç seçim geriden geldi; ama olsundu. Ekmeleddin İhsanoğlu, AKP üzerinden Cumhurbaşkanı adayı olacak olsaydı, yine şu an onu “tanıdıkça sevmeye çalışan” kesim tarafından kim bilir nasıl ithamlara maruz kalırdı. Fakat AKP’ye karşı tek umudun CHP olarak görüldüğü bu algıda, haliyle birçok fanatik partili tarafından bağra basıldı.

İşte tam olarak da burada sormak istediğim bir soru var: AKP’ye karşı tek umut CHP midir?

Aslında Gezi’den bu yana örgütlenemeden başarmanın hayalini kurduğumuz tüm ilkeleri, parti politikasında birincil sırada tutarak ilkesel siyaset yapan bir parti var. Fakat birçoğuna göre partiden bile sayılmıyor bu parti: HDP!

Yerel seçimlere sadece 5 ay kala, kuruluş kongresi sonrası oluşan HDP ve HDK, tüm hayalini kurduğumuz ilkelerin savunucu olmakla kalmayarak, aylardır canla başla örgütlenmeye ve her türlü demokratik hak arayışı için faaliyette bulunmaya devam ediyor.  Kendilerine yapılan tüm saldırılarla, karalama kampanyalarıyla ve ithamlarla mücadele ettikleri yetmiyormuş gibi; aynı zamanda aktif bir şekilde kendi faaliyetlerini sürdürdüklerini görüyorum.

Tüm bu saldırılar sadece farklı partililerden gelmiyor tabi ki.  Nisan 2014’de BDP’li vekillerin HDP’ye geçiş yapması milliyetçi Kürtler tarafından büyük tepkiyle karşılandı. Çünkü bu kişiler BDP’yi safkan Kürt, HDP’yi ise asimile olarak Türkleşmiş Kürt partisi olarak görüyorlardı. HDP bu konuda da duruşunu net sergiledi ve asla tek bir etnik kökene, cinse, dine veya mezhebe hitap etmediğini, tüm azınlık haklarını eşit düzeyde savunduğunu gösterdi. BDP’li vekillerin HDP’ye geçmesi partiyi politik örgütlenme ve yürütme anlamında profesyonelleştirdi, nitekim Cumhurbaşkanlığı seçim kampanyası sırasında da bunu gözlemlemek mümkün.

Çarşamba gecesi CNN Türk’deki Tarafsız Bölge programını izlerken, “benimle aynı düşüncelere sahip biri, Selahattin Demirtaş’ın söylemlerini dinler ve nasıl olur da oy vermez?” diye düşündüm. Cevabı aylardır yakın çevremden duyuyorum aslında; Gezi sonrası yıkılan önyargılara rağmen cevabın hala aynı kalmasına şaşırıyorum sadece: “Çünkü Selahattin Demirtaş Kürt!” Kürt tanımının alt açılımı ise: PKK’li, bölücü, milliyetçi, terörist, ABD kuklası, AKP işbirlikçisi.. Bir etnik kökene neler sığıyor, değil mi?

“Selahattin Demirtaş’ı sempatik buluyorum; ama elini kana bulamış partiye mensup birine oy vermem.” Birçoğunun savunması da bu. 1978’den bu yana aktif olan bir örgüt PKK. 1990’lar ise hem PKK tarafından hem de Türkiye Cumhuriyeti tarafından çok fazla canın yandığı ve iki tarafından da ödün vermeden savaştığı dönem. Uzun dönem aktif olan her örgütte olduğu gibi kendi içerisinde bölünmeleri olan, radikal gruplar barındıran, kendi aralarından lider ayrımı bile yapan bir örgütten bahsediyoruz. Detaylı analizi apayrı bir yazı konusu olur. Ancak durum şu ki, örgütün kurucu lideri Abdullah Öcalan tutuklu; PKK tam 14 yıl önce bağımsız Kürdistan kurma ilkesinden resmi olarak vazgeçtiğini açıklamış durumda;  ortada savaştan, işkenceden ve ölümlerden usanmış iki taraf var ve her iki taraf da barış istiyor. Bu barış sürecinin yürümesini isteyen, bu örgütle diyalog içerisinde çözüm aramak, iki taraf arasında arabulucu olmaya çalışmak neden “elini kana bulamak” oluyor?

Bu çözüm süreci, terörle korkutulmuş Batı halkı tarafından kesinlikle olumlu karşılanmıyor. “Ülkemizi bölmek istiyorlar” diyorlar! Yerel seçimlerde Doğu bölgelerdeki BDP hâkimiyetinin haritalarını gösterip, “vatan zaten elden gitti” diyorlar. Doğu’da yaşayan halkın tercihine saygı göstermek bir yana dursun, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde çözüm süreci için PKK ile masaya oturabilme cesaretini(!) gösterebilmiş tek parti AKP olduğu için AKP’ye de AKPKK diyorlar. Medya tarafından yıkanan zihinlerle siyasi analiz üretmede usta olan bu kesimin, HDP’yi sadece çözüm sürecini destekliyor olduğu için, çözüm sürecinden ibaret bir parti olarak görmesi tabi ki de kaçınılmaz. Bu kesimin barış istemediği aşikar. Bu kesim sadece milli ve ırkçı duygularla öfkelenerek savaş istiyor.

Amacım kimsenin oyuna veya politik görüşüne müdahale etmek değil elbette. Sadece Türkiye’nin güncel siyasi koşullarının bu kadar kritik olduğu bir dönemde, elle tutulur ve gözle görülür faaliyetleri bulunan; savunduğumuz tüm ilkeleri öncül tutarak ilkesel siyaset yapan tek bir parti görüyorum ben.  Merkeziyetçi sistemden uzak, yerel deneyimi kuvvetli, çoğulcu demokrasi için çalışan tek bir parti. Bu partinin gösterdiği aday olarak da Selahattin Demirtaş’a bir şans verilmesi gerektiğine inanıyorum.

Biat kültüründen gelmiş olduğumuz için sürekli bir lider, bir kurtarıcı arayışındayız. Oysaki bu arayışın sonunda seçilen kişilerin erk sevdasıyla çoğulcu demokrasiden oldukça uzak kararlar aldığını, tüm Türkiye tarihi boyunca gözlemledik. Bizi kurtaracak biri varsa o da yine biziz. Bunun da yolu bizi birleştirerek siyasete dâhil olmamızı sağlayacak, lider olarak Çankaya’nın başına geçmek yerine, bizi Çankaya’nın başına geçirecek bir sistemin ilkeleri savunacak bir aday.

Hem bu sefer bu adaya oy veriyor olmak, iki turlu seçim sisteminden ötürü oy bölerek “tatava yapmak” olmuyor. Zaman tam da tatava yapıp, Türkiye tarihinde fark yaratma zamanı.

(Bu yazı aynı zamanda Radikal Blog‘da yayınlanmıştır.)

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s