Taksim’de 40 bin kadın; 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü’nü düzenleyen kadınlar anlatıyor

17/03/2017

15 yıldır düzenleniyor 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü. Ancak bu sene öncekilerden çok daha fazla kadın yürüdü Taksim İstiklal Caddesi’nde. Türkiye tarihinde bir ilk olmasının yanı sıra, uluslararası medyada da oldukça konuşuldu o gece ve 40.000 kadının İstiklal’i doldurduğu o gecenin fotoğrafları. Bu kadar kadının OHAL’e rağmen nasıl organize olduğunu merak ederek 15. Feminist Gece Yürüyüşü Hazırlık Grubu ile irtibata geçtim ve yürüyüşü anlattılar…

– 15 yıldır düzenliyorsunuz İstanbul’daki feminist gece yürüyüşünü, bu yılki yürüyüşün arkasında nasıl bir organizasyon vardı? Nasıl bir emek harcadınız anlatabilir misiniz?

Feminist Gece Yürüyüşünün örgütlenmesi gönüllülük üzerine kurulu. Yürüyüşten bir ay önce feminist e-posta grupları üzerinden yaptığımız çağrılarla, yürüyüşü birlikte örgütlemek isteyen feminist kadınlarla bir araya geliyoruz. Sonra her hafta Taksim’deki Feminist Mekân’da buluşuyoruz. Farklı komisyonlar oluşturup görev dağılımını sağlıyoruz.

En hummalı çalışma, eylemin yapılacağı günün birkaç gün öncesinde ve 8 Mart’ta, Feminist Mekan’da oluyor. Çok sayıda kadın bildiri dağıtıyor, pankart yazıyor, döviz hazırlıyor, slogan alıştırmaları yapılıyor. Yürüyüş için de ayrıca görev dağılımı yapılıyor, mesela ana pankart ve foto-blokları kimler taşıyacak, slogancılar kimler olacak, basın açıklamasını kim okuyacak gibi. İlk toplantı çağrısıdan yürüyüş sonunda okunan basın açıklamasına kadarki aşamalar, hepsi feminist mücadeleye ve dayanışmaya dâhil. Aslında bizim için kutlama, küçük mutfağımızda demlenen çay ile birlikte edilen sohbetlerle başlıyor ve gün boyu sürüyor.

– Yürüyüş 15 yıldır sadece trans ve natrans kadınlara açık, bunun sebebini nedir?

Eylem, natrans (cis-gender) erkeklere kapalı. Bunun başlıca sebebi, kadınların ve transların sadece kendilerine ait, patriyarkadan azade bir fiziki ve söylemsel mecra yaratmanın gerekliliğine duyduğumuz inanç. Nasıl ki feminizmin öznesinin kadınlar olduğu savunuyorsak, patriyarkanın öznesinin de erkekler olduğunu savunuyoruz. Kadınların patriyarkal sistem nedeniyle maruz kaldıkları binbir çeşit ezilme biçimi, bizlere kadın dayanışmasının kurtuluşumuz olduğunu gösteriyor. Politikamızı da bu doğrultuda yani erkeklerden, devletten ve sermayeden bağımsız oluşturuyoruz.

Bu aynı zamanda politik bir mesaj da: Tüm farklılıklarımıza rağmen, kadınları kolektif bir politik özne olarak konumlandırmak, kadınlık hâlini de yaşam bilgimizi ve politikamızı dayandırdığımız öncelikli ve meşru kaynak olarak öne çıkarmak. Bu pratiğin işe yaradığına bu seneki Feminist Gece Yürüyüşünde bir kez daha tanık olduk. Hepimiz yürüyüşten güçlenmiş, umutlanmış, neşelenmiş ayrıldık. Birbirlerini tanımayan kadınlar benzer deneyimlerden bahsetti, bu yürüyüşün onlara ne kadar iyi geldiği, meğer ne çok ihtiyaçları olduğu gibi.

– Her yıl kalabalık oluyordu ancak bu yıl 40.000 kadının katıldığını öğrendik. OHAL’e rağmen bu kalabalığı bekliyor muydunuz? Sizce bu sene daha kalabalık olmasının sebebi neydi? Türkiye’de artan feminist bilinç ya da siyasi iktidarın kadın politikalarını her geçen gün daha da sıkılaştırması diyebilir miyiz?

Geçen senelere göre daha kalabalık olmasını umuyorduk; fakat yürüyüşteki kalabalık hayal gücümüzün de sınırlarını aştı. Böylesine bunaltıcı ve baskıcı bir ortamda, hem de OHAL zamanı, bunca inatçı, güler yüzlü, yaratıcı kadın ve trans bir araya geldi ya, daha ne olsun?

Bu aşırı artışın en büyük sebeplerinden biri, AKP iktidarının kadınların hayatlarına, bedenlerine ve emeklerine yönelttiği tehdit ve kısıtlamaların giderek artması ve yaygınlaşması, hatta artık bunun bir saldırı hâlini alması. Yani hükümetin muhafazakâr aile, sosyal ve istihdam politikalarına temelden yöneltilen bir başkaldırı. Mevcut düzen giderek daha az kadını ikna eder hâle geldi. Başka bir deyişle, giderek daha çok kadın “Böyle gelmiş, böyle gitmez; kol kırılır, yen içinde kalmaz!” diyor.

Tam da bu noktada dikkat çekmek gerekir ki, erkek muhalefetin yapamadığını feministler yaptı. 40 bin kadın kazanımlarından ve mücadelelerinden geri dönüşün mümkün olmadığını ilan etti ve sokaklara döküldü.

– Bu yıl gece yürüyüşü İstanbul dışında başka hangi illerde oldu? 2 yıl önceki yürüyüşte polis saldırısı olmuştu İstanbul’da, bu yıl da İzmir, Ankara ve Antalya’da oldu. Bu baskının sebebi sizce ne?

Bu yıl İstanbul dışında Ankara, İzmir, Antalya ve Mersin’de Feminist Gece Yürüyüşü yapıldı. Polis şiddeti dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de muhalif grupları bastırmak ve sessizleştirmek için bir devlet politikası olarak kullanılıyor. Aslında şiddeti, iktidar sahiplerinin barışçıl yollardan toplumsal mutabakat sağlayamadığı durumlarda başvurduğu bir yöntem olarak kavradığımızda parçalar yerine oturuyor. İktidar sahiplerinin, eşitlik, özgürlük ve sürekli barış isteyen kadınların dirençlerini ve iradelerini kırmak için şiddete başvurduklarını düşünmek için yeterli sebep var aslında. Neoliberal politikalara eşlik eden kültürel muhafazakârlaşmaya rağmen kadınları evlerinde kalmaya, çocuk doğurmaya, aile içi yaşlı ve hasta bakımını üstlenmeye, çocuklarının cefakâr anneleri, kocalarının fedakâr eşleri olmaya ikna edemiyorlar.

– Türkiye’de kadınlar aktif olarak referandumda “Hayır” kampanyası yürütüyorlar. Yürüyüşte de bolca “Hayır” pankartı gördük. Kadınlar neden hayır diyor ya da demeli?

Hayır diyen kadınlar, siyasi iktidarın tekelleşmesinden, yani bir diktatörlük rejimi olmasından endişe duydukları için “hayır” diyorlar. Politika üretme süreçlerinden dışlandıkları, taleplerinin duyulmadığı, kazanımlarının tırpalandığı, kurdukları örgütlerin yerlerini hükümete yakın muhafazakâr kadın STK’larının doldurduğu bir dönemde, daha fazla alan kaybetmek istemiyorlar. Referandum aslında AKP politikalarına “evet” demek iken, kadınlar AKP’nin hayatlarına yaptıkları müdahalelere karşı çıkıyor, kazanımlarından ödün vermeyeceklerini ilan ediyorlar ‘’hayır’’ diyerek. Bu sebeple söylediğiniz gibi, yürüyüşte de ‘Hayır’ çok görünürdü.

Fakat kadınların ve transların gündemi, talepleri ve öncelikleri, ‘Hayır’ı kapsar ancak bunu aşar. Referandum sonucuyla bitmeyen, Türkiye gündemini her dönem meşgul eden iktidar savaşlarını aşan taleplerimiz var. Çünkü kadınlar her koşulda patriyarka ile mücadele etmek zorunda kalıyorlar. AKP döneminin bu noktada farkını kadınlara doğrudan saldıran bir hükümet olması. Kürtaj başta olmak üzere haklarımıza göz diken ve bu saldırıları “makbul” kadınlık tanımı yaparak uygulayan, böylelikle de erkeklerin kadınlar üzerinde kurdukları egemenliği bir defa daha onaylayarak teşvik eden bir hükümet ile karşı karşıyayız.

– Feminist yürüyüşlere katılan ve adeta bir terapi gibi gören biri olarak sormak istiyorum bu soruyu, o gece sizler için nasıl geçti? Neler hissettiniz?

OHAL’e rağmen, hayatlarımıza düşen bombaların hepimizde yarattığı korkuya rağmen, başka herhangi bir kitlesel eylemliliğin olamadığı bir dönemde on binlerce kadın bir araya geldik. En önemlisi ise sokağa çıkmış, bir defa isyan etmiş kadınları bir daha geri döndürmenin imkânsız olduğunu göstermiş olduk. Bireysel ve kolektif hafızamızda hep diri tutacağımız, tarihe kayıt düşeceğimiz bir gece oldu. Kadınların ve transların kendi imkânlarıyla birlikte düzenledikleri bağımsız bir eylemin ne denli ses getirebileceğini, hepimize ne kadar çok moral ve umut olduğunu görmek, örgütlendiğimizde ne kadar güçlendiğimizi, birlikte olmayı ne kadar çok sevdiğimizi hatırlattı bize.  

Yaşasın feminist mücadelemiz! Yaşasın Kadın Dayanışmamız! Yaşasın 8 Mart!

(Bu yazı 17/03/2017 tarihinde T24‘de yayınlanmıştır.)

Advertisements

Fransa’da kürtaj hakkı tehlikeye mi giriyor?

17/01/2017

17 Ocak günü Fransa’da kadınlara kürtaj hakkını yasallaştıran Veil yasasının 41. yıldönümüydü. Bu hak Fransa’daki feministlerin verdikleri emekler sayesinde kazanılmıştı. Özellikle 1940’larda kürtaj olan kadınların idam cezası aldıklarını göz önünde bulunduracak olursak, gerçekten uzun ve zorlu bir direnişten bahsediyoruz. Son idam cezası 1942’de gerçekleşmiş olsa da kürtaj 1970’lere kadar yasal değildi. Avrupa’da ilerlemekte olan feminist akım öncelikle oy verme hakkına odaklandı ve sonrasında kadınların üreme haklarıyla ilgilenmeye başladı. Önce aile planlaması yasalarla koruma altına alındı, Fransa’da doğum kontrol klinikleri açıldı ve 1967’de doğum kontrol yöntemleri yasallaştı. Evet, o yıla kadar doğum kontrol yöntemleri yasal değildi!

İlerleyen akımla birlikte 1971 yılında Fransa’da tanınan 343 kadın kürtaj olduklarını itiraf eden ve yargılanmayı talep eden bir manifestoyu imzaladılar. Manifestonun metni Simone de Beauvoir tarafından yazılmıştı ve şu paragrafla başlıyordu:

“Fransa’da her sene bir milyon kadın kürtaj oluyor. Bunu gizli ve tehlikeli koşullar altında olmak zorunda kalıyorlar ve oysaki tıbbi müdahale ile yapıldığı zaman bu operasyon gerçekten basit bir operasyon. Milyonlarca kadını sessizleştiriyoruz. Ben de onlardan bir tanesi olduğunu açıklıyorum. Ben de kürtaj oldum. Ücretsiz doğum kontrol yöntemlerine erişim istediğimiz gibi, özgürce kürtaj olma hakkını da istiyoruz.”

Bu manifesto Le Nouvel Observatoire gazetesinde yayınlandı ve sonrasında “343 sürtüğün manifestosu” olarak anıldı. Bunun sebebiyse Charlie Hebdo katliamında öldürülen karikatürist Cabu’nun bu manifestodan sonra çizdiği ve Charlie Hebdo’nun kapağında yayınlanan karikatürüydü. Bu karikatürde şu soruyu sormuştu: “Kürtaj manifestosunu imzalayan 343 sürtüğü kim hamile bıraktı?”

2 yıl sonra, 1973’de Fransa’da 331 doktor kürtaj hakkını ve kadınların kendi üreme hakları konusunda kendilerinin karar vermesi gerektiğini savunduklarını belirten bir bildiri imzaladılar. Kamuoyu desteğinin de artmasıyla birlikte 1974 yılında kürtaj 10 haftaya kadar yasallaştı. Bu daha sonrasında 12 haftaya çıkarıldı ve 1982’den beri de kürtaj operasyonu sosyal sigorta tarafından ödeniyor.

Fransa’da feministlerin kürtaj hakkı için verdikleri bu mücadelenin neredeyse yarım yüzyıl sonrasında, kürtaj hakkı Mayıs ayında gerçekleşecek Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle tehlikeye girebilir. Muhafazakâr kesim kürtaj karşıtı kampanyaları arttırmış durumda. Her ne kadar şu anki parlamento kürtaj karşıtı internet sitelerine erişimi yasaklamış olsa da, bu yasak  muhafazakârlar tarafından ifade özgürlüğüne aykırı bulunduğu için oldukça eleştiri aldı. Cumhurbaşkanı adayları ise konu hakkında duruşlarını konumlandırıyorlar. Cumhuriyetçilerin resmi adayı François Fillon, kürtajın dini görüşlerine aykırı olduğunu, bu nedenle de kürtaja karşı olduğunu; ancak artık yasallaştığı için bu hakkın yasallığını koruyacağını açıkladı. Aşırı sağ parti Ulusal Cephe’nin resmi adayı Marine le Pen ise kürtajın sosyal sigorta tarafından ödenmesine karşı olduğunu ve bunu değiştirmek istediğini dile getirdi.

Kürtaj karşıtı kampanyalar arttıkça ve Cumhurbaşkanı adayları konu hakkında kendilerini konumlandırmaya başladıkça, Fransa’da kazanılmış olan kürtaj hakları kaybedilecek mi kaygısı başladı. Bu nedenle kürtajı yasallaştıran Veil yasasının yıldönümünde, Paris’te geceleri korsan eylemler düzenleyen INSOMNIA bir eylem gerçekleştirdi. Paris sokaklarında gezerek trafik lambalarının altlarına astıkları elbise askılarına afişler yerleştirdiler. Bu afişlerden bazılarında şunlar yazıyordu:

  • IVG: non au retour du cintre en mai 2017 ! (Kürtaj: Mayıs 2017’de elbise askılarının geri dönmesini istemiyoruz!)
  • Avortement sans médecin: plus jamais ! (Doktorsuz kürtaj: bir daha asla!)
  • IVG remboursé en 2017 : un droit non négociable ! (2017’de sosyal güvence olan kürtaj pazarlık yapılabilecek bir hak değildir!)

Elbise askılarını kullanma sebepleri, güvenli kürtaja erişimi olmayan kadınların kullandıkları yöntemleri hatırlatmaktı. INSOMNIA aynı zamanda bilinçli olarak Le Figaro gazetesinin önüne de afişlerini bıraktı. Bunun sebebiyse sağ politikaları savunan Le Figaro’nun yakın zamanda kürtaj karşıtı propagandaları içeren reklamlara gazetede yer vermesiydi.

INSOMNIA basın bülteninde Fransa’da kazanılmış olan kürtaj hakları üzerinde pazarlık edilemeyeceğini ve politikacıların kadınların bedenleri üzerinde karar alma hakkı olmadığını açıkladı. Kürtajın sosyal sigorta tarafından karşılanması gerektiğini belirten INSOMNIA aynı zamanda da Avrupa Birliği’nde de kürtaj hakkının genel geçer yasal bir hak olarak tanımlanmasını talep etti.

“Politik, ekonomik veya dini bir krizin, kadın haklarına şüphe düşürebileceğini asla unutmayın. Bu haklar asla yerleşikleşmeyecek. Bu nedenle tüm hayatınız boyunca tetikte olmalısınız.” Simone de Beauvoir.


Eylem fotoğrafları Pauline Makoveitchoux tarafından çekilmiştir.

(Bu yazı 05/02/2017 tarihinde T24‘de yayınlanmıştır.)

Paris’te feministler kadın cinayetlerine karşı reklam panolarını işgal ettiler!

26/11/2016

Fransa’da her 2,5 günde bir kadın katlediliyor. Lea G (18), Fabienne S. (56) ve Maryvonne G. (73) bu yıl Fransa’da erkekler tarafından öldürülen 100 kadından sadece birkaçı.

25 Kasım sabahı Parisliler sokaklarındaki reklam panolarında feministlerin işgaliyle karşılaştı. Gece korsan eylemleriyle bilinen INSOMNIA timi, 24 Kasım gecesi Paris’in farklı bölgelerine yayılarak, bulvarların üzerinde yer alan reklam panolarından reklam afişlerini indirdi ve bu yıl erkekler tarafından öldürülen kadınlar için afişler astı. Her posterde kadın cinayetiyle öldürülen kadınların ismi, yaşı ve onları kimin öldürdüğü yazıyordu. Eşleri, eski partnerleri, babaları, ağabeyleri tarafından öldürülen kadınlar Paris’in reklam panolarında yer aldı. INSOMNIA bu eylemi yapma gerekçesini, görünmez olan kadın cinayetlerine dikkat çekmek ve bu cinayetlerin artık adının konmasını talep etmek olduğunu açıkladı.

Kadın cinayetleri İtalya’da, İspanya’da ve Güney Amerika’da farklı 7 ülkede ayrı bir suç olarak tanımlanıyor. An itibariyle Fransa’da mevcut hükümet ve parlamento arasında tartışılmakta olan “eşitlik ve vatandaşlık” kanun projesi kabul edilirse, bir kişinin sadece cinsiyetinden dolayı öldürülmesi ağırlaştırıcı etken sayılacak. INSOMNIA bu kanunun geçmesini, Fransa hükümetinin kadın cinayetlerini ayrı bir suç olarak tanımasını ve yargının bu kanunu uygulamasını talep ediyor.

INSOMNIA üyeleri yaptıkları basın açıklamasında, kadın cinayetlerinin sıradan bir suç olmadığının, aile meselesi olmadığının ve aşk cinayeti olmadığının altını çiziyor. Medyanın, kadınların kadın oldukları için öldürüldüklerini ve faillerin bu sebeple cinayet işlediklerini yazmayarak erkek egemen sisteme uyduklarını ve bu suçun olağanlaştırılmasını sağladıklarını söyleyen INSOMNIA kadın cinayetlerini doğru haber etiğiyle yayımlamasını talep ediyor.

INSOMNIA geçtiğimiz Temmuz ayında yine benzer bir gece eylemi düzenlemiş ve cinsel tacizi olağanlaştıran bir reklam yayınlayan Bagelstein adlı simit lokantasının dışını afişlerle kaplamışlardı. Bagelstein’in bahsi geçen reklam afişinde, hakkında yapılan cinsel taciz iddialarından sonra istifa eden Fransa Meclis Başkanvekili Denis Baupin ile farazi bir diyalog gerçekleşmekteydi. INSOMNIA eyleminden sonra büyük tepki çeken afiş “Le Jury de la Déontologie Publicitaire” (Fransa’da RTÜK olarak işleyen devlet kurumu) tarafından yeniden düzenlenme talebiyle kaldırılmıştı.

Bugün, Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde INSOMNIA tekrar sokaklara çıkarak, kadın cinayetine kurban giden ve erkek şiddetine uğrayan tüm kadınlar için ayaklandı. Kadın cinayetlerinin sonlandırılması için harekete geçti!

(Bu haber 26/11/2016’da T24‘de yayınlanmıştır.)

Yunanistan’da feministlerden yeni oluşum: Tecavüze taviz vermiyoruz!

26/09/2016

Yunanistan’da geçtiğimiz ay iki erkeğin çocuk koruma programından kaçan 14 yaşındaki bir çocuğu alıkoymasından sonra feministler olayın münferit olmadığını, cinsel şiddetin genel bir problem olduğunu dile getirerek “Taviz Yok” adında bir hareket başlattılar.

Yunanistan’ın Larissa kentinde 50 ve 56 yaşında iki erkek, Çocuk Koruma Programı’ndan kaçan 14 yaşındaki bir kız çocuğunu rızası dışında alıkoydu. Failler 15 gün boyunca bir evde kapalı tutarak cinsel istismar ettikleri kız çocuğunu, aynı zamanda para karşılığı başka erkeklere satarak da sistematik cinsel istismarı devam ettirdiler. Polise gelen bir ihbar sonucu yapılan ev baskınıyla kız çocuğu kimliği gizli tutularak devlet korumasına alınırken, failler (birisi çocuğun vaftiz babası olmak üzere) tutuklandı. Peki bu sistematik cinsel şiddet vakasına Yunanistan’da verilen tepki nasıl oldu?

Yunanistan’daki feministler, bu davaya münferit bir olay olarak yaklaşıldığını ve Yunanistan’da cinsel şiddetin genel bir problem olduğunu dile getirdiler. Halkın ve medyanın tepkisizliğini eleştiren feministler, herhangi bir eylem organize edilmediğini ve olayın medyada yeterince konu edilmediğini, haberleştirme dilinin kurbana acıma odaklı olduğunu ve Yunanistan’daki cinsel şiddet sorununun görmezden gelindiğini belirttiler. Yunanistan’daki tecavüz kültürüne karşı “artık sabrımız” taştı diyen feministler, Atina’da “Taviz Yok” isimli bir hareket başlattılar. Taviz Yok’un Yunanistan’da cinsel, fiziksel, psikolojik, ekonomik şiddete ve cinsiyetçi ayrımcılığa uğrayan kadınların sesi olması planlanıyor.

Taviz Yok’un açıklaması şöyle: 

“14 yaşında cinsel şiddete maruz bırakılmış kızın davasında 5 sanık yakalandı. Medya failleri kamuoyuna “canavar” ya da “sapık” kişilermiş gibi gösteriyor. Oysa ki biz onların fotoğraflarına baktığımızda sıradan, her gün karşımıza çıkabilecek erkekler görüyoruz. Cinsel şiddet uygulayan failler toplum dışında kalmış bireyler değil, her gün aramızda olan akrabalar, avukatlar, manavlar, aile dostları ve komşular. Ve bu cinsel şiddete, her cinsel şiddet vakasında olduğu gibi, bütün toplum ortak oluyor. Medya organları, kadına yönelik her türlü şiddet vakasını, şok edici ve olağan dışı bir vakaymış gibi sunarken bu suça ortak oluyorlar. Bu şiddet vakalarını kısa sürede unutanlar da, veya kadınları kendi güvenliklerini sağlayamadıkları için sorumlu tutanlar da bu suça ortak oluyorlar. Biz unutmayı reddediyoruz. Biliyoruz ki bu şiddete maruz bırakılmış bu kızın yerinde aramızdan herhangi biri, bir tanıdığımız, dostumuz, bir sınıf arkadaşımız da olabilirdi. Biliyoruz ki onun yerinde baskaları da oldu ve olacak. Biz adaletin sağlanmasını talep ediyoruz. Adalet, faillere gerekli cezaların verilmesi demek. Adalet, kurumsal çerçevede, şiddete maruz kalanları desteklemeye yönelik değişiklikler yapılması demek. Adalet, medya organlarının sansasyonel makalelerle dehşete aç bir kamuoyunu beslemek yerine, suçlar hakkında konuşması demek. Adalet, yaşananları görmeyen, dinlemeyen, olanlar hakkında konuşmayanların da sorumlu tutulması demek. Adalet yolda, işte, evde, sosyal çevremizde korkmamamız demek. 14 yaşındaki bir kız çocuğunun maruz bırakıldığı cinsel şiddet cezasız kalmasın diye, kimse ataerkiye karşı kendini yalnız hissetmesin diye, tecavüz kültürüne taviz yok diyoruz!”

 

 

24 Eylül 14462971_934996569942325_3016190974837116996_nCumartesi günü, Taviz Yok haraketi tecavüz kültürüne karşı Atina’da 100’den fazla kişinin katıldığı bir eylem düzenledi. “Ne Larissa’da, ne başka bir yerde, tecavüze karşı mücadele her mahallede” sloganlarıyla protesto eden feminist aktivistler, halkın eyleme ilgisini olumlu olarak yorumladı. Çevreden izleyenlerden bu vakadan haberi olmayan ve bu eylem sayesinde öğrendiklerini belirtenler oldu.

 

14449858_934946973280618_9031190741108107877_n

Taviz Yok Hareketi aynı zamanda “Polonya’daki kadınları destekliyoruz, herkes için kürtaj hakkı” pankartıyla Polonya’da şu an hükümetin hiçbir istisna kabul etmeden kürtajı yasaklamasına karşı dayanışma mesajı gönderdiler.

Taviz Yok, Yunanistan’da ataerkiyle mücadele etme konusunda kararlı görünüyor ve tüm kadınları dayanışmaya çağırıyor.

(Bu haber 26/09/2016 tarihinde T24‘de yayınlanmıştır.)

Paris’te OHAL ve özgürlük mücadelesi

14/11/2015

Bizi korkutmak isteyenlere, özgürlüklerimizi hedef alanlara karşı özgürce her daim fikirlerimizi ifade etmek zorundayız.  2.5 yıldır yuvam olan, bana bir göçmen olarak Türkiye’den kat bin kat daha fazla insan hakkı ve özgürlük sağlayan Fransa’dan, Paris’ten yazıyorum; çünkü yazmak zorundayım.

Charlie Hebdo saldırısından bu yana, sokaklarda asker ve polisin arttırıldığı, kalabalık kamusal alanlarda ekstra güvenlik önlemlerin alındığı bir Paris’te yaşıyorduk. Fransa’ya giriş-çıkış yaparken Türkiye vatandaşı olduğum için fazladan sorulan güvenlik sorularına alışmıştım artık. 22 Temmuz’da DAİŞ’in yayınladığı bir videoda fransızca konuşan bir cihatçı “Paris’in sokakları ölü bedenlerle” dolacak tehdidini savurduktan sonra bir Suriyeli esiri başından vurarak uçurumdan aşağı atmıştı. Bahsettikleri saldırı 13 Kasım içinmiş demek ki. Kulaklarımda hâlâ dün gece saatlerce duyduğum siren sesleri yankılanıyor.

(©Fotoğraf: Le Monde)

(©Fotoğraf: Le Monde)

Dün gece bir arkadaşım ile buluşacaktım, sonradan iş yoğunluğu sebebiyle erteledik. Şimdi düşünüyorum da, saldırıların gerçekleştiği sokaklar benim hep gittiğim, dolaştığım mahallede. Belki biz de orada olacaktık. En çok da bu tedirgin ediyor insanı. Sadece bir akşam yemeği yemek için oturduğun restoranda, bir konseri izlemek için gittiğin salonda birilerinin inancı uğruna gelip seni katletme olasılığının olduğunu bilmek tedirgin ediyor.

Avrupa’da ilk defa halkın yaşam tarzına karşı bu kadar kapsamlı bir saldırı düzenlendi. İnsanların hayattan keyif almasından, sosyal yaşamda bulunmasından öyle rahatsızlarmış ki, tüm saldırılar sadece ve sadece bir Cuma gecesini dışarıda keyifle geçirmekte olan genç insanlara yapıldı. Ki saldırı yapılan restoranlar, bistrolar öyle lüks yerler de değil, orta sınıfın gittiği mekânlar. Bir metal konseri ve bir futbol maçı, bunlar da yine orta sınıfın erişim sağlayabileceği eğlence etkinlikleri. Bu nasıl bir nefrettir, anlamak mümkün değil. DAİŞ’in üstlendiği saldırılar gösteriyor ki, radikal İslamcıların hayatı kendi ilkel ve barbar dayatmaları dışında yaşayanlarla büyük sorunları var.

Saldırganlardan biriyle göz göze gelmiş, üzerine ateş açılmış ve yara almadan kurtulabilmiş bir kadın, bir röportajda gözyaşları içinde şu cümleleri sarf ediyor: “Silahı olmayan insanlara ateş ediyorsunuz. Hepiniz alçaksınız. Ve hayır, yaşamaktan vazgeçmeyeceğiz. Sokağa  çıkacağız. Normal hayatımıza devam edeceğiz.”

Charlie Hebdo’da da dedik, yine diyoruz, korkmuyoruz ve korkmayacağız.

Şu an için bilinen: en az 6 farklı yerde silahlı saldırı oldu, en az 127 kişi öldürüldü, en az 200 yaralı var 80 tanesi ağır yaralı. Saldırganlardan 8 tanesi öldürüldü ancak polis ortaklarının hâlâ sokaklarda olabileceği çağrısını yaptı. François Hollande tarafından OHAL ilan edildi, Fransa sınırlarında geçişlere ek kontrol getirildi ve 3 günlük yas ilan edildi. Kriz masaları, hastaneler ek mesaiyle çalışırken aynı zamanda bir acil durum telefon hattı da kuruldu. Tamamen devlet destekli olan bu dayanışma dışında vatandaşlar da anında örgütlendiler. Sokaklarda hastanelerin önünde kan vermek için uzun kuyruklar, duvarlarda dayanışma yazıları, hâlâ kayıp olanlar için çağrılar var. OHAL’e rağmen halk République meydanında katledilenlerin anısına çiçek bırakmaya gidiyor.

Evet, Ortadoğu’da her gün yaşanmakta olan sistematik katliamlar ve savaş hali, artık Avrupa’nın göbeğinde. Bu saldırıların orta sınıfın gündelik yaşam biçimine karşı yapılması oldukça sembolik olmakla birlikte, elbette arkasında başka gerekçeler de mevcut. Fransa’nın müdahil olduğu Ortadoğu savaşları, bir numaralı gelir kaynağı olan silah ticareti, topluma sosyal entegrasyonunu sağlamakta yetersiz kaldığı Müslüman Fransız vatandaşlarının radikalleşmesinin önüne geçememesi gibi çokça gerekçe sayabiliriz.

Suruç, Ankara, Beyrut, Paris ve Bağdat, bu saldırıların hepsi DAİŞ tarafından üstlenilmiş, organize saldırılar. Bu konuda hepimiz hemfikirizdir diye düşünmekteyim. Ancak bunların arasında en çok Paris’in medyada ses bulmasına tepkili olanları görüyorum. Tepkilerini haklı bulmakla birlikte bu katliam yarıştırma durumunu çok sağlıksız buluyorum. Katliamlardan sonra oluşan travma ve yas sürecini oldukça hırpalayan bir durum bu. “Fransa sonunda desteklediği teröristlerin terörüne uğradı, oh olsun” gibi ince bir ayrım var tüm eleştirilerde. Sanki bu saldırılarda yaşamını yitirenler bunu hak etmiş gibi bir öfke mevcut. Ana akım medyanın yönlendirmeleriyle, yine birbirimize sataşıyoruz.

Ankara katliamından sonra Elif Şafak yazmıştı; “beraber yas tutamayanlar, beraber bir gelecek inşa edemez” diye. Gerçekten karşımızda tek bir düşman var, adı da DAİŞ. Bu düşmanın adını koymak, destekçilerini belirlemek ve karşısında beraber durabilmek için daha kaç tane katliam yaşanacak? Kaç kere yas tutacağız?

Ölüm korkusu çok tuhaf bir his. Batı’da Doğu’nun şiddetiyle yaşanmasa da genel bir idrak süreci en nihayetinde başladı diyebiliriz. Şimdi biz aktivistlere gerek örgütlenme, gerek sağduyu çağrısı olsun bu idrak sürecini ırkçılığa varmadan şekillendirme yükümlülüğü düşüyor. Bu o kadar hassas bir çizgi ki. İşlenen katliamlar din için yapılırken, radikal İslamcılar ile inanç özgürlüğünü başkalarına dayatmadan yaşayan Müslümanlar arasındaki farkı anlatmak gerekiyor. Laiklik, özgürlük, demokrasi ve cumhuriyet, Fransa için temel insan haklarını koruyan değerler. Bu değerler arasında elbette inanç özgürlüğü mevcut ancak dini hassasiyetlerin başkalarının özgürlüklerini kısıtlamasına katiyen yer yok. Olmamalı da.

Durum böyleyken, bölünmeler yaşanmadan, ayrımcılık uygulanmadan, beraber direnmemiz nasıl olacak, dengeyi nasıl koruyacağız, pek emin değilim. Emin olduğum tek şey, korkmadan, birlikte dayanışmaya devam etmek zorunda olduğumuz.

Bu yazı 14/11/2016 tarihinde T24‘de yayınlanmıştır.

Paris’te ‘Cumhuriyet yürüyüşü’ne alternatif radikal sol yürüyüşü

12/01/2015

11 Ocak 2014’ün Fransa tarihinde yer edecek bir gün olacağı, eylem çağrısı yapıldığı günden beri belliydi. 50 üzerinde ülkeden devlet temsilcisinin katılacağı resmi bir eylem, tabii ki yankı uyandıracaktı. Benim de eyleme gideceğim kesindi; ama nasıl gidecektim? Apolitik bir dayanışma için orada bulunmak istemiyordum. Hollande en başından beri çağrıyı “ulusal birlik” için yapmıştı. République yani Cumhuriyet Meydanı’nda gerçekleşecek olan yürüyüşün adı Cumhuriyet yürüyüşüydü. “Amanın Cumhuriyetimiz elden gidiyor” diyerek elimde Fransa bayrağıyla, yaşasın Fransa, yaşasın Fransızlık diyecek halim yoktu. Hem de bu yaşanan katliama ideolojik altyapıyı hazırlayan ülke temsilcilerinin arkasında yürümek! Adı “Cumhuriyet Yürüyüşü” olan bir yürüyüşü “terör karşıtı yürüyüş” olarak adlandıran Ahmet Davutoğlu’nun arkasında yürümek!

Burada sempatizanı olduğum örgüt ve kolektiflerden arkadaşlarla görüştüm. Onlardan alternatif bir yürüyüş düzenleneceğini öğrendim. Fransa Komünist Partisi (PCF), Sol Cephe (FDG), Sol Partisi (PG), yakında parti olacak Birlik (Ensemble), Sınıf ve Kitle Sendikası (CGT ), Genç Komünist Hareketi (MJCF), Yunanistan Radikal Sol Koalisyonu (Syriza) ve Sınır Tanımayan Gazeteciler (RWB) République Meydanı’na 500 metre uzakta yer alan Cirque d’hiver önünden alternatif yürüyüş çağrısı yapmışlardı. Bir yandan da Alternatif Liberterler (AL) ve Anti Kapitalist Parti (ANP) ise hiçbir yürüyüşe katılmayacaklarının bildirisini geçmişlerdi.

Hepsinin gerekçeleri benzer altyapılara dayanıyordu. Birincil olarak Fransa’nın Orta Doğu’daki stratejisini eleştiriyor ve Fransa’yı Paris katliamından mesul tutuyorlardı. Fransa’nın emperyalist müdahaleleri Mali, Moritanya gibi ülkelerde sürerken, böyle bir eylemle ikiyüzlü davrandıklarını düşünüyorlardı. “Ulusal birlik” çağrısını ise oldukça hatalı buluyor ve insan birliğini destekliyorlardı. Ayrıca bu olaylar dindikten sonra alınacak güvenlik önlemlerinin ırkçı boyutlara ulaşabileceğinden ve Müslüman azınlığın potansiyel suçlu olarak damgalanmasından tedirgindiler. Davet edilen devlet temsilcilerine de ayrıca öfkeliydiler. Kendi ülkelerinde basın özgürlüğünü kısıtlayan, Basın Özgürlüğü Raporuna göre 180 ülkeden 154. olan Türkiye ve 159. olan Mısır’dan devlet temsilcilerin ne işi vardı özgürlük yürüyüşünde?

Bunların hepsine ben de katılıyordum, yine de tereddütte kaldım; çünkü “sizi kınadığımız için biz sizinle yürümeyiz” yerine “sizi kınayarak sizinle yürüyoruz” bana göre daha çoğulcu bir söylemdi. Ayrıca “ulusal birlik” çağrısına rağmen Front National (Ulusal Cephe) başkanı Marine Le Pen resmi olarak yürüyüşe davet edilmemişti ve Güney Fransa’da Beaucaire komününde ayrı bir yürüyüşe katılacağını da açıklamıştı.

Radikal solun her görüşünü benimsemiyor olsam da, Fransa’nın içinde bulunduğu medeniyet seviyesine radikal sol sayesinde eriştiğine inandığım için alternatif yürüyüşe katılmaya karar verdim. Öğlen evden çıktığımda sokaklar kalabalıktı. Metro ise İstanbul metrobüsünü aratmayacak kadar kalabalıktı. Eylem yerlerine yakın duraklar kapalı olduğundan metrodaki insanlarla nereden gideceğimizi konuşuyorduk. Yanımdaki 60’lı yaşlarında olan çift inecek durak kavgası yaparken, adam eşine “benim senden daha fazla eylem deneyimim var, eylem güzergâhı konusunda bana güven” diyordu. Bu güzergâh mevzusu tüm günün sorunu oldu sonra benim için de!

Strasbourg-Saint-Denis’de inip République’e doğru yürümeye başladım. République’i geçip alternatif yürüyüş buluşma alanına gitmeyi planlıyordum. Bir müddet République’e doğru yürüdüm. Pankartları ellerinde, kimisinin kucağında köpeği, kimisinin elinde puset ve omuzlarda çocuklarla yüz binlerce insan yürüyordu. Pencerelerden çıkan insanlar da eyleme destek veriyorlardı. Burada ufak çapta bir kıskançlık yaşadım. Zira ben ilk eylemime 20’li yaşların başında katılmıştım. Bunun çocuk yaştan itibaren yaşanan bir kültür olması harika bir şey!

République’e doğru kalabalığın arasında sıkıştım, ilerlemek mümkün değildi. Sürekli birbirimize çarpıp özür diliyorduk. Ara sokaklardan geçmeye çalıştım ama çoğu polis tarafından izdihamı önlemek ve parkuru sabit tutmak için kapatılmıştı.

Açtım haritamı en uç ücra ara sokakları bula bula, kimi zaman da polislerin ilgisi dağıldığı an şeritlerin altından çaktırmadan geçe geçe ilerlemeye başladım. Ara sokaklarda farklı farklı grupların toplaşmasına, kendi aralarında ellerinde şaraplarla marşlar okumasına şahit oldum. Sonunda République bulvarını kesen bir bulvarda arkadaşlarımla buluşabildim.

Alternatif yürüyüşün başladığı alana gidemedik ve oldukça kalabalık olan Bastille meydanında alternatif yürüyüşü beklemeye başladık. Önümüzden geçen insanları izlerken aralarından bazılarının Fransa ulusal marşı olan la Marseillaise’yi söylediklerini duydum. Oysaki Charlie Hebdo çizerleri bu gibi kutsal değerlerin varlığını reddediyorlardı ve bu değerlerle dalga geçtikleri için öldürülmüşlerdi. “Ulusal birlik çağrısı” bir kez daha canımı sıktı o an. Sabırsızlıkla alternatif yürüyüşün kortejini beklemeye başladım.

Sol Partisinin kortejinin öncüllüğünde başlamış olan alternatif yürüyüş, kortejini kırmızı halatla ayırmıştı. Korteji yaklaştıkça o kadar heyecanlandım ki biraz ileride duran otobüs durağının üzerine çıkıp yukarıdan görmek istedim her şeyi. HDK Paris’ten Demokrat ağabeyin omuzlarına basarak çıkmaya başladım. Otobüs durağının üzerinde iki tane genç vardı, hemen bana yardım ettiler. Durağın tepesine çıkmayı başardığımda üçümüz sarılıp zıplamaya başladık. Cam olan durak çatısı titreyince yürüyüştekiler tedirgin olup uyardılar bizi. Çocuklardan biri “merak etmeyin, bu duraklar bizi Antifa eyleminde de taşıdılar” dedi. “Hadi be!” dedim, “ben de aynı eylemdeydim!” Bastille Meydanı’ndaki bir otobüs durağının tepesinde iki yoldaşla sohbet etmek! Eylem kültürü, protesto yoldaşlığı böyle bir şeydi işte. Radikal sol, belki birleşemiyordu ama her yerde birbirini buluyordu. Durağın tepesinden Bastille Meydanı’na baktığım an, sanırım hayatımda yaşadığım en duygusal anlardan biriydi. Eylemde kaç kişi olduğunu bilmiyordum, sonradan öğrendik ki 1.5 milyon kişiymişiz! O an tüm dünya sanki meydanda gibiydi benim gözümde. Aşağıdaki alternatif yürüyüşü izlerken farklı örgütlerden arkadaşlarımı gördüm, selamlaştık. Duraktan inerken gençlerden biri bana Türkçe olarak “seni seviyorum” dedi. “Ben de seni seviyorum” diyerek sarıldım tekrar. Antifaşistlerden biri sevilmez mi?

Alternatif yürüyüş korteji Bastille itibariyle ana yürüyüşün arasına karıştı. Planladıkları bu muydu bilmiyorum. Bizse République’e doğru yürümektense, Bastille’in ara sokaklarına daldık elimizde pankartlarla. Yaşlıca bir teyze elimdeki pankarta odaklanmıştı. “Lazkiye, Şengal, Kobanê, Paris hepsinin katilleri aynı!” Yüzünü buruşturarak öfke dolu baktığını gördüm bana. “İşte bu nedenle esas yürüyüşle alternatif yürüyüşün karışması iyi oldu,” diye düşündüm. Farklı sesler, popülist zihinler tarafından duyulabildi diye.

Eylemden sonra DIDF-Jeunes (Demokratik İşçi Dernekleri Federasyonu Gençlik Kolu) yönetim kurulu üyesi olan arkadaşım Özge Altun ile konuşma fırsatımız oldu. Alternatif yürüyüş toplanma alanında bulunabildiği için oradaki atmosferi sordum ona. Zira polis onları 2 saat beklettiğinden ötürü kendi aralarında bolca sohbet etme fırsatları olmuş. Fransızcada récupération diye bir kelime var, bir olayı/olguyu politik çıkar için sahiplenerek tekrar inşa etmek anlamına geliyor. Çoğunluğun tepkisi de bunaymış. Hatta Sol Partisinin kendi amblemleri ile dağıttıkları “Je suis Charlie” yaka etiketlerine bile kızanlar olmuş. Bu sahiplenme durumunu hiçbir partinin kendi politik ajandası üzerinden gerçekleştirmelerini istememişler.

Evet, gerçekten de Fransa tarihinde yıllar boyunca anılacak kalabalıkta bir yürüyüş gerçekleşti bugün.  Büyük bir birlik hissi vardı Paris’te. Tek bir ırkçı söylem duymadım, saldırgan bir pankart görmedim. Gördüğüm tek bir arbede olmadı, nitekim herhangi bir yaralı haberi de yok. Hoşgörü, birlik, özgürlük için bir yürüyüştü daha çok. Organize eden, önlerde yürüyenler kim olursa olsun. Ama yine de sanmıyorum ki Türkiye’de alternatif yürüyüşün varlığından bahsedecek bir gazeteci, bir programcı olsun. Bu nedenle de yazmak istedim. Fransa’yı bugünkü Fransa yapan radikal solun varlığı, protesto kültürünün yaygınlığı ve eleştirilerin her daim var olabilmesidir. Kutsalları yıkarak düşünce özgürlüğünü güçlendiren onlardır. Bu nedenle bugün gerçekleştirilen alternatif yürüyüşü ve önemini sizler de bilin istedim.

(Bu yazı aynı zamanda T24, Sendika.org ve SiyasiHaber.org‘da yayınlanmıştır.)

Lice’ye kör gözlere açık mektup

08/06/2014

Pardon, Türkiye’nin batısında yürütmekte olduğunuza inandığınız Gezi Direnişinizin ortasına düşüp, gündem dağıtacağım biraz. Affedersiniz. Siz sevmezsiniz böyle aykırı ve sizden olmayanların gündemi meşgul etmesini ama Türkiye’nin doğusunda insanlar tüfeklerle taranırken sessiz kalamadım. Kusuruma bakmayın.

Medeni Yıldırım’ı hatırlarsınız. 90 yıldır Doğu’da katledilen Kürtlerden bir tanesiydi hani. Şansa (!) bakın ki Gezi dönemine denk gelmişti ölümü, bu sayede adını öğrenebilmiştiniz. Daha 18 yaşındaydı. Lice’de kalekol inşaatına karşı direnenlerden biriydi. Penguen medya ve Muz Cumhuriyeti iktidarı, terörist olduğunu ve askerin havaya açtığı ateş sonucu öldüğünü söylemişti hani. Hah, işte o çocukcağız.

Vah vah, nasıl oldu da uçarken vurulabilen canlılar sınıfında yer alabilmişti? PKK beynini yıkamıştı herhalde. PKK küçük çocukları dağa kaçırmakla meşhurdu ya.. Hem zaten neyineydi onun direnmek? Hem de TSK’ye, koskoca vatana karşı direniyordu. Size göre TSK’ye direnmek, hükümete direnmekle aynı değil, vatana direnmekti ya, o hesap işte. Askere karşı duran bir vatan haini! Mehmetçiklerin tetiğe basan parmakları suçsuzdu size göre. Gezi direnişçileri ile bir anıldığında adı, öfkeden kuduruyordunuz. Medeni sizden değildi, olamazdı da.

Dün gece Lice’de yine sizden olmayanlar askerin açtığı ateş sonucu katledildiler. Asker saldırmadan önce “sizi imha edeceğiz” anonsu yaptı. Canlı bir insandan değil de, öylesine cansız bir nesneden bahsediyormuşçasına. Rakamdan ibaret ölümlerinde, rakam bile belli değil hâlâ. Çünkü alana basın sokulmuyor. Kimisi bir diyor, kimisi dört. Cesetler isimsiz, cesetlerin nerede olduğu bile belli değil. Bilinmez çünkü oralarda, asker “leş” der o cesetlere ve yine oranın halkına kalır cenazelerini aramak, bulmak ve gömmek. O da şansları varsa.

Siz, güzel kardeşlerim, hani Gezi’de “faşizme karşı omuz omuza” diyerek beraber direndiğimiz kardeşlerim, kalekol nedir bilir misiniz? Gezi’den sonra önünden geçmeye korktuğunuz karakolların OHAL bölgesi versiyonudur kalekol. TSK’ye bağlıdır. Sınır bölgeleri korumak adına yapıldığı iddia edilen, ancak sınır bölgelerde yaşayan Türkiye vatandaşlarını katletmekte “sınır tanımayan” askerlerin koşullandıkları binalardır.

28 Eylül 2009, 12 yaşındaki Ceylan Önkol Lice’nin Şenlik köyünde hayvan otlatırken kalekoldan ateşlenen havan mermisiyle katledildi. Annesi, kızının cesedinin parçalarını eteğinde taşıdı. Ceylan’ı kim öldürdü? Siz bilmezden gelebilirsiniz, kanıt yok dersiniz; ama öldüren kişi, o havanı kalekoldan ateşleyen bir askerdi. Aslında tam olarak kimin katlettiğinin ne önemi var? Ceylan’ı öldüren bizdik güzel kardeşlerim. Batı’nın elitist, üsten bakmacı, ötekileştiren ve tüm bunları vatanseverlik kisvesinde gizleyen vatandaşları olarak bizdik.

Lice sadece 15 gündür direniyor sanıyorsanız yanılıyorsunuz. 22 Ekim 1993, Lice Katliamı. Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın suikasta kurban gittiği için, TSK Lice’de 16 kişiyi öldürüldü; insanların evleri, işyerleri yakıldı. Yüzlerce insan göçe zorlandı. Ah ama doğru, siz ona tehcir diyordunuz, unutmuşum. Lice’de olanları da PKK eylemini, TSK müdahalesiyle yatıştırma olarak görüyordunuz. O gün katledilen herkes PKK’liydi sizin gözünüzde. Teröristti. Kerem Cantürk’e anlatın bir de siz terörist olmayı. 1993’te üç çocuğunu mezara gömen, katliam günü 5 yaşındaki kızının havan mermisiyle patlatılmış beynini, kafatasına kendi elleriyle yerleştirmek zorunda kalan Kerem Cantürk’e.

Lice halkının hafızası katliamlarla dolu. Bu nedenle de Lice halkı, PKK sempatizanı/militanı olsun ya da olmasın, kalekol istemiyor. Kalekol demek, sebepsiz yere katledilen insanlar demek. Kalekol demek, sebepsiz yere gözaltına alınan insanlar demek. Gözaltına alınıp, işkence gören, tecavüz edilen ve işkenceyle öldürülen insanlar demek. Kayıp cenazeler demek.

Siz ağaçlar için direndiniz, kürtaj hakkı için, alkol alabilmek için, demokratik haklarınızın ihlal edilmemesi için direndiniz. Lice halkı da bir vatandaşın elinde olması gereken birincil ve en gerekli hak için, can güvenliği için direniyor.

Lice, Ceylanpınar, Kızıltepe, Dersim ve Doğu’nun daha nice ili, ilçesi değil 15 gündür, 90 yıldır direniyor. Anlayacağınız dilden söylemek gerekirse, direnmek Doğu halkının fıtratında var! 90 yıldır iktidarda kim olursa olsun, gerek tarih kitaplarıyla, eğitim sistemiyle, gerek de ana akım medya aracılığıyla sizi Doğu’ya düşman ederken, Doğu’yu az gelişmişlik ve ezilmişlik cehenneminde bıraktı.  Son bir yıldır Batı’da yaşanan zulmün kaç bin katı yaşandı Doğu’da.

Siz güzel kardeşlerim, son bir yıldır direndiğinizi iddia ediyorsunuz. Özgürlükçü ve eşitlikçi, demokratik bir sistem için direndiğinizi söylüyorsunuz. Peki, bu iktidar, bu ana akım medya sizi de terörist ilan etmedi mi? Vatan haini demediler mi sizi de? Yükselen “Yeni Türkiye”yi sabote etmekle itham edilmediniz mi? Gezi’de direnişe katıldığınız için dış mihraklardan para almamış olduğunuzu kanıtlamak zorunda kalmadınız mı? Polis kafanıza gaz fişeği sıkmadı mı, karşısında düşman varmışçasına? Hem plastik, hem de gerçek mermiler sıkılmadı mı? Yaralanan, gözaltına alınan, işkence gören, gözünü kaybeden ve ölen onca insan için terörist demediler mi? Vatan hainlerini “imha ediyoruz” demediler mi? Ölümler olağanlaşmadı mı?

Son bir yıldır yaşanan zulmün kat be kat fazlasını 90 yıldır yaşadığınızı düşünün. Hem de coğrafi, ekonomik ve hayat şartları olarak çok daha sefil bir ortamda. O zaman da sorar mıydınız acaba, neden dağa çıkıyoruz diye? Neden silahlıyoruz diye?

Kimse paşa gönlünün keyfine dağa çıkmıyor. Kimse de kimseyi dağa kaçırmıyor. Ancak 1916’dan beri devletin paşa gönlünün keyfine, ülkenin tüm genç erkekleri TSK tarafından kaçırılıyor. Adına da zorunlu askerlik deniyor. Bu zorunlu askerlikle de vatanın bölünmesi tehdidi ve korkusuyla, ülkedeki insanlar birbirine düşman ediliyor. Adına da terörle mücadele deniyor. Aynen bugün Batı’da “vatan haini Geziciler”le polisin verdiği mücadele gibi.

Ve ben, aradaki bu basit benzerliği anlatmaya çalıştığım için Kürtçü, Türk düşmanı, vatan haini ve hatta terörist sempatizanı ilan ediliyorum. Siz beni istediğiniz sınıfa sokabilirsiniz kardeşlerim, benim gözümde ezilen herkes aynı sınıfta; ezilenin yanında durmayan, ezene yandaşlık eden de zalimin sınıfında. Kazım Koyuncu’nun da dediği gibi “birbirimizi anlamamız için aynı dili konuşmamıza gerek yok; ezildikten sonra hepimiz aynı şarabız.”

(Bu yazı aynı zamanda Radikal Blog‘da yayınlanmıştır.)