Karşılaştırmalı direniş edebiyatı

21/02/2014

Türkiye’de Gezi direnişiyle birlikte politik bilinci artan, aktivizmi benimseyen ve gerek yerel, gerek küresel siyasi gündemi kendi gündeminde tutan insanlar olarak sayımız her geçen gün artıyor. Gezi direnişinde aktif rol almış ya da yakın çevremizden takip etmişler olarak, haksızlığa uğramanın ve insan hakları ihlalinin yarattığı hıncı, bu hınç ile hareket etmeyi güzel benimsedik. Bu başlı başına muhteşem bir şey, buna diyecek lafım yok! Gezi sürecinden sonra dünya gündemine baktığımızda, Brezilya’da, Mısır’da, Venezuela’da ve Ukrayna’da birbirinden çok farklı dinamikleri olan ve çok farklı amaçlar altında birleşmiş direnişler popüler gündemimize yansıdı. İster istemez, bu Dünya’nın farklı yerlerinde vuku bulan ayaklanmaları kendi direnişimizle özdeşleştirdik ve bunu yapmaya da devam ediyoruz. Peki bunu doğru verilerle, yandaş olmayan kaynaklarla veya kendi direnişimizi temiz, başka direnişleri farklı güçlerin desteği olduğu için kirli görmeden yapabiliyor muyuz?

Şu an tüm Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya gündemini meşgul eden Ukrayna direnişine yani Euromaiden’a bakalım mesela. Rusya İmparatorluğu yıkıldıktan sonra 69 yıllık iktidarı olan SSCB’nin de yıkılmasıyla bağımsızlığını kazanabilen Ukrayna’nın, Rusya ve totaliter rejiminden ne kadar bağımsız olduğu tartışılır. Zira Ukrayna’nın bir anayasaya sahip olabilmesi bile bağımsızlığından 5 yıl sonrasına tekabül eder. Meşhur muhalefet partimizin genel başkanı gibi matematik hesapları yaparak lafı uzatmak istemem; ama aslında sadece 18 yıldır kendi anayasasına sahip bir ülke Ukrayna. Sadece bu veri bile, siyasi ve kültürel dinamiklerinin, bizden ne kadar farklı olduğunu anlamaya kâfi diye düşünüyorum.

Peki Euromaiden nasıl başladı? Avrupa Birliği ve Ukrayna hükümeti arasında süregelmekte olan müzakere anlaşmalarında hükümetin tavrını protesto etmek isteyen AB yanlısı öğrencilerin 30 Kasım gecesi sokaklara dökülmesi ve Ukrayna polisinin bu barışçıl protestoya vahşice saldırmasıyla başladı. Sonrasında 1 Aralık günü sokaklardaki protestocuları yalnız bırakmak istemeyen AB yanlısı halk da eylemlere katıldı. Eylemler büyüdükçe eylemlere katılan kitle homojenliğini yitirmeye başladı, aralarına uç sağdan olan, milliyetçi olan, Rus karşıtı olan, muhalefet partisinin yandaşları olan kitleler de girmeye başladı. Rusya ve Ukrayna hükümeti bu eylemleri bir “darbe” girişimi olarak tanımlarken, AB ülkeleri (özellikle Almanya ve Fransa) bu ayaklanmayı müzakereyi hızlandırmak için bir fırsat olarak gördü. Bir yandan da Ukrayna muhalefetinin sevilen yüzü, UDAR (yumruk) partisinin kurucusu, doktora sahibi ve aynı zamanda dünya ağırsıklet boks şampiyonu olan Vitali Kliçko’nun ABD bağlantılarını ortaya çıkaran tape’lerinin yayınlanmasıyla direnişe ABD desteği yapıştırıldı hemen.

Peki elimizdeki sonuç ne? Homojen olmasa da, farklı kaynaklarla bağlantısı olsa da, farklı politik görüşlere sahip olsa da, ortak tek istekleri Cumhurbaşkanı Yanukoviç’in görevinden ayrılması olan, Rusya baskısından kurtulmak isteyen ve farklı bir yönetimle yönetilmek isteyen bir halk. Her ne kadar 28 Ocak’ta Başbakan Azarov istifa etmiş olsa da eylemler sürmeye devam etti ve Yanukoviç’in emriyle 18 Şubat’ta “anti-terörist operasyon” ile meydanın boşaltılma süreci başladı. Gerekçelerden biri ise eylemcilerin silahlanmış olmaları. Eylemlerin başından beri aktif rol oynayan Ukrayna Parlamentosu’nun insan hakları aktivisti Lesya Orobets ise eylemcilerin “silahlandırılması” olayını hükümetin müdahale edebilmek için yarattığı bir tiyatro olduğunu iddia ediyor mesela.

Asıl vahşet bundan sonra başladı işte. 18 Şubat’tan beri ölen insan sayısının resmi olmamakla birlikte 70’e ulaştığı söyleniyor. Bu süreçte Yanukoviç’in açıklaması “İktidar sokaklarda değil, seçim sandığında belirlenir” olurken, Ukrayna İçişleri Bakanı “ölümlerden Berkut (Ukrayna Çevik Kuvveti) sorumlu değildir, eylemciler birbirlerini öldürüyor” dedi. Çünkü nişancıların Berkut mensubu oldukları belli değil. Neden? Kollarında üniforma numaralarını kapatan bantlar olduğundan. Ölenlerin arasında hem çevik kuvvetin hem de halkın olduğu, bazı polislerin eylemciler tarafından esir alındığı, polislerin yakaladıkları eylemcilere işkence ettikleri, şehrin belli başlı yerlerinde internetin kesildiği, şehre giriş çıkışların kapatıldığı, hükümet mensuplarının gece charter uçaklarıyla Kiev’i terk ettikleri ve şehirde bir çok yerde yağmalamaların başladığı gibi haberler de farklı kaynaklardan yayılmakta.

Bambaşka bir ülkenin, bambaşka sebeplerle sokağa dökülen ve bambaşka koşullar altında yaklaşık 3 aydır direnen halkı, şu an politik görüşleri ne olursa olsun, -20 derecede, genel geçer yaşam standartlarının çok altında bir direniş gösteriyor. Fakat direnişin ilerleme biçimine baktığımızda Gezi eylemlerinde hepimizin şahit olduğu çarpıtmaları ve insan hakları ihlallerini görmek mümkün.

31 Mayıs’ta sabaha karşı barışçıl eylemcilerin çadırlarının yakılmasıyla çıkmadık mı hepimiz sokaklara? Eylemler büyüdükçe bize ABD destekli eylemci denmedi mi? Faiz lobisi denmedi mi? Gezi’de flamalar var, bu siyasi/terörist bir eylemdir denmedi mi? 11 Haziran sabahı Taksim Meydanı’ndaki flamaları temizleme bahanesiyle sözde eylemciler ile Çevik Kuvvet arasında bir tiyatro oynanmadı mı? O sözde eylemcilerin sonradan sivil polis olduğu ortaya çıkmadı mı? Çevik Kuvvet kasklarının numaralarını bantlamadı mı? Eylemciler birbirlerini öldürüyorlar denmedi mi? Biz de gaz yemedik mi? Coplanmadık mı? Tutuklanıp işkence görmedik mi?

Evet, Dünya’nın herhangi bir yerinde sürmekte olan direnişi, Türkiye’deki Gezi Direnişi ile karşılaştırmak ve Türkiye politik altyapısıyla değerlendirmek akıl dışıdır. Ancak belli bir süreden uzun süren bir direnişin homojenliğini yitirmesi, farklı görüşler tarafından çarpıtılması ve diktatörler tarafından şiddetle bastırılmaya çalışılması dünyanın her yerinde aynıdır. Siyasetin kirli ve manipülatif yüzünü anlamaya bizim zihinlerimiz yetmez; mühim olan yaşanan bu direnişleri iktidara karşı olan bir direniş olarak algılamak; direnişin kendi içindeki bölünmelerini bir kenara bırakıp, o direnişi bir bütün olarak görmek. Politik görüşü ne olursa olsun, belli sebeplerle ayaklanan; özgürlük ve demokrasi isteyen bir halk, karşısında devletin polisini buluyorsa; o direnişin motivasyonu iktidara ve diktatörlüğe karşı durmaktır. Bu nedenle de bütünlüğü bir olmalıdır.

(Bu yazı aynı zamanda Radikal Blog‘da yayınlanmıştır.)

Advertisements

8 Eylül 2012 Gecesi Kadıköy Barlar Sokağı’nda Ne Oldu?

09/09/2012

İzmir’den İstanbul’a ilk taşındığımda okul gereği Anadolu yakasında oturuyordum. Haliyle İstanbul’u da ilk Kadıköy’de öğrendim diyebilirim. Barlar sokağı olarak bilinen Kadife Sokak, İstanbul’un senelerdir değişmeyen yerlerinden biri. Mekanlar sık el değiştirmez, kitlesi hep bellidir, kimse kimseyi rahatsız etmez, herkes sakince muhabbetine bakar. Karşılaştırmam yanlış anlaşılmasın ama, Asmalı Mescit gibi bir kalabalığı olduğu için diyorum, Beyoğlu’ndaki gibi Ramazan’da mekanlar sinek avlamaz.

İstanbul’da kentsel dönüşümdü, belediyelerin yavaş yavaş AKP’ye geçmesiydi derken, haliyle böyle bir sokağın varlığını hiç değişime yanaşmadan koruyabilmesi takdire şayandı; ama anlaşılan o ki göze batmaya başlamış. Başlamış ki, öğrendiğim kadarıyla son bir haftadır her gece polis ekipleri ve belediye zabıtaları tüm sokağı boydan boya araba ve motorsikletlerle kapatıyorlarmış.

Dün gece de kendi halimizde Arkaoda’nın önünde sigaramızı içerken birden tüm sokak polis arabalarının ışıklarıyla aydınlandı. Peki gerekçeleri ne mi? Civarda bulunan tekel bayilerinden alkol alan insanların kabahatler kanunu gereği sokakta alkol tüketimlerini engellemek. Daha önceki gecelerde bazı insanları, ellerindeki alkolün fişini gösteremedikleri için karakola götürmeye çalışmışlar. Dün gece de o hengamede birden Arkaoda’nın karşısında bulunan ve her zaman geç saatlere kadar açık olan tekel bayisi kepenkleri indirmek durumunda kaldı. O kadar polisin, koruması gereken bir şehir yokmuşçasına Kadife Sokak’ta ahlak dersi vermesini ve tekel bayisini pes ettirmesini, tüm sokak olarak alkışladık; bağırarak, ıslıklarla tebrik ettik. Polis “olay çıkmaması için” yavaş yavaş arabalarıyla sokağı terk etti. Biz de arkalarından “DİRENE DİRENE KAZANACAĞIZ” diye yürüyerekten onları uğurladık. Başlarındaki sivil polis elleriyle herkesi iterek “sakın, sakın bir şey yapmayın” diye bağırıyordu. Polisler sonrasında yayan olarak sokağı bastılar. Bir kabahatin olmadığı zaman böyle bir durumda telaşlanmayacağını düşünüyor insan ama saat gece 1:00, sokakta bir ton insan, biri bir şişe fırlatsa, hepimizin nezarethaneye toplanacağı gerçeği de var. Haliyle görevi bizi korumak olan polis memurlarından KORKTUK ve “gitmeyin kalabalık olmamız lazım, yalnız olmadığımızı gösterelim, direnelim” diye bağıran kıza rağmen, arkadaşlarla eve geçtik.

Az önce sosyal medyada biraz araştırdım. Sanırım sosyal medyada aktif Kadife Sokak kitlesi dün gece RHCP konserinde olduğundan kimse bir şey yazmamış. (Ki başbakanımızın, “eğitim kurumunda alkol satılamaz” emri gereği artık alkol satışı olmayan Santral İstanbul’da RHCP konserini insanların alkol almadan izlemek zorunda kalmaları durumu da apayrı bir mevzu.) Dün geceye dair sadece bu aşağıdaki fotoğrafı bulabildim.

Ben sırf bu olaydan ötürü, artık barlar sokağına daha sık gideceğim; ama eminim ki birçok insan da sırf huzuru bozulmasın diye gitmeyecek. Şöyle düşünün, canınız limonata içmek istedi ve bir restorana girip limonata sipariş ettiniz. Sigara içmek için ya da telefonla konuşmak için limonatanız elinizde sokağa çıkıyorsunuz ve sokakta limonata içmek yasak. Yasağını geçtim, sokak aksiyon filmlerinden bir sahne gibi polis kuvvetleri, ışıklarıyla dolu. Bir polis memuru size “limonatanızın fişi var mı?” diye soruyor. Gösteremediğiniz için tutuklanıyorsunuz. Kim bu riski almak ister ki? Karakolda olacaklar belli. Tabi ki alkol ve limonata bir değil; ama gözümde limonata içen bir insana yapılan taciz ile alkol tüketen bir insana yapılan bu tarz bir taciz arasında hiçbir fark yok. Bu kontrol kisvesi altındaki baskın, alkol geliriyle kendini çeviren bir sokağı bitirmek için yapılan bir müdahaleden başka bir şey değil.

Açıkçası sosyal medyada “Atamizindeyiz” klişeleriyle yazan insanların bunu sadece taraf belirtmek ve laf kalabalığı şovuyla kendine pay çıkartmak amaçlı yaptığını düşünmüşümdür hep. Hatta haklarımızı bize bahşettiği için Ata’ya methiyeler düzerek, laikler ve dinciler diye iki taraf yaratıp bu hükümetin ekmeğine yağ sürmek yerine, haklarımızı ve onları nasıl savunacağımızı öğrenmemiz gerektiğini düşünmüşümdür. Ama gözlerimle gördüğüm, artık bu ülkede ne yapsam barınamayacağımı, mantalitenin hızla değiştiği ve kendi vatanımda azınlık olduğumu anladığım bu olayı paylaşabildiğimce paylaşmak istedim. Benim de son damlam buymuş demek.

Hepimize kolay gelsin; çünkü anlıyorum ki ben ve benim gibiler ya direnek kazanacağız ya da özgürlüklerimizi bir bir kaybederek kaçmak durumunda kalacağız bu ülkeden.