Bedeninle barışmak devrim olunca: Beden Olumlama Hareketi

Feminist gündemi takip edenler son zamanlarda Beden Olumlama Hareketinden sıklıkla bahsedildiğini duymuşlardır. Sosyal medyada “normal” ya da “ideal” bedene sahip olmayan; ancak bedeniyle barışık olanların fotoğraflarını paylaştıklarını, hatta bu yüzden “obeziteyi övüyorsun” ya da “kılların hijyenik değil” gibisinden tepkilerle linç edildiklerini görmüşsünüzdür. Beden olumlamanın ne olduğu ve ne olmadığı üzerine birçok farklı fikir dolaşıyor; hem bunlara bir açıklık getirme açısından, hem hareketi tanıtmak için Türkiye’de Beden Olumlama Hareketini kuran Aybala Arslantürk ile görüştüm. Feminist aktivist Aybala, İstanbul’da yaşıyor, uzun yıllardır feminist hareketin içinde olan Aybala, aynı zamanda cinsiyetçilikle mücadele eden platform erktolia’nın kuruluşundan bu yana içinde, birçok farklı feminist örgütlenmeyle ortak projeler yürütüyor ve yaklaşık 1.5 yıldır Beden Olumlama üzerine çalışıyor.

Aybala Arslantürk

Beden Olumlama ne demektir? Neden böyle bir harekete ihtiyacımız var?

Hareketi; bireylerin bedenlerini ‘her haliyle’ onaylamasını, kabul etmesini ve tek bir ideal beden tipi olmadığını temel alan feminist bir hareket olarak tanımlayabiliriz. Hemen bu noktada belirtmek gerekir ki “her hâlinle güzelsin ve kendini sevmelisin” mottoları kapitalizme yenik düşen ana akımı temsil ediyorken; ideal beden olumlama hareketi kendini kabullenme ve bedenine karşı nötr de olabilme halini esas alıyor. Ötekileştirilen, bedeni ile ilgili göz ve söz hapsinde bulunan her bireyin kendini kabullenmesi, nötr olması ve hatta sevmesi için beden olumlama hareketine ihtiyacımız var. Kimse kendini bu ötekileştirme karşısında kendini yalnız hissetmemeli; birlikteyiz, hikâyelerimizi paylaşıyoruz ve güçlüyüz. Amacım bunu daha çok pekiştirmek ve bu hareket altında bedeni üzerine söz söylenmesine izin vermeyen bireylere yenilerini ekleyerek aktivizme devam etmek.

Bu hareketi Türkiye’de resmi olarak başlatma fikri aklına nasıl geldi?

Yurt dışındaki beden olumlama hareketi aktivistlerini zaten takip ediyordum, gerçekten çok güzel işler yaparak sağlam bir farkındalık çalışması yürütüyorlar. Diğer yandan Türkiye’de feminist hareket içinde konuştuğum, takip ettiğim, fikir alışverişinde bulunduğum bir çok kişi aslında söylem üretiyordu. Fakat bu içten içe oluşan kaynama ortak bir çatıda birleşmemişti. Hepimizin bir çatıda birleşmesi, sesimizin daha kuvvetli çıkması ve hareketin doğru anlatımının sağlanması düşüncesi ile başlattım. Her ötekiye kapısı açık olan hareketin kurulması hepimiz için çok kıymetli bence.

İstanbul’da yaşayan bir kadın olarak toplumun idealize ettiği ve senden sahip olmanı bekledikleri “ideal” bedeni tanımlar mısın?

Bireysel olarak bu kalıpları reddettiğimi belirterek başlayayım. Diğer yandan idealize edilen bir beden tipi var elbette, reddetmem kendimi bu kalıplara sokmak zorunda hissetmemem bunu yok etmiyor. Bu dönemde bir kadın olarak, bir çok dönemde olduğu gibi; ancak kendinizi bedeninizin dışında uğraşacak hiç ama hiçbir şeyiniz yoksa sahip olabileceğiniz bir beden tanımı var. Bu dönemde diyorum, çünkü bu tanım dönemden döneme, coğrafyadan coğrafyaya değişiyor. Şu sıralar ince belli, ince bacaklı, bununla ters orantılı olarak  da yuvarlak belirgin memeli ve popolu bedenler mükemmel sayılıyor.

Peki sen hiç kendinin toplumda dayatılan ideal beden beklentisine göre bir bedene sahip olman gerektiğini düşündün mü? Bu durum sana nasıl hissettirdi?

Düşündüğüm bir dönem demeyelim ama kanıtlamak zorunda hissettiğim bir dönem oldu. Keşke şu an sahip olduğum bilince sahip olsaydım da yaşatılanın duygusal şiddet olduğunu fark etseydim. İnsanın bedeni üzerinden ötekileştirilmesi en ağır şiddet.  Bundan 5-6 sene önce, çok kısa bir zamanda, yaklaşık 2 ayda 25 kilo almıştım, benim için kilo almış olmak sorun değildi, farkında bile değildim zaten. Benim kilo alıyor olduğumu bana etrafımdaki insanlar fark ettirdi, zorla! Sonrasında da normaldeki kiloma dönmeye çalıştım. Kilo aldığım dönemde ayrı, vermeye çalıştığım dönemde ayrı duygusal şiddete uğradım. Zor bir dönemdi.

Bu gerçek dışı beklentilere göre bir bedene sahip olamayacağını idrak edip de kendi bedeninle barışma sürecin nasıl gerçekleşti?

Benim deneyimim gerçek dışı bir beklenti üzerine değildi, ‘normal’den fazla kiloya sahip olan herkesin yaşadığı şeyleri yaşadım. Bu normalin ne olduğunun da kişiden kişiye değiştiğini söylemek lâzım. Biri diyor ki beş kilo ver, diğeri yoo çok iyisin. “Pardon? Ben kendimi nasıl iyi hissediyorsam o kiloda ve görüntüde olacağım” diyebilmem kolay olmadı. Başkalarının ne gördüğü değil, benim ne hissettiğim önemli. Bunu hayatımın başka alanlarında uygulayabiliyorken, bedenim söz konusu olduğunda neden uygulayamadığımı düşündüm. Bu süreci tamamlamak mümkün mü? İnsanız ve kırılganız, belki tam anlamı ile değilse bile çok yüksek oranda barıştığımı söyleyebilirim.

Sence bu ideal beden nasıl dayatılıyor?

İdeal bedenin her alanda dayatıldığına şahit olabiliyoruz. Medya bunun en büyük pompalayıcısı. Görsel ve yazılı medya, billboardlar, reklamlar, haberler her alan, her yer, her an bize olması gereken vücut tipi üzerinden baskı yapıyor. Toplum aynı şekilde hafızası ile beden baskılamalarını yapıyor. Gördüğü, ona doğru ve olması gereken gibi gösterilen bedenlere sahip olmayan her bireyi acımazca eleştiriyor.

Beden olumlama şişmanlık ya da illa kıllarını uzatanları övme midir?

Bu kadar basite indirgemek hakaret olacaktır. İdeal sayılan kilonun altında/üstünde olmak ve vücut tüylerini almayı reddetmek elbette harekete dahil; fakat sadece bunlar yok hareketimizin içinde. Ve zaten bu başlıklara bir övgü de yok. Yeri gelmişken bunu belirtmiş olalım. Vücut tüyleri doğaldır, hepimizde az/çok var. Kişi almak isterse alır, istemezse almaz. Bu konu bu kadar basit.  Ayrıca natrans erkek için ‘kıllı tüylü’ olmak tırnak içinde üstün erkeklik sayılıyor; bu nedenle daha çocuk yaşında yüzünde tüyler çıksın diye jiletle olmayan tüyleri alıp çıkarmaya çalışanlar var. Bu da bir dayatma.

Bu hareketin içinde erkeklere de yer var mı?

Elbette. Beden olumlama hareketi cinsiyet ve cinsel yönelimden bağımsızdır. Toplum tarafından ‘öteki’ hissettirilen herkese yer var.

Bir karşılaştırma yapmamız gerekseydi sence ideal beden beklentisi/baskısı kadınlara mı yoksa erkeklere mi daha çok zarar veriyor?

Maalesef yine kadınlar en çok zarar gören taraf ve aynı ölçüde de bu baskılamaya ses çıkaran boyun eğmeyen taraf. Kadınların kendilerini, bedenlerini, saçlarının parlaklığını, tenlerinin pürüzsüzlüğünü ve aklınıza gelecek tüm detayları kanıtlamak zorunda oldukları düşünülür. Hep böyleydi. O zihinlerindeki güzel kriterine girdiyseniz bu sefer de zekanız sorgulanıyor. Asla bitmiyor bu talepler.

Beden Olumlama Hareketi olarak hedefiniz ne? Ne gibi faaliyetler ya da eylemler yürütüyorsunuz?

Şu an işin mutfağındayız diyebilirim. İçerik ve görsel desteği ile hareketin doğru anlaşılmasını, yanlış bilinenleri kırmaya çalışıyoruz. Önceliğimiz bu. Devamında atölyeler ile hem birbirimizle güvenli alanlar kurarak deneyimlerimizi paylaşalım, hem de dayanışmayı güçlendirerek bölgesel faaliyetler de yapabilme amacındayım.

Hareketin içinde beraber çalışma yürüttüğünüz arkadaşlar kimler?

Hareketin resmi sosyal medya hesaplarını, içerik üretimlerini, blog düzenleme ve tüm paylaşımlarını şu an sadece ben yürütüyorum. İnternet sitemiz de yakın zamanda aktif olacak, blogdan siteye taşınacağız. Hareketin aktivistleri elbette var, onlarla irtibat hâlindeyim. Berrak bu noktada en çok ortak çalışma yürüttüğüm aktivist diyebilirim.

Sence dayatılan ideal beden ve genel geçer güzellik algısını yıkmak için ne yapmak gerek?

Bireysel farkındalık çok kıymetli. Fakat elbette bunun da baskılanmaması gerek. Bireysel farkındalık Beden Olumlama Hareketi gibi feminist hareketlerce kitlesel hâle getirilmeli. Her birimiz kendi bedenlerimizi kabullenmeye başladığımızda, kimin ne söylediği, bizden taleplerinin ne olduğuyla değil kendi isteğimizin ne olduğuna odaklandığımızda ortada o algılardan eser kalmayacaktır.

Hareket hakkında daha fazla bilgiye nereden ulaşabiliriz?

Twitter ve Instagram’da @beden_olumlama hesaplarında ve Facebook’ta Beden Olumlama Hareketi sayfalarında aktifiz. Mevcut blogumuz yakında Beden Olumlama Hareketi internet sitesine taşınacak, buradan da takip edilebiliriz.

Kendi bedeni ile barışık olmayanlara söylemek istediğin bir şeyler var mı?

Kimin ne düşündüğüne göre kendinizi şekillendirmeye çalışmayın, her birimiz biricik, eşsiziz! Bizler eril zihniyetin kurguladığı imaja, dayattığı güzellik algısına, fantezilerindeki ölçülere uymak zorunda değiliz. Bırak dünya yansın, sen kendi bedeninle varsın!

(Bu röportaj 13/08/2017 tarihinde T24‘de yayınlanmıştır.)

Advertisements

Kadına şiddete karşı yardım bir telefon uzağınızda!

02/07/2017

Sosyal medyanın artık hayatımıza iyice girdi ve kendimizi ifade edebildiğimiz, dayanışma için destek isteyebileceğimiz bir yer platform hâline gelmiş olmasından ötürü son zamanlarda sosyal medyada şiddete uğramış ya da şiddete uğrayan birini tanıyan birçok farklı kadının dayanışma talep ettiğine şahit oldum. Toplu taşımada taciz olayları ise aslında her zaman sıklıkla gerçekleşen bir durumdu; ancak sosyal medya sayesinde ifşa vakaları artık daha çok görünürlülük kazandı. Bir kadının tacize uğradığında sesini çıkarabilmesi ya da uğradığı sistematik şiddetin içinden çıkabilmesi hiç de kolay değil. Sosyal medya elbette hem farkındalığı arttırmak için hem de dayanışma oluşturmak için çok kuvvetli bir platform. Fakat aynı zamanda şiddet vakalarında uzmanların desteğini alarak da ilerlemek gerekiyor. Bu noktada Türkiye’de yardım alabileceğimiz mecralardan bir tanesi de Aile İçi Acil Şiddet Hattı.

2003 yılında Hürriyet gazetesinin kurduğu bu hat 2014 yılından itibaren Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu tarafından işletiliyor. Hattın kullanımını yaygınlaştırmak ve hattın nasıl işlediği, nasıl bir yol izlenmesi gerektiği konusunda bir rehber oluşturabilmek adına Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı Canan Güllü ile görüştüm. Kendisi tüm süreci adım adım anlattı.

Tek yapılması gereken, 7/24 hizmet veren 0212 ya da 0549 656 96 96 numarasını aramak

Her ne kadar hattın adı “Aile içi Şiddet hattı” olsa da hattı herkes arayabilir. Şiddete, tacize uğrayan veya şahit olan biriyseniz tek yapmanız gerek 0549 656 96 96 – 0212 656 96 96 numarasını aramak. Bu hat Eylül ayı itibariyle 7/24 ulaşılabilir olacak. Sonbahar itibariyle de hem Kürtçe hem de Arapça destek vermeye başlayacak.

Örneğin otobüste tacize uğradınız ya da birinin tacize uğradığına şahit oldunuz, hattı aradığınızda şiddet konusunda uzman kadın psikologlar size nasıl bir yol izlemeniz gerektiğini anlatacaklar. Ya da şiddete uğrayan birini tanıyor ancak nasıl yardımcı olacağınızı bilemiyorsunuz, yine hattı arayarak arkadaşınıza nasıl destek olabileceğiniz konusunda psikolojik ya da hukuki yardım almanız mümkün.  Şiddete uğrayan kişi siz de olabilirsiniz; bunu başkalarıyla konuşamıyor ve utanıyor olabilirsiniz. Bu acil yardım hattı size izlemeniz gereken tüm adımları anlatacak, sizi yargılamayacak, sadece size destek olmak için sizinle konuşacak kadınlarla iletişim kurabilmeniz için var. Belki şiddet gördüğünüz ailenizden ya da birlikte olduğunuz kişiden ayrılamıyor ancak psikolojik olarak desteğe ihtiyaç duyuyorsunuz, yine bu hattı arayarak kadın psikologlarla konuşabilirsiniz.

“Çaldırıp kapatabilirsiniz, biz sizi hemen arıyoruz”

Şiddet anında oradan uzaklaşabilmek adına ya da kontörünüz yoksa faturanızı ödeyemiyorsanız, acil destek hattının numarasını çaldırıp kapattığınızda onlar sizi hemen geri arıyorlar. Bu konuda da bir endişe duymanıza gerek yok.

Öncelikli olarak ihtiyacınız olan şey, şiddete uğrayan kişi olarak ya da şiddete uğrayan kişinin tanıdığı olarak haklarınızın ne olduğunu bilmek. Hattı aradığınızda psikologlar size yaşınız, evlilik durumunuz, çocuğunuzun olup olmadığı, çalışıp çalışmadığınız gibi bilgileri soracaklar. Sonrasında size haklarınızın ne olduğunu anlatacak ve neler yapabileceğinizi aktaracaklar. Darp raporu nasıl alınır, uzaklaştırma nasıl çıkartılır, avukat nasıl tutulur, maddi imkânınız yoksa baroların ücretsiz hukuki desteğinden nasıl yararlanırsınız, sığınağa geçiş nasıl sağlanır, bu ve bunun gibi birçok prosedürü size anlatarak bilgilendirme sağlayacaklar.

“5-6 dakikada ulaştığımız evler oldu”

Bazı durumlarda kadınlar ölüm tehlikesini hissedene kadar yardım talep edemeyebiliyorlar. Bu çok doğal bir durum ve bu raddeye kadar yardım talep etmemiş olmak asla utanılması gereken bir şey değil. Eğer şiddete uğrayan kişi sizseniz ya da şiddete uğrayan birinin yanındaysanız, şiddet anında aradığınızda da acil yardım imkânı var. Aradığınızda tek yapmanız gerek adınızı, şehrinizi ve adresinizi vermeniz. Psikologlar acilen Emniyete bağlanarak olay yerine araç gönderilmesini sağlıyorlar. Canan Güllü “5-6 dakikada ulaştığımız evler oldu” diyerek anlatıyor bu ivedi müdahale vakalarını.

Barolar Birliği, Aile Bakanlığı, Emniyet ve Jandarma ile ortak çalışıyoruz”

Genel olarak kadına şiddet vakalarındaki sonuçsuzluktan ötürü Emniyete karşı bir güvensizlik var hepimizde. Elbette birçok kadının Emniyete gittikten sonra “kendi aranızda çözün” cevabını alarak evine dönmek zorunda kaldığını ya da çantasında uzaklaştırma kararıyla katledilmiş kadınların vakalarını biliyoruz, bu vakalar sisteme olan inancımızı düşürüyor. Ancak Canan Güllü ile konuştuğumda Acil Yardım Hattı olarak Emniyet ve Jandarma ile çok yakın çalıştıklarını ve Emniyetin hat aracılığıyla gelen her vakayla öncelikli olarak ilgilendiğini anlattı. Acil Yardım Hattı şiddet gören bir kadının evinden ayrılabilmesi için takip etmesi gereken süreçte bir aracı rolünü oynuyor diyebiliriz aslında. Örneğin bir şiddet vakasında önce Emniyeti arayarak eve ekip gönderilmesini sağlıyorlar, ardından Aile Bakanlığını arayarak o ilin müdürlüğünden bir psikoloğun Emniyetle birlikte eve gönderilmesini sağlayabiliyorlar. Bu psikolog sayesinde kadının ifade verme süreci kolaylaşabiliyor. Baro Kadın Komisyonunu arayarak ve davanın bilgilerini baro ile paylaşarak şiddet gören kadının davasına o ildeki barodan ya da bir dernekten ücretsiz avukat atanmasını sağlıyorlar. Canan Güllü’nün belirttiğine göre tüm davalarda savunmalar Türkiye’nin imzalamış olduğu İstanbul Sözleşmesi’ne dayanıyor.

Evden ayrılma süreci

Şiddet vakalarında sürecin en hassas noktalarından biri kadının şiddet gördüğü evden ayrılması. Bilhassa ekonomik özgürlüğünüz yoksa bu süreç sizin için çok daha zor olabiliyor. Bu noktada ilk ihtiyaç kadınları güvenli bir sığınağa yerleştirmek oluyor. Aile Bakanlığı ile ortak çalışarak bu süreç yönetiliyor. Kadınlar dilerlerse yalnız, dilerlerse çocuklarıyla birlikte sığınaklarda kalabiliyorlar. Fakat elbette bu konuda kadınların da çok dikkatli olması gerekiyor; çünkü sığınakların yeri gizli olmasına rağmen, bazen ifşa olma ihtimali olabiliyor ve şiddet uygulayan erkekler bu sığınakların etrafında gezinerek kadınlarla tekrardan irtibat kurmaya çalışabiliyor. Burada en önemli noktalardan birinin kadınların telefon numarası değiştirirken kendi isimleri üzerine numara almaması olduğunu söylüyor Canan Güllü. Yakınlarını ararken de telefonlarını gizlemenin bir yöntem olduğunu aktarıyor. Çünkü şiddet uygulayan erkek bu telefon numarasına eriştiğinde kadını arayabiliyor ya da telefon operatörlerine giderek kadınların adres bilgilerine erişebiliyorlar.

“Kadınların iş bulmasına yardımcı oluyoruz”

Adım adım ilerleyen bir süreçten bahsediyoruz burada. Önce güvenlik güçleri ve psikolog desteğiyle şiddet uygulayan erkekten ve şiddet uygulanan evden ayrılma süreci yaşanıyor. Bu ayrılık gerçekleştikten sonra ya sığınağa ya da güvenilir bir tanıdığın yanına yerleşiyor kadınlar. Bir yandan psikolojik destek devam ederken, bir yandan da hukuki süreç başlıyor. Tüm bunlar hattın ekip çalışması yürütmesi sayesinde oluyor ve tamamen ücretsiz bir destek. Fakat kadınların kendi ayakları üzerinde durabilmeleri için ekonomik gelire ihtiyaçları var elbette. Bu noktada da Aile İçi Şiddet Hattı ekibi özel sektörden birçok farklı firmayla anlaşmalı oldukları için, bu firmalarda iş olanağı sağlayabiliyor kadınlara. Bu arada anlaşmalı olunan bu firmalarda aynı zamanda şiddet üzerine eğitimler veriliyor. Erkek şiddetinin sınıfı yok, eğer o şirkette çalışan bir kadın şiddete uğrayıp hattı aramış ise, bu aramalar raporlanıyor ve şirketlere isimsiz olarak bildiriliyor. Böylece işverenler şiddete maruz kalmış kişinin ismini bilmeseler de, kendi firmalarında çalışan ve şiddet gören kadınların varlığından haberdar olabiliyorlar, eğitimleri bu bilginin ışığında düzenliyorlar.

Aile içi şiddete maruz kalan gençler için olasılıklar neler?

Şahsen benim en çok merak ettiğim kısım buydu; çünkü bizzat konuştuğum lise ve üniversite öğrencisi genç kadınlar var ve ekonomik olarak babalarına bağlı oldukları için hem evden ayrılamıyor, hem annelerine uygulanan şiddete tanık oluyor, hem de bazen kendileri de şiddete maruz kalıyorlar. Canan Güllü bu genç kadınların da hattı aramalarını öneriyor. Hattı arayan kadınların durumu hem Aile Bakanlığına hem de okullarındaki rehber öğretmenlere bildiriliyor; ancak korkmanıza gerek yok çünkü aramayı sizin yaptığınız gizli tutuluyor. Evden anneniz ile birlikte ayrılıp sığınağa yerleşebilir; açılacak dava sonucu babanızdan alacağınız nafaka ile ekonomik destek alabilirsiniz. Henüz lise ve üniversite yurtları ile yapılmış bir anlaşma olmadığından şu an için tek olasılık sığınak ama Canan Güllü gelecekte yurtlar ile de anlaşma yapmak istediklerini ve burs talebinde bulunacaklarını belirtti. Bu genç kadınlar için çok güvenli bir kaçış olanağı olacaktır.

Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu hattın bilinirliliğini ve kullanımı arttırmak için var gücüyle çalışıyor. Eğer şiddete uğruyor veya uğrayan birini tanıyorsanız hattı arayarak siz de destek alabilirsiniz.

(Bu yazı 02/07/2017 tarihinde T24‘de yayınlanmıştır.)

İdeal beden mi? Bir kadının kendini sevmesi devrimdir!

29/03/2017 – Aybala Arslantürk

İdeal beden mi? “Bir kadının kendini sevmesi devrimdir!”

İdeal beden nedir? İdeal beden var mıdır yoksa tamamen bir yanılgı mıdır? İdeal beden varsa nasıldır ve kim belirler? Üzerinde uzun tartışmalar yapılabilecek ideal beden dosyasını aktivist görüşleri ile açmak istedik.

 

Berrak-Tuna-610x410
Berrak Tuna, feminist aktivist.

Yazılarını blogundan takip edebileceğiniz Berrak Tuna “‘İdeal’ elbette ki var fakat bu bir yanılgı, yanılgı olması maalesef gerçek olmasına engel değil” diyor.

 

“İdeal beden algısı kendim de dahil olmak üzere bu konuyla ilgilenenler tarafından görmezden gelinmeye çalışılsa da maalesef hala var. Fakat bu ideal beden, tek tip değil. Farklı ülkelerde, farklı kültürlerde birbirinden ayrışıyor bu bedenler. Yüzde 90’ının ortak özelliği ise, ince yapılı ve çoğunlukla beyaz olmaları. Siyahi toplumlarda ve Asya toplumlarında, cilt rengi olabilecek en açık renk, özellikle yüz vücut hatları batılı standartlara en yakın olanlar güzel bulunuyor. Bu “ideal” nedeniyle çok tehlikeli olduğu halde kullanılan kimyasal maddeler, cilt rengi açma işlemleriyle ünlüler zaten. Asya’da ‘batılı’ görünmek için çekik gözlerinden memnun olmayanlara yönelik sağlanan çift göz kapağı ameliyatı da bu konuya uygun bir örnek.

Bu önümüzdeki genel gerçek.

Bu gerçeği kabul etmeden, beden olumlama hareketini destekleyemeyiz. Ortada toplumsal olarak kabul edilen bir ideal olmasaydı, bu idealleri yıkmaya da çalışıyor olmazdık.

Bu ideallerin en büyük yaratıcısı ve destekleyicisi tabii ki ataerkil toplum, tüketim kültürü ve kapitalizm. Özellikle kadınların alım güçlerinin artmasıyla, dış görünüşe ve bedene verilen kozmetik değer artıyor, endüstri gelişiyor. Zira bu ideal aslında satın alınabilen bir şey. Cilt tonundan, renk eşitsizliğinden sivilcelere, vücudunuzdaki kıl ve tüy yoğunluğuna, aşırı zayıflıktan, şişmanlığa; diyet ve güzellik sektöründe, cinsiyetiniz fark etmeksizin, satın alıp kendinizi bu “ideal”e yaklaştırabilmeniz için her şey mevcut. İşin sıkıntılı tarafı, size “ideal olmak ister misiniz?” diye sorulmuyor. Siz zaten farkında olmadan toplumda var olabilmek, zorbalığa maruz kalmamak, başkalarından ayrıştırılmamak ve en üzücüsü de onaylanmak, bu ideale yaklaşmak için tüm paranızı, enerjinizi harcıyorsunuz. Zira medyada nereye baksanız o “aslında olmanız gereken” ideal bedenler var.

Bu “ideal” elbette ki var fakat bu bir yanılgı, yanılgı olması maalesef gerçek olmasına engel değil. Savaşması zor olan ise, bu idealin sürekli şekil değiştirmesi. Doksanlarda “heroin chic” adıyla moda olan ince ve soluk görünüş, yerini “beach body”’e bıraktı. Bronz, popolu fakat gıdıksız ve düz karınlı olmak şimdilerde çok önemli. İnsanları yıllarca diyet kültürüyle beslenme bozukluklarına ve psikolojik hastalıklara sürükleyen bu ince beden ideali, şimdilerde sağlıklı beslenme adı altında aksiyona devam ediyor. Sağlıklı beslenmiyorsanız, ana akım medya tarafından desteklenen bu beslenme ve egzersiz programlarına dahil değilseniz (ki bu beslenme ve egzersiz programları ne derece sağlıklı, herkes için uygun mu o da tartışma konusu) sağlıksız ve sorumsuz ilan edilebiliyorsunuz. Artık ölçümleriniz ne olursa olsun obez sayılıyorsunuz. Obez, şişman, kilolu demek yerine sağlıksız deniyor. Politik doğruculuk gibi yani, aslında altta yatan anlam aynı: Şişman ve çirkinsin.

Bu ideal beden baskısı otonomiyi elinizden alır. Sürekli değişmesiyle kafanızı karıştırır. Bir süre sonra kendinizden, özellikle toplum ve toplumun tükettiği medya tarafından bedeninizde “problemli” ilan edilen yerlerinizden başka bir şey düşünemez olursunuz. Durmadan size ne yapmanız gerektiğini, nasıl yaşamanız gerektiğini, neye önem vermeniz gerektiğini dikte eder. Motivasyona ihtiyacınız olduğunu düşünmenizi sağlar, “güç içinizde, isterseniz siz de böyle olabilirsiniz” der, hiç aklınızda yokken kendinizi başkalarıyla kıyaslamanızı sağlar. Beden ve dış görünüşe verilen bu sahte değer ve önem, kişiyi biblolaştırıp sistematik bir şekilde vasıfsızlaştırmaya sebep olur. Bir bakarsınız görünüşünüzden daha önemli bir şey kalmamış, sesiniz, işiniz, düşündükleriniz, fikirleriniz geri plana atılmış.

İşte bu yüzden amacımız idealleri yıkmak değil, bu ideallere verilen önemi azaltmak, gücümüzü elimize almak olmalı”.

Berrak instagram hesabından yaptığı paylaşımlarla Beden Olumlama Hareketi’ne göz kırpıyor.

Dilâra-Gürcü-300x300
Dilâra Gürcü, feminist yazar.

Uzun yıllardır feminist hareket içinde aktif yer alan Dilâra’nın yazılarını T24 haber sitesinden takip edebilirsiniz.

Bu benim hem bir kadın olarak hem de feminist olarak çok uzun süredir sorguladığım bir konu. Dönemsel ve kültürel olarak kadın bedenine atfedilen ideal bir güzellik algısı olduğunu düşünüyorum. Bu coğrafyadan coğrafyaya, dönemden döneme değişiyor. Örneğin şu an Batı’da “balık etli” tabiriyle tanımlanan kadın bedeni, rönesans Avrupası için oldukça zayıf kalıyor ve arzu nesnesi olarak algılanmıyordu. Ya da bazı coğrafyalarda geniş kalçalı kadınlar bir cinsellik simgesiyken, bazılarında ise genel standartlara göre “kilolu” olarak algılanıyorlar. Kilo dışında ten rengi, saç rengi, vücut kıllarının nerede olması ve olmaması gerektiği gibi belirleyici faktörler var.

Aslında oldukça öznel olan “güzellik” algısı nasıl bu kadar objektif temeller üzerinde şekilleniyor sorusuna verebileceğim tek bir cevap var sanırım: O da toplumdaki normlar doğrultusunda oluşan ve yaygınlaşan kültür. Objeleştirilen kadın bedeni ve kadının mütemâdîyen erkeğe görsel haz oluşturma tahakkümü ile kadınlar her zaman daha estetik varlıklar olmalılar algısı oluşuyor. Bunda elbette heteronormativitenin ve evrimsel olarak üreme refleksinin etkisi büyük. Bu algı da medya ve moda sektörü sayesinde yaygınlaşıyor. Televizyona erişimi olmayan bazı ülkelerde televizyonun yaygınlaşmasından sonra, öncesi ve sonrası olarak bilhassa kız çocukları üzerinde yapılan araştırmalar medyanın bu konudaki etkisini kanıtlıyor. Medyada dayatılan algı ile yeme bozukluğu geliştiren, bedenleri ile barışamayan kız çocuklarının sayısı artıyor.

“İdeal beden” dediğimiz zaman, çok dallı budaklı, birçok etken ile oluşan ve bozulabilen bir algıdan bahsediyoruz. Benim şahsi görüşüm bunun bir yanılsama olduğu üzerine, ancak bunun bir yanılsama olması, gerçekliğini ve bir tahakküm biçimi olduğunu değiştirmiyor.

Selime-Büyükgöze
Selime Büyükgöze, feminist.

Büyükgöze’yi  ‘Her adımımızda feminist mücadeleye, feminist söze ihtiyacımız var’ şiarıyla yola çıktığı Çatlak Zeminde’deki yazılarından takip edebilirsiniz.

İdeal beden denildiğinde akla gelen, erkek egemen sistemin dayattığı güzellik algısı ile örtüşüyor ve kadınların bedeninin nasıl olması gerektiği erkekler tarafından tarif ediliyor. Bu beden ince, narin, her daim güzel. Kırışıksız, selülitsiz, yağsız, kılsız yani neredeyse hiçbir kadının sahip olmadığı ama sahip olmak için her daim çaba göstermesi gereken bir beden. Ulaşılamayan bu ideallikten geriye kadınlara utanç ve kendini sevmeme kalıyor. Kadınlara dayatılan ideal beden tartışıldığında daha az akla gelen ise bu bedenin aynı zamanda hareketsiz olması. “Oturmasını kalkmasını bilmesi gereken” kadın bedeni koşmamalı, atlamamalı, zıplamamalı. Hatta sokaklarda başı boş yürümemeli.

İdeal beden nasıl gerçekten ideal olur diye düşünmem gerektiğinde her kadının kendi bedenini sevdiği, dilediğince atlayıp zıpladığı bir ideallik tahayyül ediyorum.

8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü’nden bir döviz özetliyor: Bir kadının kendini sevmesi devrimdir!

(Aybala Arslantürk’ün gerçekleştirdiği bu röportaj 29/03/2017 tarihinde Sivil Sayfalar‘da yayınlanmıştır.)

Taksim’de 40 bin kadın; 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü’nü düzenleyen kadınlar anlatıyor

17/03/2017

15 yıldır düzenleniyor 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü. Ancak bu sene öncekilerden çok daha fazla kadın yürüdü Taksim İstiklal Caddesi’nde. Türkiye tarihinde bir ilk olmasının yanı sıra, uluslararası medyada da oldukça konuşuldu o gece ve 40.000 kadının İstiklal’i doldurduğu o gecenin fotoğrafları. Bu kadar kadının OHAL’e rağmen nasıl organize olduğunu merak ederek 15. Feminist Gece Yürüyüşü Hazırlık Grubu ile irtibata geçtim ve yürüyüşü anlattılar…

– 15 yıldır düzenliyorsunuz İstanbul’daki feminist gece yürüyüşünü, bu yılki yürüyüşün arkasında nasıl bir organizasyon vardı? Nasıl bir emek harcadınız anlatabilir misiniz?

Feminist Gece Yürüyüşünün örgütlenmesi gönüllülük üzerine kurulu. Yürüyüşten bir ay önce feminist e-posta grupları üzerinden yaptığımız çağrılarla, yürüyüşü birlikte örgütlemek isteyen feminist kadınlarla bir araya geliyoruz. Sonra her hafta Taksim’deki Feminist Mekân’da buluşuyoruz. Farklı komisyonlar oluşturup görev dağılımını sağlıyoruz.

En hummalı çalışma, eylemin yapılacağı günün birkaç gün öncesinde ve 8 Mart’ta, Feminist Mekan’da oluyor. Çok sayıda kadın bildiri dağıtıyor, pankart yazıyor, döviz hazırlıyor, slogan alıştırmaları yapılıyor. Yürüyüş için de ayrıca görev dağılımı yapılıyor, mesela ana pankart ve foto-blokları kimler taşıyacak, slogancılar kimler olacak, basın açıklamasını kim okuyacak gibi. İlk toplantı çağrısıdan yürüyüş sonunda okunan basın açıklamasına kadarki aşamalar, hepsi feminist mücadeleye ve dayanışmaya dâhil. Aslında bizim için kutlama, küçük mutfağımızda demlenen çay ile birlikte edilen sohbetlerle başlıyor ve gün boyu sürüyor.

– Yürüyüş 15 yıldır sadece trans ve natrans kadınlara açık, bunun sebebini nedir?

Eylem, natrans (cis-gender) erkeklere kapalı. Bunun başlıca sebebi, kadınların ve transların sadece kendilerine ait, patriyarkadan azade bir fiziki ve söylemsel mecra yaratmanın gerekliliğine duyduğumuz inanç. Nasıl ki feminizmin öznesinin kadınlar olduğu savunuyorsak, patriyarkanın öznesinin de erkekler olduğunu savunuyoruz. Kadınların patriyarkal sistem nedeniyle maruz kaldıkları binbir çeşit ezilme biçimi, bizlere kadın dayanışmasının kurtuluşumuz olduğunu gösteriyor. Politikamızı da bu doğrultuda yani erkeklerden, devletten ve sermayeden bağımsız oluşturuyoruz.

Bu aynı zamanda politik bir mesaj da: Tüm farklılıklarımıza rağmen, kadınları kolektif bir politik özne olarak konumlandırmak, kadınlık hâlini de yaşam bilgimizi ve politikamızı dayandırdığımız öncelikli ve meşru kaynak olarak öne çıkarmak. Bu pratiğin işe yaradığına bu seneki Feminist Gece Yürüyüşünde bir kez daha tanık olduk. Hepimiz yürüyüşten güçlenmiş, umutlanmış, neşelenmiş ayrıldık. Birbirlerini tanımayan kadınlar benzer deneyimlerden bahsetti, bu yürüyüşün onlara ne kadar iyi geldiği, meğer ne çok ihtiyaçları olduğu gibi.

– Her yıl kalabalık oluyordu ancak bu yıl 40.000 kadının katıldığını öğrendik. OHAL’e rağmen bu kalabalığı bekliyor muydunuz? Sizce bu sene daha kalabalık olmasının sebebi neydi? Türkiye’de artan feminist bilinç ya da siyasi iktidarın kadın politikalarını her geçen gün daha da sıkılaştırması diyebilir miyiz?

Geçen senelere göre daha kalabalık olmasını umuyorduk; fakat yürüyüşteki kalabalık hayal gücümüzün de sınırlarını aştı. Böylesine bunaltıcı ve baskıcı bir ortamda, hem de OHAL zamanı, bunca inatçı, güler yüzlü, yaratıcı kadın ve trans bir araya geldi ya, daha ne olsun?

Bu aşırı artışın en büyük sebeplerinden biri, AKP iktidarının kadınların hayatlarına, bedenlerine ve emeklerine yönelttiği tehdit ve kısıtlamaların giderek artması ve yaygınlaşması, hatta artık bunun bir saldırı hâlini alması. Yani hükümetin muhafazakâr aile, sosyal ve istihdam politikalarına temelden yöneltilen bir başkaldırı. Mevcut düzen giderek daha az kadını ikna eder hâle geldi. Başka bir deyişle, giderek daha çok kadın “Böyle gelmiş, böyle gitmez; kol kırılır, yen içinde kalmaz!” diyor.

Tam da bu noktada dikkat çekmek gerekir ki, erkek muhalefetin yapamadığını feministler yaptı. 40 bin kadın kazanımlarından ve mücadelelerinden geri dönüşün mümkün olmadığını ilan etti ve sokaklara döküldü.

– Bu yıl gece yürüyüşü İstanbul dışında başka hangi illerde oldu? 2 yıl önceki yürüyüşte polis saldırısı olmuştu İstanbul’da, bu yıl da İzmir, Ankara ve Antalya’da oldu. Bu baskının sebebi sizce ne?

Bu yıl İstanbul dışında Ankara, İzmir, Antalya ve Mersin’de Feminist Gece Yürüyüşü yapıldı. Polis şiddeti dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de muhalif grupları bastırmak ve sessizleştirmek için bir devlet politikası olarak kullanılıyor. Aslında şiddeti, iktidar sahiplerinin barışçıl yollardan toplumsal mutabakat sağlayamadığı durumlarda başvurduğu bir yöntem olarak kavradığımızda parçalar yerine oturuyor. İktidar sahiplerinin, eşitlik, özgürlük ve sürekli barış isteyen kadınların dirençlerini ve iradelerini kırmak için şiddete başvurduklarını düşünmek için yeterli sebep var aslında. Neoliberal politikalara eşlik eden kültürel muhafazakârlaşmaya rağmen kadınları evlerinde kalmaya, çocuk doğurmaya, aile içi yaşlı ve hasta bakımını üstlenmeye, çocuklarının cefakâr anneleri, kocalarının fedakâr eşleri olmaya ikna edemiyorlar.

– Türkiye’de kadınlar aktif olarak referandumda “Hayır” kampanyası yürütüyorlar. Yürüyüşte de bolca “Hayır” pankartı gördük. Kadınlar neden hayır diyor ya da demeli?

Hayır diyen kadınlar, siyasi iktidarın tekelleşmesinden, yani bir diktatörlük rejimi olmasından endişe duydukları için “hayır” diyorlar. Politika üretme süreçlerinden dışlandıkları, taleplerinin duyulmadığı, kazanımlarının tırpalandığı, kurdukları örgütlerin yerlerini hükümete yakın muhafazakâr kadın STK’larının doldurduğu bir dönemde, daha fazla alan kaybetmek istemiyorlar. Referandum aslında AKP politikalarına “evet” demek iken, kadınlar AKP’nin hayatlarına yaptıkları müdahalelere karşı çıkıyor, kazanımlarından ödün vermeyeceklerini ilan ediyorlar ‘’hayır’’ diyerek. Bu sebeple söylediğiniz gibi, yürüyüşte de ‘Hayır’ çok görünürdü.

Fakat kadınların ve transların gündemi, talepleri ve öncelikleri, ‘Hayır’ı kapsar ancak bunu aşar. Referandum sonucuyla bitmeyen, Türkiye gündemini her dönem meşgul eden iktidar savaşlarını aşan taleplerimiz var. Çünkü kadınlar her koşulda patriyarka ile mücadele etmek zorunda kalıyorlar. AKP döneminin bu noktada farkını kadınlara doğrudan saldıran bir hükümet olması. Kürtaj başta olmak üzere haklarımıza göz diken ve bu saldırıları “makbul” kadınlık tanımı yaparak uygulayan, böylelikle de erkeklerin kadınlar üzerinde kurdukları egemenliği bir defa daha onaylayarak teşvik eden bir hükümet ile karşı karşıyayız.

– Feminist yürüyüşlere katılan ve adeta bir terapi gibi gören biri olarak sormak istiyorum bu soruyu, o gece sizler için nasıl geçti? Neler hissettiniz?

OHAL’e rağmen, hayatlarımıza düşen bombaların hepimizde yarattığı korkuya rağmen, başka herhangi bir kitlesel eylemliliğin olamadığı bir dönemde on binlerce kadın bir araya geldik. En önemlisi ise sokağa çıkmış, bir defa isyan etmiş kadınları bir daha geri döndürmenin imkânsız olduğunu göstermiş olduk. Bireysel ve kolektif hafızamızda hep diri tutacağımız, tarihe kayıt düşeceğimiz bir gece oldu. Kadınların ve transların kendi imkânlarıyla birlikte düzenledikleri bağımsız bir eylemin ne denli ses getirebileceğini, hepimize ne kadar çok moral ve umut olduğunu görmek, örgütlendiğimizde ne kadar güçlendiğimizi, birlikte olmayı ne kadar çok sevdiğimizi hatırlattı bize.  

Yaşasın feminist mücadelemiz! Yaşasın Kadın Dayanışmamız! Yaşasın 8 Mart!

(Bu yazı 17/03/2017 tarihinde T24‘de yayınlanmıştır.)

Kadınların darağacına çıkma hakkı varsa, kürsüye çıkma hakkı da olmalı!

08/03/2017

Olympe de Gouge

“Kadınların darağacına çıkma hakkı varsa, kürsüye çıkma hakkı da olmalı.” Bu cümle, Olympe de Gouges’un 1791 yılında yayınladığı Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin 10. maddesi olarak yer alıyordu. Olympe de Gouges bu bildirgeyi Fransız Devrimi’nden sonra yazılan Erkek ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ne feminist bir eleştiri olarak kaleme almıştı. Devrim gelmişti gelmesine; ama sadece erkeklere gelmişti ve muhtemelen dönemin en radikal, militan ve politik feministi olan Olympe de Gouges’un bu konu hakkında söyleyeceği çok fazla şey vardı, hem de hayatı pahasına!

arihi erkeklerin yazdığını ve kendi çıkarlarına göre “yeniden” yazdığını bir kez daha anladım Olympe de Gouge’un mücadele dolu hayatını araştırırken. Fransız Devrimi deyince aklımıza gelen sembolik görsellerden biri de Delacroix’ın o meşhur “Halka Yol Gösteren Özgürlük” tablosudur hani, Marianne’in elbisesi aşağı kaymış, elinde Fransa bayrağı, arkasında halk, koştuğu. Hani şu Türkiye’de eğitim kitaplarından kaldırılan tablo. Oysa özgürlük derken kadının özgürlüğünü de temsil etmesi gereken Fransız Devrimi, o dönem sivrilen kadınlar için pek de devrim vaat etmemiş.

1748 yılında Güney Fransa’da doğmuş Marie Gouze. Burjuva bir aileden gelmese de annesinin çok güzel bir kadın olduğu için Kraliyet ailesinden biriyle beraber olduğu ve aslında Marie Gouze’un “gayri-meşru” bir çocuk olduğu söylentileri varmış; fakat Marie Gouze öyle iş bilir bir kadınmış ki, bu söylentileri burjuva entelektüellerle bağlantı kurabilmek için uydurduğunu söyleyenler var. 17 yaşında kendinden 30 yaş büyük bir erkekle evlendirilmiş. Hamile kalıp çocuk doğurduktan sonra, eşi hayatını kaybetmiş. Bunu fırsat bilen Marie, çocuğunu kasabasında bırakıp Paris’e yola çıkmış, oyun yazarlığı hayalini kovalamaya. O dönemde kadınlar eşlerinin izni olmadan herhangi bir yayın yayınlayamadıkları için, bir daha evlenmemeye ant içmiş. Fakat yine o dönemlerde kadınlar iyi eğitim alamadıkları için dilbilgisi çok zayıfmış; hatta bazı kaynaklar okuma yazma dahi bilmediğini, kendisinin dikte ederek oyunlarını başkalarına yazdırdığını söylüyorlar. Üstüne oyun yazarlığı bir kadın mesleği olmadığından, yazdığı oyunlar sürekli reddedilmiş.

Bir kadın dilerse kendini bile yeniden doğurabilir ya, Marie Gouze de öyle yapmış ve annesinin evlenmeden önceki soyadını kendi adı yapmış, olmuş size bir Olympe de Gouges. Evlilik dışı bir aşkın çocuğu, sofistike bir adla ve bekâr bir kadın olarak tekrar girmiş entelektüel dünyaya. Hırslı bir kadın olan Gouges, asla güvende olmadığının da çok iyi farkındaymış. Bu nedenle bir değil birçok farklı erkekle “yasak aşk” yaşayarak ekonomik geçimini sağlamış. Evliliği “aşkın ve güvenin mezarı” olarak tanımlayan bu kadın, hayatı boyunca bir daha asla evlenmemiş; hem cinsel özgürlüğünü doyasıya yaşamış hem de üretmeye devam etmiş. Oyunlar, romanlar, politik metinler, propaganda afişleri yazmış. En çok sesi 1784’de yazdığı, ancak kölelik karşıtlığını konu aldığı için 15 yıl boyunca sahne almayan, “Zamorze ve Mirza” oyunu getirmiş.

Devrim öncesi politik ve entelektüel mecraların içine iyice giren Olympe de Gouges, devrimin öncüsü, burjuva kesimin sesi Jirordenlerden yanaymış. Devrim öncesi birçok politik metin üretmiş.

1788’de devrimci idollerine göndermek için sosyal reformlar yazmış. Bu reformlar zamanına gore o kadar ileri görüşlü ki şu an hepsi Fransa’da uygulanıyor. Örneğin Fransa’da ancak 1900’lü yıllarda uygulanmaya başlayan dar gelirli kişilere ve ailelere verilen düşük ücretli konutlar (Foyer Normands/HLM) önerilerinden bir tanesi. 1800’lü yılların sonlarında tanınan annelik/doğum haklarını, hatta 2. Fransız Devrimi’nden sonra uygulanmaya başlanan, işsizler için ulusal ve ücretsiz atölyeleri de o önermiş. Önerilerinden sadece kadınların boşanma hakkı önerisi ve vatandaşların gönüllü olarak vergi ödemesi önerileri devrimle eş zamanlı olarak uygulanmaya başlanmış.

Devrimin gelişini heyecanla bekleyen Olmype de Gouges, devrim gerçekleştikten sonra büyük bir hayal kırıklığına uğramış. Başta da demiştim ya, devrim sadece erkeklere gelmiş. İşte tam bu dönemde Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ni yayınlamış Gouges; fakat bildirisi dikkate alınmamış. Bu bildiriden 6 ay sonra Pauline Léon önderliğinde 319 kadının imzasıyla kadınlar Ulusal Meclise giderek kadınlar için her alanda eşit hakları talep etmişler. Bu haklar da reddedilmiş. Devrimde beraber mücadele ettikleri erkek yoldaşları tarafından haksızlığa uğrayan her kadın gibi Olympe de Gouges de gittikçe sinirlenmiş ve radikalleşmiş. Metinlerini daha da sivrileştirmiş:

“Kadınlar uyanın, tüm dünyada tehlike çanları çalıyor, haklarınızı keşfedin. Kuvvetli krallık artık ön yargılar, fanatiklik, batıl inançlar ve yalanlarla çevrili değil. Gerçeğin ateşi, yağmalayıcılığın ve ahmaklığın bulutları arasından yükseliyor. Köle olmuş erkekler güçlerine güç kattılar ve sizi köleleştirerek kendi zincirlerini kırıyorlar. Özgürleşince yoldaşlarına adaletsizleştiler. Ah kadınlar, kadınlar! Kör olmaktan ne zaman vazgeçeceksiniz? Bu Devrim size ne kazandırdı?”

Jakobenler ve Jirordenler arasındaki gerginlik artarken, Olympe de Gouges Jokebenlerin aleyhine uyarı metinleri de yayınlamaya başlamış. 1973 yılında halkın gizli oy kullandığı, demokratik bir seçimle liderlerin seçilmesi gerektiğini deklare ettiği ve Jakobenlerin lideri Roberspierre’i eleştirdiği metnini yazmış ve bu metin onun ölüm fermanı olmuş. Bu metnin bildirilerini dağıtırken tutuklanan  Gouges, o dönemde zorunlu olsa da, avukat hakkı tanınmadan, halkın egemenliğine saldırıdan yargılanmış ve giyotinle idam edilmiş.

İdamından sonra halka yayımlanan raporda şunlar yazıyormuş:

“Olympe de Gouges, geniş bir hayal gücüne sahip bir kadın olarak doğdu ve bu deliliği yüzünden doğasına aykırı hareket etti. O bir devlet adamı olmak istiyordu. Fransa’yı bölmek isteyen bazı kalleş insanların projelerine ortak oldu. Kanun bu komplocu kadını kendi cinsiyetine ait olan iffeti unuttuğu için cezalandırdı.”

Olymp de Gouges idamından önce yayınladığı bildirisinde ise şunları yazmıştı:

“Beni düşünün ve kadınlar adına verdiğim mücadeleyi hatırlayın! Eminim ki bir gün kazanacağız!”

© Éric Feferberg / AFP
© Éric Feferberg / AFP
 O bunları dedikten tam tamına 223 yıl sonra, Fransız Devrimiyle kurulan Fransa Ulusal Meclisi’ne büstü konuldu. Aslında daha önce konulacakmış ama heykeltraşlar 223 yıl önce giyotinle kesilen başının büstünü yetiştirememişler; ironik değil mi? Daha da ironik olan, Olympe de Gouges’un büstünün Fransa Ulusal Meclisi’ndeki ilk kadın büstü olması. Feministlerin intikamı, yüzlerce yıl beklese de alınıyor işte!

Bu 8 Mart’ta, yoldaşlarıyla birlikte getirdiği devriminin haklarından, neden sadece kadın olduğu için mahrum kaldığını sorgulayan ve sırf bu sebeple idam edilen Olympe de Gouges’u anmak istedim. Sevgili kadınlar, tarih de gösteriyor ki bir takım devrimler gerçekleşince, bizler de bu sayede özgürleşmeyeceğiz. Biz zaten özgür olmalıyız. Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin baz aldığı felsefe gibi; eşitlik bahşedilecek bir şey değildir; doğal olandır ve tanınmalıdır. Emin olun, bir gün kazanacağız!

(Bana Olympe de Gouges’un hayatını araştırmamı öneren Yrd. Doç. Dr. Selda Tuncer’e feminist sevgilerimle.)

(Bu yazı 08/03/2017 tarihinde T24‘de yayınlanmıştır.)

Fransa’da kürtaj hakkı tehlikeye mi giriyor?

17/01/2017

17 Ocak günü Fransa’da kadınlara kürtaj hakkını yasallaştıran Veil yasasının 41. yıldönümüydü. Bu hak Fransa’daki feministlerin verdikleri emekler sayesinde kazanılmıştı. Özellikle 1940’larda kürtaj olan kadınların idam cezası aldıklarını göz önünde bulunduracak olursak, gerçekten uzun ve zorlu bir direnişten bahsediyoruz. Son idam cezası 1942’de gerçekleşmiş olsa da kürtaj 1970’lere kadar yasal değildi. Avrupa’da ilerlemekte olan feminist akım öncelikle oy verme hakkına odaklandı ve sonrasında kadınların üreme haklarıyla ilgilenmeye başladı. Önce aile planlaması yasalarla koruma altına alındı, Fransa’da doğum kontrol klinikleri açıldı ve 1967’de doğum kontrol yöntemleri yasallaştı. Evet, o yıla kadar doğum kontrol yöntemleri yasal değildi!

İlerleyen akımla birlikte 1971 yılında Fransa’da tanınan 343 kadın kürtaj olduklarını itiraf eden ve yargılanmayı talep eden bir manifestoyu imzaladılar. Manifestonun metni Simone de Beauvoir tarafından yazılmıştı ve şu paragrafla başlıyordu:

“Fransa’da her sene bir milyon kadın kürtaj oluyor. Bunu gizli ve tehlikeli koşullar altında olmak zorunda kalıyorlar ve oysaki tıbbi müdahale ile yapıldığı zaman bu operasyon gerçekten basit bir operasyon. Milyonlarca kadını sessizleştiriyoruz. Ben de onlardan bir tanesi olduğunu açıklıyorum. Ben de kürtaj oldum. Ücretsiz doğum kontrol yöntemlerine erişim istediğimiz gibi, özgürce kürtaj olma hakkını da istiyoruz.”

Bu manifesto Le Nouvel Observatoire gazetesinde yayınlandı ve sonrasında “343 sürtüğün manifestosu” olarak anıldı. Bunun sebebiyse Charlie Hebdo katliamında öldürülen karikatürist Cabu’nun bu manifestodan sonra çizdiği ve Charlie Hebdo’nun kapağında yayınlanan karikatürüydü. Bu karikatürde şu soruyu sormuştu: “Kürtaj manifestosunu imzalayan 343 sürtüğü kim hamile bıraktı?”

2 yıl sonra, 1973’de Fransa’da 331 doktor kürtaj hakkını ve kadınların kendi üreme hakları konusunda kendilerinin karar vermesi gerektiğini savunduklarını belirten bir bildiri imzaladılar. Kamuoyu desteğinin de artmasıyla birlikte 1974 yılında kürtaj 10 haftaya kadar yasallaştı. Bu daha sonrasında 12 haftaya çıkarıldı ve 1982’den beri de kürtaj operasyonu sosyal sigorta tarafından ödeniyor.

Fransa’da feministlerin kürtaj hakkı için verdikleri bu mücadelenin neredeyse yarım yüzyıl sonrasında, kürtaj hakkı Mayıs ayında gerçekleşecek Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle tehlikeye girebilir. Muhafazakâr kesim kürtaj karşıtı kampanyaları arttırmış durumda. Her ne kadar şu anki parlamento kürtaj karşıtı internet sitelerine erişimi yasaklamış olsa da, bu yasak  muhafazakârlar tarafından ifade özgürlüğüne aykırı bulunduğu için oldukça eleştiri aldı. Cumhurbaşkanı adayları ise konu hakkında duruşlarını konumlandırıyorlar. Cumhuriyetçilerin resmi adayı François Fillon, kürtajın dini görüşlerine aykırı olduğunu, bu nedenle de kürtaja karşı olduğunu; ancak artık yasallaştığı için bu hakkın yasallığını koruyacağını açıkladı. Aşırı sağ parti Ulusal Cephe’nin resmi adayı Marine le Pen ise kürtajın sosyal sigorta tarafından ödenmesine karşı olduğunu ve bunu değiştirmek istediğini dile getirdi.

Kürtaj karşıtı kampanyalar arttıkça ve Cumhurbaşkanı adayları konu hakkında kendilerini konumlandırmaya başladıkça, Fransa’da kazanılmış olan kürtaj hakları kaybedilecek mi kaygısı başladı. Bu nedenle kürtajı yasallaştıran Veil yasasının yıldönümünde, Paris’te geceleri korsan eylemler düzenleyen INSOMNIA bir eylem gerçekleştirdi. Paris sokaklarında gezerek trafik lambalarının altlarına astıkları elbise askılarına afişler yerleştirdiler. Bu afişlerden bazılarında şunlar yazıyordu:

  • IVG: non au retour du cintre en mai 2017 ! (Kürtaj: Mayıs 2017’de elbise askılarının geri dönmesini istemiyoruz!)
  • Avortement sans médecin: plus jamais ! (Doktorsuz kürtaj: bir daha asla!)
  • IVG remboursé en 2017 : un droit non négociable ! (2017’de sosyal güvence olan kürtaj pazarlık yapılabilecek bir hak değildir!)

Elbise askılarını kullanma sebepleri, güvenli kürtaja erişimi olmayan kadınların kullandıkları yöntemleri hatırlatmaktı. INSOMNIA aynı zamanda bilinçli olarak Le Figaro gazetesinin önüne de afişlerini bıraktı. Bunun sebebiyse sağ politikaları savunan Le Figaro’nun yakın zamanda kürtaj karşıtı propagandaları içeren reklamlara gazetede yer vermesiydi.

INSOMNIA basın bülteninde Fransa’da kazanılmış olan kürtaj hakları üzerinde pazarlık edilemeyeceğini ve politikacıların kadınların bedenleri üzerinde karar alma hakkı olmadığını açıkladı. Kürtajın sosyal sigorta tarafından karşılanması gerektiğini belirten INSOMNIA aynı zamanda da Avrupa Birliği’nde de kürtaj hakkının genel geçer yasal bir hak olarak tanımlanmasını talep etti.

“Politik, ekonomik veya dini bir krizin, kadın haklarına şüphe düşürebileceğini asla unutmayın. Bu haklar asla yerleşikleşmeyecek. Bu nedenle tüm hayatınız boyunca tetikte olmalısınız.” Simone de Beauvoir.


Eylem fotoğrafları Pauline Makoveitchoux tarafından çekilmiştir.

(Bu yazı 05/02/2017 tarihinde T24‘de yayınlanmıştır.)

Türkiye’de Ateist mücadele yürütmek!

Laikliği savunanların gözaltına alındığı günümüz Türkiye’sinin hâli malum. Bizzat bu dönemde bilime, sanata, mantığa sarılmamız gerektiğinden mütevellit, iyice inançsızlık ve ifade özgürlüğü mecralarına odaklandım son zamanlarda. Bu alanda aktif bir mücadele gösteren örgütlenmelerden biri de 2014 yılında kurulan Ateizm Derneği. Yaklaşık iki yıldır başkanının bir kadın olduğunu öğrenir öğrenmez Zehra Pala ile iletişim kurdum. Ateizm Derneği neler yapar, Türkiye’de ateist olmak ne demektir, Ateizm ve feminizmin ilişkisi üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik kendisiyle.

 

 Zehra Pala
Zehra Pala

 

Hangi alanlarda faaliyet gösteriyorsunuz?

Daha çok huhuki alanlarda faaliyet gösteriyoruz. Bize başvuru yapmaktan, destek almaktan çekinmeyen kişilere elbette. İnançsızlığından dolayı haksızlığa uğramış, hakaret etmediği hâlde 216/1 ve 216/3’ün gazabına uğramış kişilere hukuki destek veriyoruz. Bunların haricinde ateizm, ateistler ve/veya non-teistler hakkında yayılmış olan bilgi(!) kirliliğini de temizlemeye çalışıyoruz.

“Destek almaktan çekinmeyen kişiler” derken? Hukuki olarak destek almaktan çekinen kişiler de oluyor mu?

Evet, maalesef. Bu kişiler ya dava açıp “mimlenmek” istemiyor ve susmayı tercih ediyorlar ya da dava açmak istiyor; ama başlarına “bela” almak istemedikleri için Ateizm Derneği ile yola çıkmak istemiyorlar.

Kurulduğunuzdan bu yana birçok saldırıya maruz kaldığınızı biliyorum. Saldırılara karşı hukuki işlem başlatıyor musunuz?

Açtığımız 10 kadar davamız var. Çağrı merkezimizi arayıp hakaret ve tehdit edenler, toplantılarımıza gelip huzursuzluk çıkarmaya çalışanlar oldu. Bu kişilere dava açtık, davalarımız hâlâ sürüyor. Üyelerimizden bir öğretmen okulda ateist olduğu için darp edildi. Dava açtık ve kazandık. Şeriat Derneği başkanı bir video çekiminde derneğimizi, ateistleri ve özellikle derneğimizin eski başkanı Tolga İnci’yi hedef göstererek tehdit etti. O davayı da kazandık. Sosyal medya üzerinden yapılan paylaşımlardan dava açılan kişiler var. Herhangi bir dine hakaret içermeyen, ifade özgürlüğü kapsamına giren başvuruları dikkate alıyoruz.  Bir din adamı ateistler için “Onların babaları şeytandır! Şeytan bile onlardan daha temizdir, hiç değilse Allah’a inanır” gibi bir cümle kurmuştu. Dava açtık ve dava düştü. “Din adamı olduğu için Kuran’dan örneklerle bu tarz açıklamalarda bulunabilir” benzeri bir açıklama gelmişti mahkemeden. Laik bir ülkede sanki şeriat ülkesindeymişiz gibi bir cevap… Hem de mahkemeden!

“Allah yok, din yok dediğimizde dahi suçlanıyoruz. Biz kendimizi nasıl ifade edeceğiz? İnanmıyoruz, ateistiz!”

Bazı inanlar için ateizm bir hakaret olarak algılanıyor. Bu konudaki görüşünüz nedir?

Kuruluş amaçlarımızdan biri de bu. Ön yargılar kırıldığı sürece, insanlar bilinçlenecek. Eski başkanımız Tolga İnci bir televizyon programında “Sanki Allah var da biz inanmıyormuşuz gibi” demişti. Baya tepki topladı. Biz de bu sözü kullanmaya başladık. Bir üyemiz sosyal medya hesaplarında “Allah var da biz mi inanmadık?” diye bir görsel paylaşmıştı. Ona dava açıldı. Ortada hakaret ya da aşağılama yok mesela; ama bu dahi dava açma konusu olabiliyor. CNN Türk’te ben ifade özgürlüğü kısıtlamamızdan bahsederken “biz ateistler olarak; Allah yok, din yalan dediğimizde dahi suçlanıyoruz” dediğimde tepki almıştım. “Biz kendimizi nasıl ifade edeceğiz? İnanmıyoruz, ateistiz!” dediğimde; Mirgün Cabas şakayla karışık “O zaman afedersiniz ateistiz” deyin demişti. Traji komik ama o hâle getirilmeye çalışıyoruz. Ben yine de Ateizm Derneği olarak bu konuda çok yol katettiğimizi düşünüyorum. Merak edip toplantılarımıza gelen Müslümanlar oluyor. Toplantı sonrası özür dileyip “Biz böyle tahmin etmemiştik, umarız derneğiniz hep açık olur ve bizim gibi yanlış bilgilendirilen kişiler de aydınlanırlar” diyenler oldu. Tanıdığımız, ailesinden ve çevresinden “dinsiz” olduklarını saklayan insanlar vardı. Bu kişiler ailelerine, arkadaşlarına “dinsiz” olduklarını söylemeye başladılar. Bizler dile getirmeye başladıkça insanlar da alışacak. Sorumluluk bizlerin.

Ateizmin feminizm ve LGBTİ+ hareketi için önemi nedir sizce?

Sıkıntılarımızın ortak noktası önemli. İnsan hakları, ifade özgürlüğü ve ötekileştirilme. Üç kimliği yan yana gördüğümde şu an ilk aklıma gelenler bunlar. Ben hep şunu söylüyorum; ne kadar farklı olduğumuzun önemi yok. Ortak noktalarda birleşelim ve sorunları birlikte çözelim. Ortak bir sorun varsa ne kadar farklı olurlarsa olsunlar, insanlar birlikte hareket edebilir. Sonuç herkes için iyi olacaksa neden “sen inanmıyorsun” ya da “inanıyorsun” diye birbirimizi yerelim ki?

Bazı Müslüman feministler, dinin erkekler tarafından çarpıtıldığını, aslında hem inançlı hem de feminist olmanın olası olduğunu savunuyorlar. Sizce bu iki kimliğin birlikte mücadele yürütmesi mümkün mü?

Kesinlikle katılmıyorum. İlhan Arsel’in Şeriat ve Kadın diye bir kitabı var. Okuyup kendileri karar verebilirler.

Asıl biz kadınların bu baskılara ses çıkartmamız ve “hayır” dememiz gerek. Savaşalım, yılmayalım. Kazanacağız”

Peki bu söyleminiz biraz dışlayıcı değil mi? Sonuçta onlar da dinin algılanması konusunda bir dönüşüm yaratmaya çalışıyorlar.

Aslında dışlayıcı değil, gerçekçi bir cevap. Bu kadınlar din baskısı altında ezilmeyi artık istemedikleri için mi baş kaldırıyorlar, yoksa erkek baskısı yüzünden mi? Birincisiyse zaten dini sorguluyorlardır, İslam ile değil, din ve kadın haklarıdır mücadelesidir. İkincisiyse sizin üzerinde durduğunuz ve yukarıda verdiğim cevap. Ancak, şu ayrıntıyı da atlamamak gerek; bu kadınların içinde yaşadıkları fakat ifade etmekten çekindikleri sebepleri olabilir. Bunlara değinmem kendi savaşlarının “iç hukukunu” bozabilir. Bu sebeple çok açıklama yapmam doğru olmayabilir. Şunu belirtmek isterim ki; Müslüman feminist olan kadınların bir desteğe ihtiyaçları olduğunda seve seve, yapabileceğim her şeyi yapmaya hazırım. Haklarını aramalarını sonuna kadar destekliyorum. Asıl biz kadınların bu baskılara ses çıkartmamız ve “hayır” dememiz gerek. Savaşalım, yılmayalım. Kazanacağız!

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın halkın her kesiminden vergilerle fonlandığı, din derslerinin zorunlu olduğu, nüfus cüzdanında din hanesinin bulunduğu bir ülke sizce laik bir ülke midir?

Kişisel görüşüm: değildir, olamaz da. Hele şimdiki hükümetin tutumu Sünni Müslümanlar haricindeki herkes “öteki” gibi. Asla öteki olmayı kabul etmemeliyiz. Öteki olmayı kabul ettiğiniz zaman dibe doğru çekilirsiniz. Biz laik(!) bir ülkede laikliği savunan insanlarız. Nasıl öteki olmayı kabul edebiliriz ki?

“Nüfus cüzdanındaki din hanesinden dini sildirmek 10 dakikalık iş!”

Biraz da prosedürlerden bahsedelim. Nüfus cüzdanındaki din hanesinden dini sildirme prosedürü nedir?

Bir devlet dairesinde yapabileceğiniz en kısa işlem! Çünkü kuyruk yok! Hazır bir dilekçe var, onu veriyorsunuz. İki de fotoğraf. Ücreti sanırım 7 TL. 10 dakikada yeni kimliğiniz elinizde.

Peki ölüm sonrası cenaze ve tören işlemleri nasıl? Yani örneğin ben bir ateist olarak dini tören olmadan, kendi talep ettiğim şekilde gömülebiliyor muyum? Ya da bir Hristiyan ölüm sonrası kremasyon talep edebiliyor mu?

Cenaze işlemleri hâlâ sorun maalesef. Türkiye’de eskiden krematoryum varmış. 1982 yılında kapatılmış ve hâlâ kapalı. Sivas’ta Kalvox isimli bir firma ile görüşmelerimiz var. Krematoryum yaptılar. Onlarla ve diğer din grupları ile birlikte yapılabilecekleri tartışıp yola koyulacağız. Her ateist ya da non-teist kişi ille de yakılmak istemiyor. Kadavra olarak bağış yapan, organ nakli talep edenlerin sayısı da oldukça fazla. Türkiye’de defin işlerinizin İslam’ın gerektirdiği gibi yapmak istemediğinizi vasiyet olarak da bıraksanız, işleme sokulmuyor. Çünkü vasiyetiniz siz öldükten sonra açılıyor. Bu sebeple evliyseniz eşiniz, değilseniz aile büyüklerinizin istediği şekilde gömülüyorsunuz. Mehmet Pişkin geliyor ilk aklıma. Belki YouTube’da videosunu izlemişsinizdir. İntihar etmeden önce talebini videoya çekmişti. Yine de İslami tören ile gömüldü.

Son olarak bu röportajı okuyan ve Ateizm Derneği’ne üye olmak isteyenler için sorayım, üyelik ya da gönüllük için ne yapmaları gerek?

Üyelikler için ayrı, gönüllü olmak için ayrı kollarımız var. Üye olmaktan çekinen ama derneğe destek olmak isteyen kişiler gönüllü olarak bize destek verebilirler. Dünyanın neresinde olursanız olun… Her iki bilgiye de web sitemizden ulaşabilirler. Üyelik için bu link gönüllülük için de bu link var. Derneğimiz üyelik aidatları ve bağışlarla ayakta duruyor, bu link üzerinden de bağışta bulunmak isteyenler bağış yapabilirler.

(Bu röportaj 15/01/2017 tarihinde T24‘de yayınlanmıştır.)