Nice feminist yıllara!

03/01/2017

Geçtiğimiz haftalarda bir arkadaşımın doğum gününü “nice feminist yıllara” diyerek kutlamıştım. “Nasıl olacak ki bu feminist yıllar” diye sormuştu bana. Ne kadar da haklı bir soruydu bu. Bir soru ancak bu kadar haklı olabilirdi. Olacağı vardı bu feminist yılların. Pek tabii alacağı da olmalıydı. Dilemesi bedava. Peki ya yaşaması?

Nasıl yaşanıyordu ki feminist yıllar? Nasıl baş ediliyordu her gün mücadele eden bir kadın olmakla? Nasıl duruyorduk öyle ya da böyle bir şekilde dimdik ayakta? Durabiliyor muyduk, yoksa bazı günler bir nebze sürünerek mi geçiyordu? Haydi ama bazı demeyelim, biz bizeyiz şurada, neredeyse çoğunda.

O çoğunluktaki günlerin ağırlığı omuzumda biriktikçe, içinden çıkmanın yollarını arar oldum. Kendi kendime ufak bir manifesto belirledim. “Hatırla” diyorum kendime her sabah gözlerimi açtığımda.

Yapmak istediklerini hatırla. Seni ayakta tutanları. Her sabah yatağından kalkmanı sağlayanları. Yoluna bunları hatırlayarak devam etmek zorundasın. Yeryüzündeki iyiliğe inanıyorsun; ama yeryüzünün kötü olduğunu biliyorsun. Umutsuz hissedebilirsin. Yaşanacak sadece bir hayat var ve tek arzun bu hayatı daha yaşanabilir kılmak. Bunun için bir şeyleri değiştirmek istiyorsun ama mücadele verilmesi gereken çok şey var, biliyorsun. Yorgunsun. Yorgun olmaya hakkın var. Her gün ayrı bir katliam, ayrı bir travma. Birini atlatamadan diğeri başlıyor. Her zaman güçlü olmak zorunda değilsin. Güçsüz olabilirsin. Duygularını hatırla. Onlarla barış. Kahkahalarla gülebilmek için hıçkıra hıçkıra ağlamak gerekir bazen. Bunda hiçbir sorun yok. Hislerini kucakla. Mükemmel değilsin, kimse değil. Hata yapma hakkın var. Hatalarını kabul et. Kendini sev ve kendine çok iyi bak. Zihnine ve bedenine.

Kadınları hatırla. Aynı yolda beraber yürüdüğün, dayanıştığın kadınları. Kirpiği yere düşmeyecek kadınları. Kadınlara inanıyorsun; ama kadınların her zaman bir arada duramadığını biliyorsun. Çünkü birleştirici olan her şey, aynı zaman herkesi birbiriyle aynı yerde tutan bir pranga ve sen bu prangayı çok iyi tanıyorsun. Örgütlü mücadelenin yanında getirdiği mesuliyetleri her zaman taşıyamıyorsun. Mücadele vermenin ağırlığı dursun bir kenarda, o mücadeleyi nasıl vermen gerektiğini, sana sürekli doğru olanın ne olduğunu öğretenler olacak. Onların cüretleri arasında kaybolma. Doğruyu ve yanlışı kendin öğreneceksin. Yalnızlığa ve kabul görmemeye alışmak zorundasın. Hiçbir zaman herhangi birinin onayıyla var olmadın, var olmayacaksın da. Bağımsız ve üretken bir kadınsan, yalnız kalmaya katlanacaksın. İnandıkların uğruna verdiğin mücadelede yalnız yürüyebilmeyi göze alacaksın. Hatırla. Yapmak istediklerini hatırla. Seni ayakta tutanları.

Ya, işte böyle. Her sabah kendime, kendimi hatırlatıyorum. Buna da ihtiyaç duyuluyormuş demek zamanla. Çünkü hakikatten yana olduğunda, etrafın birden üzerine etiket yapıştırmak için hâli hazırda bekleyenlerle doluyor. Ve sen kendini bu etiketlerden ibaret sanabiliyorsun bazen. O etiketlerin altında ezilebiliyorsun. Kendini unutabiliyorsun. “Ben sadece bundan ibaret değilim” diye haykırmak istiyorsun. Ki bu etiketleri sadece karşısında durduğun zihin de yapıştırmıyor. Bazen beraber, aynı yola baş koydukların da yapabiliyorlar.

Bir de karşısında durduğumuz patriyarka öyle köklü, öyle karanlık bir norm ki! Hayatın her alanına yayılmış bir öğreti. Sokakta attığın adımdan tut, iş hayatına, arkadaşlık, aile ve romantik ilişkilerine kadar her yerde, pek dallı budaklı! Pratiğe dökenlerden de faşisti ayrı, ırkçısı ayrı, militaristi ayrı, dincisi ayrı, kapitalisti ayrı bir dert. Her biri ayrı bir mücadele. Tabiri caizse patriyarkadan uzakta soluklanacak, rahatlayıp nefes alacak yer yok. E, hâli ahvalimiz böyle olunca, nasıl bitkin olmayalım? Nasıl bir yandan mücadele verirken bir yandan da kendimizi korumanın yollarını aramayalım?

O mücadele senin, bu mücadele benim derken geldim 31. yaşıma. Şu takvim atıyor her geçen gün bir sonrakine. Neye göre belirlendiği pek mânâsız artık. Atıyor işte. Bir gün şu yaştasın, bir sonrakinde diğer yaşta. Bir gün dimdik ayaktasın, bir gün yerin bin kat dibinde. Bana yaş değiştirmek hep zor gelmiştir. Malum, miladi takvime göre de bir yılın daha değiştiği döneme denk geliyor. Bir terk ediş, geride bırakma hâli gibi, hem bir yaşı hem de bir yılı. Yine de bir yerden kurtarmam lâzımdı, ben de bu seneki yaşıma yeni manifestomla gireyim dedim. Tüm feministlere tavsiyemdir. Bir başucu manifestosu. Bir tutam direnci, bir tutam bağımsızlığa katıp yanına bir tutam dayanışma, bir tutam da kabullenme ekliyoruz. Bolca hata yapma hakkında marine ettikten sonra, kendini dinleme ve sevmeye katıp, cüretten ve had bildirmeden uzak bir fırında bir güzel pişiriyoruz. Her sabah bir kaşık içiyoruz aç karnına. Dilersek her yeni sabaha, içine yeni malzemeler atabiliriz. Bir sonraki kavanoz için bazı malzemeleri çıkarabiliriz. Olsun, katı kaidelerle hazırlanmış tarifleri sevmeyiz zaten değil mi? Biraz esnek olsun; ama yeter ki bizim olsun ve bizi korusun! Nice feminist yıllara!

(Bu yazı 03/01/2017 tarihinde Çatlak Zemin‘de yayınlanmıştır.)

Advertisements

Fransa’da şiddete uğrayan kadınlar için emsal vaka olan Jacqueline Sauvage serbest!

29/12/16

Jacqueline Sauvage’ın davası ile 2016 Ocak ayında tanışmıştım. Jacqueline de Çilem gibi, Yasemin gibi, Nevin gibi şiddete karşı hayatını savunmuş kadınlardan. 2014 Ekim ayında, eşini öldürdüğü için 10 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Bu cezadan sonra Fransa’da feministler kamuoyu oluşturarak serbest kalmasını talep etmişlerdi. Benim de bu sayede haberim olmuştu.

68 yaşında bir kadın, kendisinden 4 çocuk sahibi olduğu 47 yıllık eşini tüfekle neden öldürür ki?

Olay tam olarak şöyle gerçekleşiyor. 2012 yılında Jacqueline bir gece eşinin odaya girmeye çalışmasıyla uyanıyor. Eşi odanın kapı kolunu kırıp Jacqueline’e fırlatıyor ve ona şiddet uygulamaya başlıyor. Bu Jacqueline’in günlük rutini. Peki, bu sefer neden şiddete uğruyor? Çünkü eşinin karnı aç ve çorba istiyor. Eşi şiddet rutinini tamamladıktan sonra aşağı iniyor ve balkonda çorbasını beklemeye başlıyor. Tam olarak o anda Jacqueline bir uyanış yaşıyor: “Ben buna neden katlanıyorum ki?” uyanışı. Odadan tüfeği alıyor, aşağı iniyor, arkası dönük olan eşine 3 kez ateş açıyor ve polisi arıyor: “kocamı öldürdüm.”

Jacqueline eşi ile genç kızken tanışmış. Eşi neredeyse yarım yüzyıl boyunca Jacqueline’e fiziksel, psikolojik ve cinsel şiddet uygulamış. Yarım yüzyıl! Ve bu ailede şiddete uğrayan tek kişi Jacqueline de değil! Jacqueline’in eşini öldürdüğü günden tam bir gün önce oğulları kendini asarak intihar etmiş. Babasından gördüğü şiddete dayanamadığı için. Ve aile olay sırasından bundan henüz haberdar değil. Kız çocukları da babalarıyla yaşadıkları süre boyunca cinsel şiddete maruz kalmışlar. Mahkemede diğer kız kardeşleri adına da ifade veren Sylvie Marot babalarının tecavüze onlar 6-7 yaşındayken başladığını anlatıyor.

Mahkemede ifade veren komşular, arkadaşları, hatta yaşadıkları kentin belediye başkanı bile bu kişinin bir istismarcı olduğunu, yıllarca şiddet uyguladığını bildiklerini anlatıyorlar. Hatta bir komşu mahkemede Jacqueline’e teşekkür ediyor: “Sayende artık rahat uyuyabileceğiz.”

Jacqueline Sauvage

Herkesin bildiği ve yarım asırdır sessiz kaldığı bu istismar ve şiddet hikâyesinde failin kim olduğu aşikârken, mahkeme Jacqueline Sauvage’ı suçlu buldu ve 10 yıl hapis cezası verdi. Gerekçe ise şöyle: bu şiddet vakasında hayatta kalanlar ve bilenler asla polise şikâyette bulunmamışlar. Ayrıca kanuna göre Jacqueline’in öldürme biçimi “meşru müdafaa” sayılmıyor. Şiddete uğradığı anda müdafaa gerçekleştirmediği, müdafaa biçiminin orantısız olması meşru müdafaa savunmasını da yok ediyor.

Oysa mahkemenin yok saydığı durum, Jacqueline Sauvage’ın “örselenmiş kişi sendromu”na sahip olmasıydı. “Örselenmiş kişi sendromu” 1970’lerden itibaren psikolojide incelenmeye başlanan, bir kişinin belli bir dönem boyunca psikolojik, fiziksel ve/veya cinsel tacize uğraması sonucu kendisinde oluşan kalıcı hasarları açıklayan bir sendrom.  Kanada, ABD, İngiltere, Yeni Zelanda ve Avustralya’da bazı mahkemeler şiddet görmüş ve eşini öldürmüş kadınlar için bu savunmayı kullanmışlar ve bu savunma ceza hukukuna “örselenmiş kadın sendromu” olarak geçmiş.

Fakat Türkiye’de olmadığı gibi Fransa’da da bu kanun bulunmuyor. Feminizmde çareler tükenmez! Mahkeme kararını bozmak için feministler Fransa’da bulunan başka bir uygulamaya başvurdular. “Cumhurbaşkanlığı affına”. Bu af monarşi zamanlarından kalma ve Cumhurbaşkanına yargının üzerinde bir af hakkı tanıyor. Geçtiğimiz Ocak ayında feministler farklı farklı alanlarda örgütlenmeye başladılar. Osez le Féminisme örgütünden Karine Plassard ve Jacqueline Sauvage’ın iki kızı change.org üzerinden bir imza kampanyası başlatarak Hollande’dan af talep ettiler. 400 bine yakın kişi bu kampanyayı imzaladı. Bu sırada sosyal medyadan organize olarak bir ay boyunca Hollande’a kart/mektup atarak bu affı istediler. FEMEN ise Jacqueline’ın kaldığı cezaevi önünde bir tünel kazarak sembolik bir eylem gerçekleştirdi. Ertesi gün ise Fransa’nın farklı şehirlerinden yüzlerce kadın Paris’te bir eylem düzenlediler.

Tüm bu eylemler sonuç verdi ve Ocak sonu Hollande yaptığı bir açıklama ile kısmi afta bulunduğunu anons etti. Bu kısmi af kabul görseydi Jacqueline 2 yıl 4 ay sonra serbest kalacaktı ancak yargı kısmi affı ve denetimli serbestlik talebini reddetti! Fakat ne dedik, feminizmde çareler tükenmiyor! Tam tamına 14 aydır Hollande’a baskı yapan feminist mücadele sonunda Hollande’ı ikna etti ve Hollande bugün Jacqueline’in kısmi değil tamamen affedildiğini söyleyerek onun acilen salıverilmesini talep etti.

Çilem’in tutuksuz yargılanacağı haberini aldığımız günkü gibiyiz bugün Paris’te. Telefonuma mesajlar yağıyor, herkes kutlamada. İşin en güzel kısmı da dün Jacqueline’in 69. yaş günüydü. Yeni yaşını erkek şiddetinden uzak, özgür yaşayacak Jacqueline! Neredeyse 50 yıldan sonra ilk defa!

Peki, bu davanın hukuki açıdan önemi ne? Paris’teki eylemde birçok feminist avukatla görüşme şansına erişmiştim ve bu davanın emsal vaka olması için çabaladıklarını öğrenmiştim. Meğer Fransa’da “Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi” kapsamında kanunları toplayan bir yasa bulunmuyormuş! Kanunda bu konu hakkında birçok yasa bulunmasına rağmen bunlar bir başlık altında toplanmamış! Hani Türkiye’de feministlerin müthiş mücadelesi sonucu 2012 yılında çıkan ve şu anda da uygulanması için mücadele verilen “6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Yasa” var ya, işte Fransa’da öyle bir kanun yokmuş!

Jacqueline artık özgür! Umarım davası da yasaların değişmesi adına bir emsal vakaya dönüşür.

(Bu yazı 29/12/2016’da T24‘de yayınlanmıştır.)

Paris’te feministler kadın cinayetlerine karşı reklam panolarını işgal ettiler!

26/11/2016

Fransa’da her 2,5 günde bir kadın katlediliyor. Lea G (18), Fabienne S. (56) ve Maryvonne G. (73) bu yıl Fransa’da erkekler tarafından öldürülen 100 kadından sadece birkaçı.

25 Kasım sabahı Parisliler sokaklarındaki reklam panolarında feministlerin işgaliyle karşılaştı. Gece korsan eylemleriyle bilinen INSOMNIA timi, 24 Kasım gecesi Paris’in farklı bölgelerine yayılarak, bulvarların üzerinde yer alan reklam panolarından reklam afişlerini indirdi ve bu yıl erkekler tarafından öldürülen kadınlar için afişler astı. Her posterde kadın cinayetiyle öldürülen kadınların ismi, yaşı ve onları kimin öldürdüğü yazıyordu. Eşleri, eski partnerleri, babaları, ağabeyleri tarafından öldürülen kadınlar Paris’in reklam panolarında yer aldı. INSOMNIA bu eylemi yapma gerekçesini, görünmez olan kadın cinayetlerine dikkat çekmek ve bu cinayetlerin artık adının konmasını talep etmek olduğunu açıkladı.

Kadın cinayetleri İtalya’da, İspanya’da ve Güney Amerika’da farklı 7 ülkede ayrı bir suç olarak tanımlanıyor. An itibariyle Fransa’da mevcut hükümet ve parlamento arasında tartışılmakta olan “eşitlik ve vatandaşlık” kanun projesi kabul edilirse, bir kişinin sadece cinsiyetinden dolayı öldürülmesi ağırlaştırıcı etken sayılacak. INSOMNIA bu kanunun geçmesini, Fransa hükümetinin kadın cinayetlerini ayrı bir suç olarak tanımasını ve yargının bu kanunu uygulamasını talep ediyor.

INSOMNIA üyeleri yaptıkları basın açıklamasında, kadın cinayetlerinin sıradan bir suç olmadığının, aile meselesi olmadığının ve aşk cinayeti olmadığının altını çiziyor. Medyanın, kadınların kadın oldukları için öldürüldüklerini ve faillerin bu sebeple cinayet işlediklerini yazmayarak erkek egemen sisteme uyduklarını ve bu suçun olağanlaştırılmasını sağladıklarını söyleyen INSOMNIA kadın cinayetlerini doğru haber etiğiyle yayımlamasını talep ediyor.

INSOMNIA geçtiğimiz Temmuz ayında yine benzer bir gece eylemi düzenlemiş ve cinsel tacizi olağanlaştıran bir reklam yayınlayan Bagelstein adlı simit lokantasının dışını afişlerle kaplamışlardı. Bagelstein’in bahsi geçen reklam afişinde, hakkında yapılan cinsel taciz iddialarından sonra istifa eden Fransa Meclis Başkanvekili Denis Baupin ile farazi bir diyalog gerçekleşmekteydi. INSOMNIA eyleminden sonra büyük tepki çeken afiş “Le Jury de la Déontologie Publicitaire” (Fransa’da RTÜK olarak işleyen devlet kurumu) tarafından yeniden düzenlenme talebiyle kaldırılmıştı.

Bugün, Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde INSOMNIA tekrar sokaklara çıkarak, kadın cinayetine kurban giden ve erkek şiddetine uğrayan tüm kadınlar için ayaklandı. Kadın cinayetlerinin sonlandırılması için harekete geçti!

(Bu haber 26/11/2016’da T24‘de yayınlanmıştır.)

Küçüğün rızası olmaz, büyüğün istismarı olur!

19/11/2016

Bir grup erkek düşünün. Cinsel istismar suçuyla cezaevinde bulunan bazı erkeklerin “mağduriyetini” giderebilmek için kafa kafaya vermişler. Bıyıklarını bura bura düşünüyorlar. Zaten hâli hazırda birçok erkek fail işlediği cinsel istismar suçundan dolayı ya ceza almamış, ya indirim almış ya da hiç yargılanmamış. İçerideki faillerin dışarıdakilerden eksiği ne? Yasada nasıl bir açık sağlayabiliriz de, onları da salabiliriz diye oturup düşünmüşler ve inanmazsınız, bulmuşlar da!

“Cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir neden olmaksızın işlenen cinsel istismar suçunda mağdur ile failin evlenmesi durumunda fail hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına veya cezanın infazının ertelenmesine imkan veren düzenleme.” Yani diyorlar ki cinsel istismara uğrayan birinin rızası vardıysa, faili ile evleniversin ve olay kapansın! Bunu bir kağıda yazmışlar, üstüne de imzalarını atmışlar ve muhtemelen büyük bir gururla Meclis’e sunuyorlar.

Bu erkekler AKP’li milletvekilleri. Bu erkekler ülkede yaşayan herkesin cinsiyeti, dili, dini, ırkı ve cinsel yönelimi fark etmeksizin yaşam hakkı konusunda çözüm üretmek için halkın vergileriyle maaş alan vekiller.

Bu üretilen şahane çözüm aslında 2005’e kadar Türk Ceza Kanunu’nda mevcuttu fakat “biraz” farklı bir sebeple. Bir kız çocuğuna evleneceği vaadiyle cinsel istismarda bulunan ve sonra evlenmeyen fail, kız çocuğuyla evlenirse cezadan kurtuluyordu. Neyse ki kadın örgütlerinin istikrarlı mücadelesi ile bu madde kanundan çıkartılmıştı. Sonra ne oldu? İşte 11 yıl önce elde edilen kazanım tekrar kaybedilme riskiyle karşımıza çıktı.

Malumun ilanı olacak ama AKP’nin kadın konusunda izlediği politikalar pek de kadını eşit insan olarak konumlandıran politikalar değil. Kadın bir anne, evi kuran dişi kuş; baş kaldırmayanı, mümkünse çalışmayanı, uğradığı her türlü şiddeti sindirerek evini, şiddet uygulayan eşini terk etmeyeni makbul. Tüm bu kalıplara bir yenisi daha eklendi: kadın artık damızlık. Kadının regl olmasından bahsetmeye utanan, vajina bile diyemeyenler bugün kalkmış “regl olduktan sonra yetişkindir” diyebiliyorlar. Neden? Çünkü regl olan her kız çocuğu damızlık üretime uygun!

Bu önerge bir günde doğmadı elbette. Adım adım yapıyorlar.

29 Mayıs 2015. İmam nikâhında eğer ki resmi evlilik belgesi yok ise nikâhı kıyan imam ceza alıyordu. Anayasa Mahkemesi bu cezayı kaldırdı. Neden? 16 yaşın altında kız çocukları resmi nikâhla evlenemiyorlar çünkü. İmamlar sistematik olarak cinsel istismara maruz kalacak bu kız çocuklarını evlendirerek ceza alma riskinden kurtuldular!

15 Ağustos 2016. Anayasa Mahkemesi Türk Ceza Kanunu 103/1 maddesine orantılılık getirdi. Bu neye tekabül ediyor şöyle açıklayayım. Eskiden 15 yaşın altındaki tüm çocuklara cinsel istismarda koşulsuz aynı ceza vardı. Artık yok.  Örneğin 2 yaşında bir çocuğa cinsel istismar ile 14 yaşında bir çocuğa cinsel istismar aynı suç olarak görülmeyecek çünkü 14 yaşındaki çocuğun “rızası vardı” ya da psikolojisi/bekareti bozulmadı denilebilecek ve ceza düşebilecek. Çocuk evliliklerinde cinsel istismar, işin içinde evlilik olduğu için verilen cezanın düşmesine sebep olabilecek. Töre, gelenek, âdetler cezada indirime yol açabilecek. Sessiz sedasız geçti bu düzenleme.

11 Kasım 2016. OHAL bahanesiyle çocukların ve kadınların haklarını savunan, davalarını takip eden dernekler geçici süreyle kapatıldı. Bu dernekler arasında Gündem Çocuk vardı mesela, AYM’ye çocuk evliliklerinde devlet izninin tamamen kaldırılması için başvuruda bulunmuşlardı.

17 Kasım 2016. Geldik bugüne. Çocuğun “rızası” aslında çoktan onaylanmıştı; şimdi de güç bela bu rızanın olmadığını kanıtlayabilmiş, kendisine cinsel istismarda bulunmuş bir erkekten şikayetçi olabilmiş kız çocuklarını cezalandırmak, işkence etmek, fail ile evlendirmek istiyorlar!

Birileri de kalkıp diyor ki, ekonomi kötüye gidiyor diye gündemi dağıtmaya çalışıyorlarmış. Hayır efendim, gündemi dağıtmaya çalışmıyorlar! Gündemleri bu: Kadınlara ve çocuklara cinsel istismarı adım adım meşru kılmak!

Her gün “daha kötüsü olamaz herhalde” diyerek bir günü kapatıyor, ertesi gün daha kötüsüne uyanıyoruz. Tırnaklarımızla kazıya kazıya elde ettiğimiz haklarımızı teker teker elimizden almaya teşebbüs etmelerine karşı mücadeleye devam ediyoruz. Hayatları ellerinden çalınan milyonlarca kız çocuğunun yok oluşunu izledik, bunu değiştirmek için çaba sarf ettikçe önümüze konan yeni engellerle mücadele ediyoruz. Yorgunuz. Ama buradayız.

Perşembe gecesi düzenleme konuşulduğundan bu yana kadınlar il il sokaklara çıktılar. Eskişehir, Samsun, Ankara, İstanbul, Kocaeli, Muğla, Adana, İzmir, Çanakkale… Bunlar benim şu ana kadar gördüklerim. Bazı illerde kadın eylemlerine polis saldırısı oldu, kadınlar gözaltına alındı. Bunu yazmaya ben utanıyorum. “Çocuklar onlara cinsel istismarda bulunan faillerle evlendirilmesin” diyen kadınlar gözaltına alındı!

Bu önergeye tepki sadece muhalif kadınlardan da gelmedi. Sümeyye Erdoğan’ın yönetim kurulunda olduğu, AKP ile ortak birçok etkinlik düzenleyen KADEM de bu önergeye karşı çıktı. Normalde AKP önergelerinde destek sunan MHP, bu sefer bu önergenin karşısında olduğuna dair açıklamada bulundu. 22 Kasım salı günü önerge tekrardan oylanacak ve normalde hükümetle ortak ilerleyen kadınların tepkileri, bu önergenin onaylanmaması konusunda beni umutlandırmadı değil.

Kadınlar olarak bu örgütlü erkekliğe karşı bugün birlik olamayacaksak hangi gün olacağız? Çocukların cinsel istismarını “küçüğün rızası ile yapılan işler” olarak adlandıran bir adalet bakanının olduğu ülkede, adalete güvenmeye devam mı edeceğiz? Bugün birleşemezsek ileride kız çocuklarının yüzüne ne hakla bakacağız? Nasıl savunacağız kendimizi? Çocuklar biz siyasi görüşlerimiz yüzünden birbirimizi yemekten, sizin için birlik olamadık mı diyeceğiz?

ABD’de Trump seçildikten sonra artan nefret söylemleri ve saldırılarına karşı vatandaşlar yakalarına çengelli iğne takmaya başladılar. İngilizcesi aslında “safety pin” yani “güvenlik iğnesi”. O iğneyi yakaya takmak, bana güvenebilirsin demek. Bugün Twitter’da benzer bir öneri gelmiş. Bir kadın da yakasına yara bandı yapıştırmış iki tane üst üste çarpı yaparak. Yarın ben de yapacağım. Zira kalbimiz ağrıyor. Cinsel istismara uğramış ve uğrayacak herkes adına bir borcumuz var. Ses çıkarmak zorundayız. Ya sokaklarda, ya internette, ya yazarak, ya da başka yollarla. Küçüğün rızası olmaz, büyüğün istismarı olur!

(Bu yazı 19/11/2016’da T24‘de yayınlanmıştır.)

OHAL’de feminist ahvâlimiz

13/11/2016

Sanıyorum ki 3 yılı aşkın süredir feminist mücadele içinde yer alıyorum. Bu süre zarfında Gezi direnişi bastırıldı, 3 seçim oldu, 5 kez hükümet değişti, son bir yılda 17 bombalı saldırı oldu, Doğu’da adı konmayan bir iç savaş yaşandı, bir darbe girişimi oldu ve tüm bu olayların beri sıra birçok farklı şehirde ve an itibariyle de ülke genelinde OHAL ilan edildi.

Yaşanan bu olaylar sırasında on binlerce insan hayatını kaybetti, gözaltına alındı, işkence gördü, tutuklandı. Erdoğan geçen gün yaptığı açıklamada “Türkiye hiçbir dönemde bu kadar özgür bir dönemi yaşamamıştır” demiş. Görünce içim sızladı. Özgürlük göreceli bir kavram olsa gerek. Seçilmiş hükümetin yanında yer alanlar elbette özgür; yer almayan tüm muhalif kesim ise adeta bir kafes içinde! Bu kafesin dışındakiler, içeride olanları tek bir kefeye koymuşlar. En basit eleştiri, ufacık bir muhalefet göstergesi bile vatan hainliği. Dünya politik tarihinde hep gördüğümüz üzere, insanları ortak bir görüşte birleştirmenin en etkili yolu, ortak bir nefret hedefi oluşturmak. Böylece o nefret kümesine dâhil olan herkes susturulur ya da yok edilirse, nefret kümesi dışındakiler istedikleri koşullarda bir yaşama erişeceklerine inanırlar. Oysa bilmezler ki aslında o kafesin içindekilerin her biri birbirinden farklı görüşlere sahiptir ve ezilmişlik dışında pek de ortak noktaları yoktur. Olsa olsa kimlik siyaseti ki o bile kafesin içindekilerin birbirine düşman olmasına kâfi.

Sıra, bir potada eritilen tüm muhaliflere teker teker geliyorken, verilen mücadele alanları da her geçen gün daralıyor. Tüm kadınlar, feminist mücadele yürütenler adına konuşmayayım; ama feminist aktivist bir kadın olarak, cinsiyetçilikle mücadele eden bir platformun kurucusu olarak neyin direnişini vermem gerektiği konusunda bitap düşmüş durumdayım. Kadınların tırnaklarıyla kazıya kazıya, ataerkil sistem içerisinde her türlü zorluğa göğüs gererek elde ettikleri hakları teker teker elimizden alıyorlar. Bizim gibi muhalif, mücadele eden, başkaldıran kadınlardan hiç ama hiç hoşlanmıyorlar. Mayın tarlasında yürür misali, hedef olmadan nasıl hâlâ mücadele verebilirizi sorguluyoruz.

Sadece son üç günde olanlara bakıyorum. Romanları birçok dile çevrilen yazar Aslı Erdoğan ve dilbilimci Necmiye Alpay için müebbet hapis cezası istendi. Maraş’ta 8 yaşında bir kız çocuğu 71 yaşında bir erkeğin tacizine uğradı. Failin “kanıt yetersizliği” gerekçesiyle beraat etmesi sonucu kız çocuğu intihara teşebbüs etti. Bu kız çocuğu gibi birçok çocuğun taciz davasını mahkemelerde takip eden Gündem Çocuk Derneği OHAL yasası kapsamında 3 aylığına kapatıldı. 370 dernek kapatılacakmış; ama basına verilen bir liste yok. İsimlerini teker teker kapatılan derneklerin anons etmesiyle öğrenmeye başladık. Sıra kadın dayanışmasına da geldi. Çok hızlı geldi hem de. Kadın derneklerinden, Bursa Panayır Kadın Dayanışma Derneği, Gökkuşağı Kadın Derneği, Van Kadın Derneği,  Kürt kadınların çatı derneği KJA, Muş Kadın Çatısı Derneği, Selis Kadın Derneği ve Ceren Kadın Derneği şu an için bildiklerim. Bu yazı yayınlanana kadar daha kaç tanesi kapatılacak acaba?

Liberal düzenin en çok desteklediği Sivil Toplum Kuruluşlarını kapatıyorlar. Ulusal güvenliğe tehlike oldukları gerekçesiyle! Ben bir dernek kurmadım; ama kurma sürecinin, aktif mücadele yürütmenin, aynı yola baş koymuş insanları bir araya getirebilmenin zorluğunu biliyorum. STK’lı olmanın yükünü biliyorum. Sivil direniş, hele ki söz konusu yaşamın her alanına müdahil feminizm ise, karşılığı ölçülemez emekleri, uykusuz geceleri de beraberinde getiriyor. Bu emeklerin, bağımsızlığı tartışılır bir yasa, bir mühür ile ansızın elinizden alınması tarifi olmayan bir kalp ağrısı. Herkesin dayanabileceği bir nokta varmış, benim kalbim 7 Haziran’dan bu yana ağrıyor ama kadın ve çocuk hakları için mücadele yürüten STK’ların kapatıldığını duyduğum andan bu yana geçmeyen bir sancı oturdu göğsüme.

Rejim değişiklikleri artık kanlı devrimlerle gerçekleşmiyor. Bireylerin farklılığını gözetmeden ilerleyen demokratik seçimlerle de gerçekleşebiliyor. İşte zaten bu nedenle radikal demokrasiyi savunmamış mıydık? Ne yazık ki geride kaldı. Peki, biz bu noktada feminist mücadelemizi nasıl sürdürebiliriz? ‘Özel olan politiktir’ şiarımızken, artık özel olanın mücadelesini vermekten hicap duyar olduk. Hiçbir mücadele alanı hiyerarşik olarak birbiri üzerine konumlandırmıyoruz elbette. Fakat üst üste aldığımız bu darbelerden mütevellit, içinden çıkamadığımız bir travma hâlindeyiz. Bütçesi yüksek Hollywood yapımı aksiyon filmlerinde olur ya, felaket sırasında yukarıdan binalar devrilir, filmin ana karakterleri bir sağa, bir sola kaçarak kurtulmaya çalışırlar. Tam bitti derken bir beton parçası daha düşer önlerine. İşte biz çok uzun zamandır nerede mücadele versek, üzerine kocaman bir beton parçası düşüyor, hayallerimizi dümdüz ediyor. Adım atabileceğimiz alanlar iyice daralıyor.

Tüm bu karanlığın içinden çıkmanın yolu da yine dayanışmadan geçiyor. Kız kardeşlere sarılmaktan. Kimseyi bu travmaları atlatma biçiminden ötürü eleştirmemekten, birbirimize sırt dönmemekten. Öz bakımdan geçiyor, kendimize dikkat etmekten. Mücadeleye bazen ara verip, bundan hicap duymamaktan. Ayrıntı Yayınları “sözün bittiği değil, değerlendiği yerdeyiz” açıklamasında bulunmuştu geçenlerde. Muhalif olduğumuz için sözümüzü değersiz kılanlara karşı, üretmeye, konuşmaya devam etmekten geçiyor. Birbirimize sahip çıkmaktan geçiyor. Örneğin, dünyanın sadece kadın gazetecilerden oluşan tek haber ajansı JINHA kapatıldığında, farklı kadın dernekleri ofislerini bir günlüğüne JINHA yaptılar. Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay için başka yazarlar kitaplarını imzalıyorlar, cezaevi önünde kadınlar nöbet tutuyorlar. Sayamayacağım kadar farklı dayanışma yöntemi gerçekleşiyor şu an. Tepemize düşürdükleri her beton parçasına rağmen ve bittabi onlara inat!

Kapatılan Van Kadın Derneği çok güzel bir açıklama yayınlamış bugün, bir kısmını paylaşıyorum: “Biz kadınlar bina değiliz, ofis değiliz, kapı anahtarı değiliz. Binalarımıza mühür vurup anahtarlarımızı alabilirsiniz ama mücadelemizi, dayanışma ruhumuzu alamazsınız. Onca emeğimizi çalamazsınız. Kapımıza mühür vurabilirsiniz ama gözlerimize, aklımıza, ruhumuza, çalışmalarımıza mühür vuramazsınız!”

Biz kadınlar, şiddetin arttığı, insan haklarının tehlike altına girdiği dönemlerde, bu durumdan en çok azınlıkların ve kadınların etkilendiğini tecrübeyle sabit olarak biliyoruz. Ülkenin “ulusal güvenliğine” karşı tehdit olarak gördüğünüz kadınlığımızın ve sivil direnişimizin tehdit ettiği tek bir şey vardır; o da erkek egemenliğiniz!

OHAL’de de feministiz, her halde feministiz!

(Bu yazı 13/11/2016 tarihinde T24‘de yayınlanmıştır.)

Yunanistan’da feministlerden yeni oluşum: Tecavüze taviz vermiyoruz!

26/09/2016

Yunanistan’da geçtiğimiz ay iki erkeğin çocuk koruma programından kaçan 14 yaşındaki bir çocuğu alıkoymasından sonra feministler olayın münferit olmadığını, cinsel şiddetin genel bir problem olduğunu dile getirerek “Taviz Yok” adında bir hareket başlattılar.

Yunanistan’ın Larissa kentinde 50 ve 56 yaşında iki erkek, Çocuk Koruma Programı’ndan kaçan 14 yaşındaki bir kız çocuğunu rızası dışında alıkoydu. Failler 15 gün boyunca bir evde kapalı tutarak cinsel istismar ettikleri kız çocuğunu, aynı zamanda para karşılığı başka erkeklere satarak da sistematik cinsel istismarı devam ettirdiler. Polise gelen bir ihbar sonucu yapılan ev baskınıyla kız çocuğu kimliği gizli tutularak devlet korumasına alınırken, failler (birisi çocuğun vaftiz babası olmak üzere) tutuklandı. Peki bu sistematik cinsel şiddet vakasına Yunanistan’da verilen tepki nasıl oldu?

Yunanistan’daki feministler, bu davaya münferit bir olay olarak yaklaşıldığını ve Yunanistan’da cinsel şiddetin genel bir problem olduğunu dile getirdiler. Halkın ve medyanın tepkisizliğini eleştiren feministler, herhangi bir eylem organize edilmediğini ve olayın medyada yeterince konu edilmediğini, haberleştirme dilinin kurbana acıma odaklı olduğunu ve Yunanistan’daki cinsel şiddet sorununun görmezden gelindiğini belirttiler. Yunanistan’daki tecavüz kültürüne karşı “artık sabrımız” taştı diyen feministler, Atina’da “Taviz Yok” isimli bir hareket başlattılar. Taviz Yok’un Yunanistan’da cinsel, fiziksel, psikolojik, ekonomik şiddete ve cinsiyetçi ayrımcılığa uğrayan kadınların sesi olması planlanıyor.

Taviz Yok’un açıklaması şöyle: 

“14 yaşında cinsel şiddete maruz bırakılmış kızın davasında 5 sanık yakalandı. Medya failleri kamuoyuna “canavar” ya da “sapık” kişilermiş gibi gösteriyor. Oysa ki biz onların fotoğraflarına baktığımızda sıradan, her gün karşımıza çıkabilecek erkekler görüyoruz. Cinsel şiddet uygulayan failler toplum dışında kalmış bireyler değil, her gün aramızda olan akrabalar, avukatlar, manavlar, aile dostları ve komşular. Ve bu cinsel şiddete, her cinsel şiddet vakasında olduğu gibi, bütün toplum ortak oluyor. Medya organları, kadına yönelik her türlü şiddet vakasını, şok edici ve olağan dışı bir vakaymış gibi sunarken bu suça ortak oluyorlar. Bu şiddet vakalarını kısa sürede unutanlar da, veya kadınları kendi güvenliklerini sağlayamadıkları için sorumlu tutanlar da bu suça ortak oluyorlar. Biz unutmayı reddediyoruz. Biliyoruz ki bu şiddete maruz bırakılmış bu kızın yerinde aramızdan herhangi biri, bir tanıdığımız, dostumuz, bir sınıf arkadaşımız da olabilirdi. Biliyoruz ki onun yerinde baskaları da oldu ve olacak. Biz adaletin sağlanmasını talep ediyoruz. Adalet, faillere gerekli cezaların verilmesi demek. Adalet, kurumsal çerçevede, şiddete maruz kalanları desteklemeye yönelik değişiklikler yapılması demek. Adalet, medya organlarının sansasyonel makalelerle dehşete aç bir kamuoyunu beslemek yerine, suçlar hakkında konuşması demek. Adalet, yaşananları görmeyen, dinlemeyen, olanlar hakkında konuşmayanların da sorumlu tutulması demek. Adalet yolda, işte, evde, sosyal çevremizde korkmamamız demek. 14 yaşındaki bir kız çocuğunun maruz bırakıldığı cinsel şiddet cezasız kalmasın diye, kimse ataerkiye karşı kendini yalnız hissetmesin diye, tecavüz kültürüne taviz yok diyoruz!”

 

 

24 Eylül 14462971_934996569942325_3016190974837116996_nCumartesi günü, Taviz Yok haraketi tecavüz kültürüne karşı Atina’da 100’den fazla kişinin katıldığı bir eylem düzenledi. “Ne Larissa’da, ne başka bir yerde, tecavüze karşı mücadele her mahallede” sloganlarıyla protesto eden feminist aktivistler, halkın eyleme ilgisini olumlu olarak yorumladı. Çevreden izleyenlerden bu vakadan haberi olmayan ve bu eylem sayesinde öğrendiklerini belirtenler oldu.

 

14449858_934946973280618_9031190741108107877_n

Taviz Yok Hareketi aynı zamanda “Polonya’daki kadınları destekliyoruz, herkes için kürtaj hakkı” pankartıyla Polonya’da şu an hükümetin hiçbir istisna kabul etmeden kürtajı yasaklamasına karşı dayanışma mesajı gönderdiler.

Taviz Yok, Yunanistan’da ataerkiyle mücadele etme konusunda kararlı görünüyor ve tüm kadınları dayanışmaya çağırıyor.

(Bu haber 26/09/2016 tarihinde T24‘de yayınlanmıştır.)

Bu kıyafetle sokağa çıksam taciz edilir miyim?

18/09/2016

Geçtiğimiz günlerde İstanbul’da otobüste şort giydiği gerekçesiyle fiziksel saldırıya uğrayan 23 yaşındaki Ayşegül’den birçoğunuz haberdar olmuştur sanırım. Otobüste bir erkek “şort giyenler ölsün” diyerek ona tekme attı. Kendisine yapılan bu saldırı bir tesadüf değil. Son zamanlarda Türkiye’de birçok kadının yaşadığı bir korkunun eyleme dökülmüş hâli. Korku ise baki ve bu tarz saldırılar arttığı müddetçe de büyümeye devam ediyor:

“Bu kıyafetle sokağa çıkarsam taciz edilir miyim?”

Darbe girişiminden sonra sokağa çıkan ve demokrasi mitinglerine katılan kadınlarla röportaj yapmıştım. Onlar sokaklardan korkmayan muhafazakâr kadınlardı. Ancak kendi çevremden, anlatılanlardan algıladığım bir durum vardı; o da darbe girişiminden sonraki OHAL döneminde sokağa çıkmaktan korkan çok fazla kadın olduğuydu. Twitter üzerinden çağrıda bulunarak giydikleri kıyafetten ötürü tacize uğramış olan kadınlara ulaşmak istediğimi söyledim. Çağrımı gören kadınlar bana yazmaya başladılar ancak ne yazık ki bu çağrım çok kısa bir sürede bir kesimin radarına girdi; iftira haber üretmekle itham edilerek hedef gösterildim. Hem çağrımı sildim, hem de Twitter hesabımı bir süreliğine kilitlemek zorunda kaldım. Yazıyı uzun süredir bekletiyordum; ancak muhafazakâr ve eril zihniyetin baskısını hisseden kadınların seslerini artık duyurmak istiyorum. Ağustos ayının başında bana yazmış olan kadınların korkularını ve hikâyelerini aktaracağım şimdi.

Benimle ilk iletişime geçen Tuğçe 17 yaşında, Tekirdağ’da yaşıyor. İki kız arkadaşıyla birlikte şehir merkezinde yürürken ergen bir erkek grubu tarafından fiziksel tacize uğradıklarını anlattı. Kendilerine çelme takarak düşürmeye çalışan bu erkeklere sözlü tepki verdikten sonra, gece eve yürüyerek dönerken bir arabadan iki erkeğin kendilerine sözlü tacizde bulunduğunu söyledi. Arabadaki erkeklerin kendilerini ısrarla arabaya çağırması üzerine bağırmaya başladıklarını anlatan Tuğçe, bu olay gerçekleşirken çevreden kimsenin yardım etmediğini; ağlaya ağlaya eve döndüklerini ve çok güvensiz hissettiklerini dile getirdi. Başlarına gelen bu olaydan sonra akşam dışarıya çıkmaktan korktuklarını, bir erkeğin korumasına ihtiyaç duymaktan utanıyor olduğunu dile getirse de artık akşamları yanlarında erkek arkadaşları olmadan dışarı çıkamadıklarını anlattı.

Cihangir’de saldırıya uğrayan plakçının olduğu mahallede oturan 21 yaşındaki Ege ise, pantolon giymediği günlerde korktuğu için, erkek arkadaşının kendisini gideceği yere bıraktığını anlattı. Geçtiğimiz yıl balkondan tırmanarak evine kadar giren bir tacizciye dava açtığında; fail beraat ettiği için adalet sisteminin kendisini korumadığını düşünen Ege, sokağa çıktığında etek veya elbise giydiği zaman kendisine yöneltilen “ayıplayıcı” bakışlardan da rahatsız olduğunu dile getirdi. Bu mahalle baskısının muhafazakâr kesimin kendini haklı görmeleriyle oluştuğunu düşünen Ege, artık arkadaşlarıyla birbirlerine giydikleri kıyafetleri gösterip, taciz edilip edilmeyeceklerini sorduklarını, hiç muhafazakâr olmayan annesinin her gün onu arayıp “giydiğine dikkat et” dediğini de ekledi.

İzmir’de yaşayan 20 yaşındaki Besra, gündüz bankaya gitmek için sokağa çıktığında yol kenarında bir arabanın onu takip ettiğini fark ettiğini, otobüs durağına gidip, otobüse biner gibi yaptıktan sonra arabanın gittiğini var sayarak yürümeye devam ettiğini aktardı. Sonra birden yanına yaklaşan arabadaki erkeğin kendisine “güzelim nereye gidiyoruz?” diye sorduğunu, polisi aradığını söyleyerek faili başından savdığını anlattı. Besra tacizcilerin artık daha rahat taciz edebildiklerini düşündüğü, bu nedenle sokağa çıkarken anksiyetelerinin arttığını aktardı.
Bursa’da yaşayan 28 yaşındaki Gizem ise, bir gece balkona annesi ile birlikte şortla çıktıklarında, sokaktaki kalabalık bir erkek grubu tarafından tehdit edildiklerini anlattı. Kendi evlerindeki balkona çıktıklarında dahi ne giyeceklerine karışan bir erkek topluluğu ile karşılaşmanın tedirginliğini dile getirdi.
İstanbul’da yaşayan 18 yaşındaki Ekin, köpeğini gezdirmeye çıktığında konvoy halinde ilerleyen araçlardan başını çıkaran 5-6 farklı erkekten kornalar ve sözle tacize uğradığını anlattı. Yapılan sözlü tacizler arasında “işini görüyor mu o it” sorusu birbirinden güç alan erkeklerin toplu tacizde nereye varabileceğini gösteriyor. Ekin bu tacizden sonra kendini her an tetikte hissettiğini, herhangi bir fiziksel tacizde kendini koruyamayacak olduğu için korktuğunu anlattı.
Sibel ise İstanbul’da yaşıyor ve artık her sabah işe giderken eşi ve annesi tarafından “açık giyinme” uyarısı alıyor. Eskiden kıyafetlerinin “açık ya da kapalı” olup olmadığını düşünmediğini ama artık tüm kadın arkadaşları ile bu konuyu konuştuklarını anlattı. Artık sokağa çıkarken sözlü tacize uğraması durumuna karşı, sürekli kulaklık takıp müzik dinlediğini söyledi.
23 yaşındaki Bilgesu, Bursa’da Fomara meydanından geçerken, arabadan bir erkeğin, eteğine yorum yaparak sözlü tacizde bulunduğunu anlattı. Bilgesu kalabalık alanların erkeklerin taciz için fırsat olarak gördüğünü düşündüğünü, her ne kadar artık daha temkinli olsa da yine de korkmadığını çünkü sokaklardaki kadın görünürlüğünün onu güvende hissettirdiğini söyledi.
Şimdi aktaracağım iki taciz hikâyesinde ise failler, muhafazakâr zihniyetin eril baskısını benimseyerek aynı tahakkümü hemcinslerine uygulayan kadınlar.

İstanbul’da sabah saatlerinde işe gitmek için otobüs bekleyen 36 yaşındaki Tuğba, üzerinde askılı bluz olduğu için iki muhafazakâr kadın tarafından sözlü tacize uğradığını anlattı. Kadınların kolunu dürterek “böyle açık, çıplak gezdiğiniz için tepemize bombalar yağıyor, niye hâlâ kapanmıyorsunuz” dediklerini, kendini savunduğu zaman üzerine yürüdüklerini; ama korkmadan onun da karşılık verdiğini aktardı. Giyim tarzına İstanbul’un belirli semtlerinde zaten dikkat ettiğini; ama artık kadınların da bu baskısını gördükten sonra iyice endişe duyduğunu dile getirdi.

Lüleburgaz’da yaşayan 19 yaşındaki Bensu ise çarşıya giderken şort giydiği için bir kadının “giymeyin böyle şeyler” diyerek bacağına vurduğunu anlattı. Yanlarından geçen başka birinin ise kardeşinin omzuna vurup “önüne bak” dediğini söyledi. Bensu, sanki suçluymuş gibi azarlanmış olmaktan çok rahatsız olduğunu dile getirdi.
Yorumlardan bağımsız olarak özetlediğim bu vakalarda en çok dikkatimi çeken kadınların anlatım sırasında verdikleri detaylardaki benzerlik oldu. Kalabalık alanlarda tacize uğrayan kadınlar, o alana ya da caddeye çıkarak hata yaptıklarını düşündüklerini söylediler mesela. Birçoğu kıyafetini anlatırken “askısı kalındı” “yelek vardı ama boyu uzundu” “eteğim/şortum kısa değildi” gibi açıklamalarda bulundular. Aslında hepsiyle detaylı konuştukça, uğradıkları tacizden dolayı suçlu olmadıklarını söyleseler de, bir kadın olarak taciz sonrasındaki o hissi ben de çok iyi biliyorum. “Bu neden benim başıma geldi?” sorusunun akabinde gelen kendini suçlu ve utanmış hissetme durumu. Çoğu, onları dinlediğim için teşekkür etti, anlatmanın ve dertleşmenin bile hiç yoktan iyi olduğunu söyledi. Mesajlarına dönüş yapmamı bile beklemeyenler vardı aralarında! Kadınlar olarak taciz konusunu her konuşmak istediğimizde o denli bastırılıyor ve suçlanıyoruz ki, uğradığımız tacizi anlatırken bizi yargılamadan dinleyen insanlara şaşıyoruz elbette!

Evet, kadınlar artmakta olan muhafazakâr ve eril baskıdan korkuyorlar. Fakat çoğu bunun eskiden beri böyle olduğunu, sadece artık daha sık ve görünür olduğunu dile getirdiler. Şort giymesi bahane edilerek tacize uğrayan Ayşegül’ün vakası münferit bir olay değil. “Bu kıyafetle sokağa çıkarsam taciz edilir miyim?” kaygısı her zaman vardı. Faillerin taciz konusundaki rahatlığı ise, elbette muhafazakâr zihnin kadın bedeni üzerindeki tahakküm iddiası ve mevcut yasaların cinsiyetçi kararlarla uygulanması ile pekişti. Erkeklerin taciz için her zaman bir bahanesi olduğu ise su götürmez bir gerçek. Ne giydiğimiz şort taciz edilmemizin sebebi, ne de taktığımız başörtüsü tacize uğramayacak olmamızın göstergesi. Erkekler taciz etmek için bir ideolojinin arkasına sığınıp, kadın bedeni üzerinde söz söyleme hakkını kendilerinde her zaman bulacaklar. Şort giydiği için otobüste tacize uğrayan Ayşegül’ün davasını savunurken, sağcısından solcusuna birçok erkeğin sosyal medyada biz feministlere saldırmasında da bunu gördük. Şiddete uğrayan bir kadının vakası üzerinden yine feminizm düşmanlığı üretildi ve feministlere nasıl tepki vermeleri gerektiği konusunda had bildirildi. Bu nedenle, biz kadınlar olarak, hele ki bu artmakta olan karanlığa karşı, kendi bedenlerimiz üzerindeki söz hakkından asla feragat etmemeli, dayanışmaya, birbirimize destek olmaya devam etmeliyiz.

(Bu yazı 18/09/2016’da T24‘de yayınlanmıştır.)