Bedeninle barışmak devrim olunca: Beden Olumlama Hareketi

Feminist gündemi takip edenler son zamanlarda Beden Olumlama Hareketinden sıklıkla bahsedildiğini duymuşlardır. Sosyal medyada “normal” ya da “ideal” bedene sahip olmayan; ancak bedeniyle barışık olanların fotoğraflarını paylaştıklarını, hatta bu yüzden “obeziteyi övüyorsun” ya da “kılların hijyenik değil” gibisinden tepkilerle linç edildiklerini görmüşsünüzdür. Beden olumlamanın ne olduğu ve ne olmadığı üzerine birçok farklı fikir dolaşıyor; hem bunlara bir açıklık getirme açısından, hem hareketi tanıtmak için Türkiye’de Beden Olumlama Hareketini kuran Aybala Arslantürk ile görüştüm. Feminist aktivist Aybala, İstanbul’da yaşıyor, uzun yıllardır feminist hareketin içinde olan Aybala, aynı zamanda cinsiyetçilikle mücadele eden platform erktolia’nın kuruluşundan bu yana içinde, birçok farklı feminist örgütlenmeyle ortak projeler yürütüyor ve yaklaşık 1.5 yıldır Beden Olumlama üzerine çalışıyor.

Aybala Arslantürk

Beden Olumlama ne demektir? Neden böyle bir harekete ihtiyacımız var?

Hareketi; bireylerin bedenlerini ‘her haliyle’ onaylamasını, kabul etmesini ve tek bir ideal beden tipi olmadığını temel alan feminist bir hareket olarak tanımlayabiliriz. Hemen bu noktada belirtmek gerekir ki “her hâlinle güzelsin ve kendini sevmelisin” mottoları kapitalizme yenik düşen ana akımı temsil ediyorken; ideal beden olumlama hareketi kendini kabullenme ve bedenine karşı nötr de olabilme halini esas alıyor. Ötekileştirilen, bedeni ile ilgili göz ve söz hapsinde bulunan her bireyin kendini kabullenmesi, nötr olması ve hatta sevmesi için beden olumlama hareketine ihtiyacımız var. Kimse kendini bu ötekileştirme karşısında kendini yalnız hissetmemeli; birlikteyiz, hikâyelerimizi paylaşıyoruz ve güçlüyüz. Amacım bunu daha çok pekiştirmek ve bu hareket altında bedeni üzerine söz söylenmesine izin vermeyen bireylere yenilerini ekleyerek aktivizme devam etmek.

Bu hareketi Türkiye’de resmi olarak başlatma fikri aklına nasıl geldi?

Yurt dışındaki beden olumlama hareketi aktivistlerini zaten takip ediyordum, gerçekten çok güzel işler yaparak sağlam bir farkındalık çalışması yürütüyorlar. Diğer yandan Türkiye’de feminist hareket içinde konuştuğum, takip ettiğim, fikir alışverişinde bulunduğum bir çok kişi aslında söylem üretiyordu. Fakat bu içten içe oluşan kaynama ortak bir çatıda birleşmemişti. Hepimizin bir çatıda birleşmesi, sesimizin daha kuvvetli çıkması ve hareketin doğru anlatımının sağlanması düşüncesi ile başlattım. Her ötekiye kapısı açık olan hareketin kurulması hepimiz için çok kıymetli bence.

İstanbul’da yaşayan bir kadın olarak toplumun idealize ettiği ve senden sahip olmanı bekledikleri “ideal” bedeni tanımlar mısın?

Bireysel olarak bu kalıpları reddettiğimi belirterek başlayayım. Diğer yandan idealize edilen bir beden tipi var elbette, reddetmem kendimi bu kalıplara sokmak zorunda hissetmemem bunu yok etmiyor. Bu dönemde bir kadın olarak, bir çok dönemde olduğu gibi; ancak kendinizi bedeninizin dışında uğraşacak hiç ama hiçbir şeyiniz yoksa sahip olabileceğiniz bir beden tanımı var. Bu dönemde diyorum, çünkü bu tanım dönemden döneme, coğrafyadan coğrafyaya değişiyor. Şu sıralar ince belli, ince bacaklı, bununla ters orantılı olarak  da yuvarlak belirgin memeli ve popolu bedenler mükemmel sayılıyor.

Peki sen hiç kendinin toplumda dayatılan ideal beden beklentisine göre bir bedene sahip olman gerektiğini düşündün mü? Bu durum sana nasıl hissettirdi?

Düşündüğüm bir dönem demeyelim ama kanıtlamak zorunda hissettiğim bir dönem oldu. Keşke şu an sahip olduğum bilince sahip olsaydım da yaşatılanın duygusal şiddet olduğunu fark etseydim. İnsanın bedeni üzerinden ötekileştirilmesi en ağır şiddet.  Bundan 5-6 sene önce, çok kısa bir zamanda, yaklaşık 2 ayda 25 kilo almıştım, benim için kilo almış olmak sorun değildi, farkında bile değildim zaten. Benim kilo alıyor olduğumu bana etrafımdaki insanlar fark ettirdi, zorla! Sonrasında da normaldeki kiloma dönmeye çalıştım. Kilo aldığım dönemde ayrı, vermeye çalıştığım dönemde ayrı duygusal şiddete uğradım. Zor bir dönemdi.

Bu gerçek dışı beklentilere göre bir bedene sahip olamayacağını idrak edip de kendi bedeninle barışma sürecin nasıl gerçekleşti?

Benim deneyimim gerçek dışı bir beklenti üzerine değildi, ‘normal’den fazla kiloya sahip olan herkesin yaşadığı şeyleri yaşadım. Bu normalin ne olduğunun da kişiden kişiye değiştiğini söylemek lâzım. Biri diyor ki beş kilo ver, diğeri yoo çok iyisin. “Pardon? Ben kendimi nasıl iyi hissediyorsam o kiloda ve görüntüde olacağım” diyebilmem kolay olmadı. Başkalarının ne gördüğü değil, benim ne hissettiğim önemli. Bunu hayatımın başka alanlarında uygulayabiliyorken, bedenim söz konusu olduğunda neden uygulayamadığımı düşündüm. Bu süreci tamamlamak mümkün mü? İnsanız ve kırılganız, belki tam anlamı ile değilse bile çok yüksek oranda barıştığımı söyleyebilirim.

Sence bu ideal beden nasıl dayatılıyor?

İdeal bedenin her alanda dayatıldığına şahit olabiliyoruz. Medya bunun en büyük pompalayıcısı. Görsel ve yazılı medya, billboardlar, reklamlar, haberler her alan, her yer, her an bize olması gereken vücut tipi üzerinden baskı yapıyor. Toplum aynı şekilde hafızası ile beden baskılamalarını yapıyor. Gördüğü, ona doğru ve olması gereken gibi gösterilen bedenlere sahip olmayan her bireyi acımazca eleştiriyor.

Beden olumlama şişmanlık ya da illa kıllarını uzatanları övme midir?

Bu kadar basite indirgemek hakaret olacaktır. İdeal sayılan kilonun altında/üstünde olmak ve vücut tüylerini almayı reddetmek elbette harekete dahil; fakat sadece bunlar yok hareketimizin içinde. Ve zaten bu başlıklara bir övgü de yok. Yeri gelmişken bunu belirtmiş olalım. Vücut tüyleri doğaldır, hepimizde az/çok var. Kişi almak isterse alır, istemezse almaz. Bu konu bu kadar basit.  Ayrıca natrans erkek için ‘kıllı tüylü’ olmak tırnak içinde üstün erkeklik sayılıyor; bu nedenle daha çocuk yaşında yüzünde tüyler çıksın diye jiletle olmayan tüyleri alıp çıkarmaya çalışanlar var. Bu da bir dayatma.

Bu hareketin içinde erkeklere de yer var mı?

Elbette. Beden olumlama hareketi cinsiyet ve cinsel yönelimden bağımsızdır. Toplum tarafından ‘öteki’ hissettirilen herkese yer var.

Bir karşılaştırma yapmamız gerekseydi sence ideal beden beklentisi/baskısı kadınlara mı yoksa erkeklere mi daha çok zarar veriyor?

Maalesef yine kadınlar en çok zarar gören taraf ve aynı ölçüde de bu baskılamaya ses çıkaran boyun eğmeyen taraf. Kadınların kendilerini, bedenlerini, saçlarının parlaklığını, tenlerinin pürüzsüzlüğünü ve aklınıza gelecek tüm detayları kanıtlamak zorunda oldukları düşünülür. Hep böyleydi. O zihinlerindeki güzel kriterine girdiyseniz bu sefer de zekanız sorgulanıyor. Asla bitmiyor bu talepler.

Beden Olumlama Hareketi olarak hedefiniz ne? Ne gibi faaliyetler ya da eylemler yürütüyorsunuz?

Şu an işin mutfağındayız diyebilirim. İçerik ve görsel desteği ile hareketin doğru anlaşılmasını, yanlış bilinenleri kırmaya çalışıyoruz. Önceliğimiz bu. Devamında atölyeler ile hem birbirimizle güvenli alanlar kurarak deneyimlerimizi paylaşalım, hem de dayanışmayı güçlendirerek bölgesel faaliyetler de yapabilme amacındayım.

Hareketin içinde beraber çalışma yürüttüğünüz arkadaşlar kimler?

Hareketin resmi sosyal medya hesaplarını, içerik üretimlerini, blog düzenleme ve tüm paylaşımlarını şu an sadece ben yürütüyorum. İnternet sitemiz de yakın zamanda aktif olacak, blogdan siteye taşınacağız. Hareketin aktivistleri elbette var, onlarla irtibat hâlindeyim. Berrak bu noktada en çok ortak çalışma yürüttüğüm aktivist diyebilirim.

Sence dayatılan ideal beden ve genel geçer güzellik algısını yıkmak için ne yapmak gerek?

Bireysel farkındalık çok kıymetli. Fakat elbette bunun da baskılanmaması gerek. Bireysel farkındalık Beden Olumlama Hareketi gibi feminist hareketlerce kitlesel hâle getirilmeli. Her birimiz kendi bedenlerimizi kabullenmeye başladığımızda, kimin ne söylediği, bizden taleplerinin ne olduğuyla değil kendi isteğimizin ne olduğuna odaklandığımızda ortada o algılardan eser kalmayacaktır.

Hareket hakkında daha fazla bilgiye nereden ulaşabiliriz?

Twitter ve Instagram’da @beden_olumlama hesaplarında ve Facebook’ta Beden Olumlama Hareketi sayfalarında aktifiz. Mevcut blogumuz yakında Beden Olumlama Hareketi internet sitesine taşınacak, buradan da takip edilebiliriz.

Kendi bedeni ile barışık olmayanlara söylemek istediğin bir şeyler var mı?

Kimin ne düşündüğüne göre kendinizi şekillendirmeye çalışmayın, her birimiz biricik, eşsiziz! Bizler eril zihniyetin kurguladığı imaja, dayattığı güzellik algısına, fantezilerindeki ölçülere uymak zorunda değiliz. Bırak dünya yansın, sen kendi bedeninle varsın!

(Bu röportaj 13/08/2017 tarihinde T24‘de yayınlanmıştır.)

Advertisements

Kadına şiddete karşı yardım bir telefon uzağınızda!

02/07/2017

Sosyal medyanın artık hayatımıza iyice girdi ve kendimizi ifade edebildiğimiz, dayanışma için destek isteyebileceğimiz bir yer platform hâline gelmiş olmasından ötürü son zamanlarda sosyal medyada şiddete uğramış ya da şiddete uğrayan birini tanıyan birçok farklı kadının dayanışma talep ettiğine şahit oldum. Toplu taşımada taciz olayları ise aslında her zaman sıklıkla gerçekleşen bir durumdu; ancak sosyal medya sayesinde ifşa vakaları artık daha çok görünürlülük kazandı. Bir kadının tacize uğradığında sesini çıkarabilmesi ya da uğradığı sistematik şiddetin içinden çıkabilmesi hiç de kolay değil. Sosyal medya elbette hem farkındalığı arttırmak için hem de dayanışma oluşturmak için çok kuvvetli bir platform. Fakat aynı zamanda şiddet vakalarında uzmanların desteğini alarak da ilerlemek gerekiyor. Bu noktada Türkiye’de yardım alabileceğimiz mecralardan bir tanesi de Aile İçi Acil Şiddet Hattı.

2003 yılında Hürriyet gazetesinin kurduğu bu hat 2014 yılından itibaren Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu tarafından işletiliyor. Hattın kullanımını yaygınlaştırmak ve hattın nasıl işlediği, nasıl bir yol izlenmesi gerektiği konusunda bir rehber oluşturabilmek adına Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı Canan Güllü ile görüştüm. Kendisi tüm süreci adım adım anlattı.

Tek yapılması gereken, 7/24 hizmet veren 0212 ya da 0549 656 96 96 numarasını aramak

Her ne kadar hattın adı “Aile içi Şiddet hattı” olsa da hattı herkes arayabilir. Şiddete, tacize uğrayan veya şahit olan biriyseniz tek yapmanız gerek 0549 656 96 96 – 0212 656 96 96 numarasını aramak. Bu hat Eylül ayı itibariyle 7/24 ulaşılabilir olacak. Sonbahar itibariyle de hem Kürtçe hem de Arapça destek vermeye başlayacak.

Örneğin otobüste tacize uğradınız ya da birinin tacize uğradığına şahit oldunuz, hattı aradığınızda şiddet konusunda uzman kadın psikologlar size nasıl bir yol izlemeniz gerektiğini anlatacaklar. Ya da şiddete uğrayan birini tanıyor ancak nasıl yardımcı olacağınızı bilemiyorsunuz, yine hattı arayarak arkadaşınıza nasıl destek olabileceğiniz konusunda psikolojik ya da hukuki yardım almanız mümkün.  Şiddete uğrayan kişi siz de olabilirsiniz; bunu başkalarıyla konuşamıyor ve utanıyor olabilirsiniz. Bu acil yardım hattı size izlemeniz gereken tüm adımları anlatacak, sizi yargılamayacak, sadece size destek olmak için sizinle konuşacak kadınlarla iletişim kurabilmeniz için var. Belki şiddet gördüğünüz ailenizden ya da birlikte olduğunuz kişiden ayrılamıyor ancak psikolojik olarak desteğe ihtiyaç duyuyorsunuz, yine bu hattı arayarak kadın psikologlarla konuşabilirsiniz.

“Çaldırıp kapatabilirsiniz, biz sizi hemen arıyoruz”

Şiddet anında oradan uzaklaşabilmek adına ya da kontörünüz yoksa faturanızı ödeyemiyorsanız, acil destek hattının numarasını çaldırıp kapattığınızda onlar sizi hemen geri arıyorlar. Bu konuda da bir endişe duymanıza gerek yok.

Öncelikli olarak ihtiyacınız olan şey, şiddete uğrayan kişi olarak ya da şiddete uğrayan kişinin tanıdığı olarak haklarınızın ne olduğunu bilmek. Hattı aradığınızda psikologlar size yaşınız, evlilik durumunuz, çocuğunuzun olup olmadığı, çalışıp çalışmadığınız gibi bilgileri soracaklar. Sonrasında size haklarınızın ne olduğunu anlatacak ve neler yapabileceğinizi aktaracaklar. Darp raporu nasıl alınır, uzaklaştırma nasıl çıkartılır, avukat nasıl tutulur, maddi imkânınız yoksa baroların ücretsiz hukuki desteğinden nasıl yararlanırsınız, sığınağa geçiş nasıl sağlanır, bu ve bunun gibi birçok prosedürü size anlatarak bilgilendirme sağlayacaklar.

“5-6 dakikada ulaştığımız evler oldu”

Bazı durumlarda kadınlar ölüm tehlikesini hissedene kadar yardım talep edemeyebiliyorlar. Bu çok doğal bir durum ve bu raddeye kadar yardım talep etmemiş olmak asla utanılması gereken bir şey değil. Eğer şiddete uğrayan kişi sizseniz ya da şiddete uğrayan birinin yanındaysanız, şiddet anında aradığınızda da acil yardım imkânı var. Aradığınızda tek yapmanız gerek adınızı, şehrinizi ve adresinizi vermeniz. Psikologlar acilen Emniyete bağlanarak olay yerine araç gönderilmesini sağlıyorlar. Canan Güllü “5-6 dakikada ulaştığımız evler oldu” diyerek anlatıyor bu ivedi müdahale vakalarını.

Barolar Birliği, Aile Bakanlığı, Emniyet ve Jandarma ile ortak çalışıyoruz”

Genel olarak kadına şiddet vakalarındaki sonuçsuzluktan ötürü Emniyete karşı bir güvensizlik var hepimizde. Elbette birçok kadının Emniyete gittikten sonra “kendi aranızda çözün” cevabını alarak evine dönmek zorunda kaldığını ya da çantasında uzaklaştırma kararıyla katledilmiş kadınların vakalarını biliyoruz, bu vakalar sisteme olan inancımızı düşürüyor. Ancak Canan Güllü ile konuştuğumda Acil Yardım Hattı olarak Emniyet ve Jandarma ile çok yakın çalıştıklarını ve Emniyetin hat aracılığıyla gelen her vakayla öncelikli olarak ilgilendiğini anlattı. Acil Yardım Hattı şiddet gören bir kadının evinden ayrılabilmesi için takip etmesi gereken süreçte bir aracı rolünü oynuyor diyebiliriz aslında. Örneğin bir şiddet vakasında önce Emniyeti arayarak eve ekip gönderilmesini sağlıyorlar, ardından Aile Bakanlığını arayarak o ilin müdürlüğünden bir psikoloğun Emniyetle birlikte eve gönderilmesini sağlayabiliyorlar. Bu psikolog sayesinde kadının ifade verme süreci kolaylaşabiliyor. Baro Kadın Komisyonunu arayarak ve davanın bilgilerini baro ile paylaşarak şiddet gören kadının davasına o ildeki barodan ya da bir dernekten ücretsiz avukat atanmasını sağlıyorlar. Canan Güllü’nün belirttiğine göre tüm davalarda savunmalar Türkiye’nin imzalamış olduğu İstanbul Sözleşmesi’ne dayanıyor.

Evden ayrılma süreci

Şiddet vakalarında sürecin en hassas noktalarından biri kadının şiddet gördüğü evden ayrılması. Bilhassa ekonomik özgürlüğünüz yoksa bu süreç sizin için çok daha zor olabiliyor. Bu noktada ilk ihtiyaç kadınları güvenli bir sığınağa yerleştirmek oluyor. Aile Bakanlığı ile ortak çalışarak bu süreç yönetiliyor. Kadınlar dilerlerse yalnız, dilerlerse çocuklarıyla birlikte sığınaklarda kalabiliyorlar. Fakat elbette bu konuda kadınların da çok dikkatli olması gerekiyor; çünkü sığınakların yeri gizli olmasına rağmen, bazen ifşa olma ihtimali olabiliyor ve şiddet uygulayan erkekler bu sığınakların etrafında gezinerek kadınlarla tekrardan irtibat kurmaya çalışabiliyor. Burada en önemli noktalardan birinin kadınların telefon numarası değiştirirken kendi isimleri üzerine numara almaması olduğunu söylüyor Canan Güllü. Yakınlarını ararken de telefonlarını gizlemenin bir yöntem olduğunu aktarıyor. Çünkü şiddet uygulayan erkek bu telefon numarasına eriştiğinde kadını arayabiliyor ya da telefon operatörlerine giderek kadınların adres bilgilerine erişebiliyorlar.

“Kadınların iş bulmasına yardımcı oluyoruz”

Adım adım ilerleyen bir süreçten bahsediyoruz burada. Önce güvenlik güçleri ve psikolog desteğiyle şiddet uygulayan erkekten ve şiddet uygulanan evden ayrılma süreci yaşanıyor. Bu ayrılık gerçekleştikten sonra ya sığınağa ya da güvenilir bir tanıdığın yanına yerleşiyor kadınlar. Bir yandan psikolojik destek devam ederken, bir yandan da hukuki süreç başlıyor. Tüm bunlar hattın ekip çalışması yürütmesi sayesinde oluyor ve tamamen ücretsiz bir destek. Fakat kadınların kendi ayakları üzerinde durabilmeleri için ekonomik gelire ihtiyaçları var elbette. Bu noktada da Aile İçi Şiddet Hattı ekibi özel sektörden birçok farklı firmayla anlaşmalı oldukları için, bu firmalarda iş olanağı sağlayabiliyor kadınlara. Bu arada anlaşmalı olunan bu firmalarda aynı zamanda şiddet üzerine eğitimler veriliyor. Erkek şiddetinin sınıfı yok, eğer o şirkette çalışan bir kadın şiddete uğrayıp hattı aramış ise, bu aramalar raporlanıyor ve şirketlere isimsiz olarak bildiriliyor. Böylece işverenler şiddete maruz kalmış kişinin ismini bilmeseler de, kendi firmalarında çalışan ve şiddet gören kadınların varlığından haberdar olabiliyorlar, eğitimleri bu bilginin ışığında düzenliyorlar.

Aile içi şiddete maruz kalan gençler için olasılıklar neler?

Şahsen benim en çok merak ettiğim kısım buydu; çünkü bizzat konuştuğum lise ve üniversite öğrencisi genç kadınlar var ve ekonomik olarak babalarına bağlı oldukları için hem evden ayrılamıyor, hem annelerine uygulanan şiddete tanık oluyor, hem de bazen kendileri de şiddete maruz kalıyorlar. Canan Güllü bu genç kadınların da hattı aramalarını öneriyor. Hattı arayan kadınların durumu hem Aile Bakanlığına hem de okullarındaki rehber öğretmenlere bildiriliyor; ancak korkmanıza gerek yok çünkü aramayı sizin yaptığınız gizli tutuluyor. Evden anneniz ile birlikte ayrılıp sığınağa yerleşebilir; açılacak dava sonucu babanızdan alacağınız nafaka ile ekonomik destek alabilirsiniz. Henüz lise ve üniversite yurtları ile yapılmış bir anlaşma olmadığından şu an için tek olasılık sığınak ama Canan Güllü gelecekte yurtlar ile de anlaşma yapmak istediklerini ve burs talebinde bulunacaklarını belirtti. Bu genç kadınlar için çok güvenli bir kaçış olanağı olacaktır.

Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu hattın bilinirliliğini ve kullanımı arttırmak için var gücüyle çalışıyor. Eğer şiddete uğruyor veya uğrayan birini tanıyorsanız hattı arayarak siz de destek alabilirsiniz.

(Bu yazı 02/07/2017 tarihinde T24‘de yayınlanmıştır.)

Türkiye’de ilk defa makyaj videoları çeken bir erkek, ay nasıl olur?

12/05/2017

Arda’yı ilk, birkaç ay önce Twitter’da zaman akışıma düşen bir fotoğrafı ile tanıdım. Şahane bir makyaj yapıp kendi fotoğrafını çekmişti ve Twitter’da “Toplumsal cinsiyet rollerini yıkmaya geldim!” diyerek paylaşmıştı. Fotoğrafı görür görmez merakla altında yazılan yorumları okumaya başladım. Onlarca insan Arda’nın bu muhteşem fotoğrafından rahatsız olmuş, homofobik, cinsiyetçi, nefret ve hakaret dolu mesajlar yazmışlardı. Ve Arda tüm bu nefrete, suç boyutundaki tehditlere rağmen cesurca fotoğraflarını, makyaj videolarını paylaşıyor, ona saldıranlarla zekice dalga geçiyordu. Dirayetine hayran kalmıştım ki bu hayranlığım onun sadece 18 yaşında olduğunu öğrendiğimde iyice arttı. Arda’yı tanıdıkça, onunla konuştukça ne kadar güçlü biri olduğunu keşfettim. Bazı zamanlar ona yöneltilen tehditlere onun yerine öfkelendim ve o zamanlar geldiğinde bana nefretle dalga geçmeyi öğreten yine o oldu. İstedim ki 18 yaşında bu olgunluğa, cesarete ve özgüvene sahip Arda’yı herkes tanısın, onu tanıma heyecanıma başkaları da dâhil olsun. İşte bu nedenle şimdi sizleri Arda Bektaş ile yaptığım söyleşiyle baş başa bırakıyorum.

Türkiye’nin ilk erkek makyaj vloggerısın, nereden çıktı bu fikir?

Yurtdışındaki birçok erkek makyaj kanalını sürekli olarak takip ediyordum. Türkiye’de hiç olmadığı için “neden ben ilk olmayayım” dedim. Onlardan esinlenerek ve birçok arkadaşımın da desteği ile kanalımı açtım.

Makyajın sadece kadınlarla alakalı düşünenler için bir nevi normları yıkıyorsun, sence makyaj neden cinsiyetsiz bir ilgi alanıdır?

Günümüzde maalesef cinsiyetçilik çocukların doğumundan itibaren dayatılıyor ve çocuklar o şekilde büyütülüyor; ancak ben tüm cinsiyet kalıplarını reddediyorum. Öncelikle makyajın bir sanat olduğunu düşünüyorum. Makyaj yapmak için kullandığım ürünlerden ziyade ben renkleri kullanıyorum. Renklerin cinsiyeti yok, onlara cinsiyet algısını dayatan bizleriz. Madem bu algıyı dayatan bizlersek, neden yıkan da bizler olmayalım? Sadece renklerin değil, herhangi bir şeyin cinsiyeti olduğunu düşünmüyorum.

Makyaj senin için ne ifade ediyor?

Aslına bakarsak makyaja birçok anlam yükleyebilirim, makyaj yapmaktan keyif alıyorum, yaparken mutlu oluyorum ve kendimi daha güçlü hissediyorum. Makyajın bizler için görünürlük anlamında çok fazla yararı olacağına inanıyorum. Toplumsal cinsiyet rollerini yıkarken, bana yapılan saldırılara karşı renklerden yardım alıyorum.

Videolarını yayınlamaya başladığında korkmadın mı?

Videolarımı yayınlamaya başladığımda korkmadım çünkü çocukluğumdan beri hayatımı sürekli olarak korkarak yaşadığım için korkularımı yenmeyi çok erken yaşta öğrendim.

Çok fazla olumsuz yorum alıyorsun, saldırı altında kalıyorsun, gerçekten merak ediyorum, moralini bozmadan nasıl devam edebiliyorsun?

Maalesef tüm sosyal medya hesaplarımda her gün hakarete uğruyorum, tehdit ediliyorum. Hayatımda 3 yıl öncesine gittiğimizde bu tarz şeyler duyduğumda ağlayan, korkan, saklanan bir insandım; sonra her şeyin başının kendimi olduğum gibi kabul etmek olduğunu anladım ve kendimi kabul ettim. Daha sonrasın bu tarz şeyleri hayatımın her yerinde duyabileceğim için, bir nevi kendime kalkan oluşturup kendimi alıştırdım ve onları ciddiye almamayı öğrendim. Yaptığım şeyden keyif alıyorum, mutluyum ve hayatında sadece nefretle beslenen kişilerin beni hedeflerimden vazgeçirmesine izin vermeyeceğim.

Aslında çok fazla saldırı altında kalmana rağmen birçok destekçin de var, onlar sana ne hissettiriyor?

Gerçekten her gün hakaret ve tehdit içerikli mesajların yanı sıra, tüm sosyal medya hesaplarımdan çok da fazla destek mesajı alıyorum. Bu beni daha da hırslandırıyor ve kendime olan inancımı daha da arttırıyor.

Okulda homofobi hakkında bir videonu izlemiştim, homofobinin LGBTİ+ gençler için okul hayatına etkisini anlatabilir misin? Sence olumsuzluklar nasıl engellenebilir?

Okul benim için korkunç ve asla unutamadığım zamanlar olarak hafızamda yer alacak. Homofobik ve transfobik insanlar yüzünden hiçbir zaman derslerime odaklanamadım; sürekli olarak okuldan kaçtım ya da uzun süreli olarak okula gitmedim. Daha sonra bu şekilde devam edemeyeceğimi anlayıp onlara tırnaklarımı gösterdim. Bana yaptıkları gibi karşılık vermedim; ancak sürekli olarak okul idaresine şikâyet ettim ve onlar gereken cezayı alana kadar peşini bırakmadım. İster istemez bu onları korkuttu. LGBTİ+ gençlerin okulda yaşadıkları durumlar için kesinlikle ezilmemeleri ve idareye şikâyet etmelerini rica ediyorum, bu gerçekten çok şeyi değiştiriyor. Eğer ezilir ve ses çıkarmaz isek yaptıkları şeyden vazgeçmiyorlar,  bu nedenle direnmeliyiz, tırnaklarımızı göstermeliyiz.

Ailenden bilhassa anneannen ve annen seni çok destekliyorlar, LGBTİ+ gençler için ailenin desteğini görmek sence neden önemli?

Aileden ziyade çevremizdeki herhangi bir insandan bile destek görüyor olmak çok önemli; çünkü zaten hayatımızın birçok yerinde dışlanıyor ve kendimizi kapatıyoruz. Ancak bize destek veren insanlar olduğu zaman kendimize inanıyoruz. Elbette eğer aileden de destek görüyorsak her şey daha da iyi bir hâl alıyor.

Açılma sürecinde kendini çok yalnız, destek görmediğin bir hâlde hissettiğin oldu mu? Böyle hissetmiş olan kişilere vereceğin bir tavsiye olsaydı o ne olurdu?
Kendimi kabul etme sürecimin öncesinde çok defa yalnız hissettiğim oldu; çünkü sürekli olarak olmadığım birisiymiş gibi davranıyordum, gizleniyordum. Çevremdeki insanların beni kabul etmeyeceğini düşünüyor, kendimi onlara mecbur hissediyordum. Bir nevi onlar olmadan çok yalnız olacağımı düşünüyordum; ancak sonra fark ettim ki hayatımda birçok insan olsa da başka birisiymiş gibi yaşarsam her zaman yalnız hissedeceğim. Uzun süre düşündüm ve sonra çevremdekilere açıldım. Aslında beni gerçekten seven, değer veren insanlar beni değiştirmeye çalışmak yerine beni ben olduğum için sevdiler ve yanımda oldular. Zaten bu bir gerçek olan bu değil midir? Bizi gerçekten seven insanlar bizi değiştirmeye çalışmak yerine olduğumuz gibi kabul ederler. Çevremdeki insanlara açıldıktan sonra kendimi daha özgür hissettiğim için yalnızlık çekmedim. Bir tavsiye vermem gerekirse; bu hayatta kimseye mecbur değiliz ve hayatı ikinci kez yaşama şansımız olacağını düşünmüyorum. Elimizde olan tek hayatı neden başkalarının istediği gibi yaşayalım? Hayatınıza alacağınız insanlar sizi seçmesin, siz onları seçin. Sizi olduğunuz gibi kabul etmeyen insanlara ihtiyacınız yok; elbet sizi seven insanlar karşınıza çıkacaktır.

Video ya da fotoğraf çekimlerin için makyaj yapıyorsun. Peki, herhangi bir çekim olmaksızın, sokağa makyaj yaparak çıktığın oldu mu?

Evet, video ve fotoğraf çekimlerim haricinde de makyaj yapıyorum. Genelde hafta sonları arkadaşlarım ile vakit geçiyorum ve onların yanına giderken günlük, ruj ve göz farı kullanmadığım hafif bir makyaj yapıyorum. Ama canım isterse onları da kullanmaktan çekinmem.

Seni idol olarak gören birçok kişi olduğunu düşünüyorum, onlar için yolu açtığını söyleyebilir miyiz?

Tüm samimiyetimle söylüyorum bir çok insandan beni idol olarak gördüklerini duydum ve bu beni aşırı mutlu ediyor, gururlandırıyor. Belki biraz olsun bir yol açmış olabilirim ancak önümüzde açılacak olan çok yol var. Aslında bir şeyleri yapma konusunda bana ihtiyaçları yok, ben olmasam da başkaları bu yolu açacaktı. Kendisine inanan herkes başarabilir ve tüm yolları açabilir.

“Bu benim” projesini başlattın? Biraz bu projeden bahsetmek ister misin?

Uzun süredir vlogger Cansu Yeğin ile ortak video çekmeyi düşünüyorduk ancak çekeceğimiz videolar makyaj videosunun yanı sıra insanlara bir şey katabilecek, ses getirebilecek bir video olsun istedik. Bu tarz bir video daha çok Cansu’nun fikriydi. Videoyu olabildiğince açık, anlaşılır çekmeye çalıştık. Videoda toplum baskısından dolayı saklanarak, gizlenerek olduğu gibi yaşayamayan bir genç var ve bu genç sürekli olarak linç girişimlerine, hakaretlere maruz kalıyor. Ardından daha fazla dayanamayarak olduğu kişiye dönüşüyor. Çektiğimiz video LGBTİ+ konusu üzerinden ilerlemiş olabilir ama bir nevi vermek istediğimiz mesaj insanlar hayatının her yerinde dini, dili, kilosu, ırkı, giyinişi vb. gibi birçok konu yüzünden nefrete maruz kalabiliyorlar. Oldukları kişiden kaçmak yerine “bu benim” diyerek kendilerini kabul etmeleri gerektiğini anlatan mesajlar vermek istedik. İnsanlar #bubenim etiketi ile sosyal medya hesaplarından kendileri, hayatları ile ilgili bir şeyler yazarak projemize destek oldular. (Bu benim videosunu buradan izleyebilirsiniz.)

Son videonda bazı markaların tanıtımını yaptın, seninle çalışmak isteyen başka markalar olacak mı sence? Ya da şimdiden teklifler almaya başladın mı?

Evet, son videomda bir kaç marka ile çalıştım ve inanıyorum ki önümüzdeki zamanlar daha çok marka ile çalışacağım ama şu an için kesinleşmiş herhangi bir teklif yok.

Son olarak, yakın gelecekte ne gibi projelerin var?

Kafamda netleştirdiğim bir şey var sadece, o da önce okulumu bitirip sonra bir kozmetik markasında makyaj eğitimi alarak makyaj artisti olmak ve çalışmak. Elbette YouTube ile birlikte hayatımı devam ettirmek istiyorum.

Arda’nın YouTube kanalında çektiği videoları buradan izleyebilirsiniz.

(Bu röportaj 12/05/2017 tarihinde T24‘de yayınlanmıştır.)

İdeal beden mi? Bir kadının kendini sevmesi devrimdir!

29/03/2017 – Aybala Arslantürk

İdeal beden mi? “Bir kadının kendini sevmesi devrimdir!”

İdeal beden nedir? İdeal beden var mıdır yoksa tamamen bir yanılgı mıdır? İdeal beden varsa nasıldır ve kim belirler? Üzerinde uzun tartışmalar yapılabilecek ideal beden dosyasını aktivist görüşleri ile açmak istedik.

 

Berrak-Tuna-610x410
Berrak Tuna, feminist aktivist.

Yazılarını blogundan takip edebileceğiniz Berrak Tuna “‘İdeal’ elbette ki var fakat bu bir yanılgı, yanılgı olması maalesef gerçek olmasına engel değil” diyor.

 

“İdeal beden algısı kendim de dahil olmak üzere bu konuyla ilgilenenler tarafından görmezden gelinmeye çalışılsa da maalesef hala var. Fakat bu ideal beden, tek tip değil. Farklı ülkelerde, farklı kültürlerde birbirinden ayrışıyor bu bedenler. Yüzde 90’ının ortak özelliği ise, ince yapılı ve çoğunlukla beyaz olmaları. Siyahi toplumlarda ve Asya toplumlarında, cilt rengi olabilecek en açık renk, özellikle yüz vücut hatları batılı standartlara en yakın olanlar güzel bulunuyor. Bu “ideal” nedeniyle çok tehlikeli olduğu halde kullanılan kimyasal maddeler, cilt rengi açma işlemleriyle ünlüler zaten. Asya’da ‘batılı’ görünmek için çekik gözlerinden memnun olmayanlara yönelik sağlanan çift göz kapağı ameliyatı da bu konuya uygun bir örnek.

Bu önümüzdeki genel gerçek.

Bu gerçeği kabul etmeden, beden olumlama hareketini destekleyemeyiz. Ortada toplumsal olarak kabul edilen bir ideal olmasaydı, bu idealleri yıkmaya da çalışıyor olmazdık.

Bu ideallerin en büyük yaratıcısı ve destekleyicisi tabii ki ataerkil toplum, tüketim kültürü ve kapitalizm. Özellikle kadınların alım güçlerinin artmasıyla, dış görünüşe ve bedene verilen kozmetik değer artıyor, endüstri gelişiyor. Zira bu ideal aslında satın alınabilen bir şey. Cilt tonundan, renk eşitsizliğinden sivilcelere, vücudunuzdaki kıl ve tüy yoğunluğuna, aşırı zayıflıktan, şişmanlığa; diyet ve güzellik sektöründe, cinsiyetiniz fark etmeksizin, satın alıp kendinizi bu “ideal”e yaklaştırabilmeniz için her şey mevcut. İşin sıkıntılı tarafı, size “ideal olmak ister misiniz?” diye sorulmuyor. Siz zaten farkında olmadan toplumda var olabilmek, zorbalığa maruz kalmamak, başkalarından ayrıştırılmamak ve en üzücüsü de onaylanmak, bu ideale yaklaşmak için tüm paranızı, enerjinizi harcıyorsunuz. Zira medyada nereye baksanız o “aslında olmanız gereken” ideal bedenler var.

Bu “ideal” elbette ki var fakat bu bir yanılgı, yanılgı olması maalesef gerçek olmasına engel değil. Savaşması zor olan ise, bu idealin sürekli şekil değiştirmesi. Doksanlarda “heroin chic” adıyla moda olan ince ve soluk görünüş, yerini “beach body”’e bıraktı. Bronz, popolu fakat gıdıksız ve düz karınlı olmak şimdilerde çok önemli. İnsanları yıllarca diyet kültürüyle beslenme bozukluklarına ve psikolojik hastalıklara sürükleyen bu ince beden ideali, şimdilerde sağlıklı beslenme adı altında aksiyona devam ediyor. Sağlıklı beslenmiyorsanız, ana akım medya tarafından desteklenen bu beslenme ve egzersiz programlarına dahil değilseniz (ki bu beslenme ve egzersiz programları ne derece sağlıklı, herkes için uygun mu o da tartışma konusu) sağlıksız ve sorumsuz ilan edilebiliyorsunuz. Artık ölçümleriniz ne olursa olsun obez sayılıyorsunuz. Obez, şişman, kilolu demek yerine sağlıksız deniyor. Politik doğruculuk gibi yani, aslında altta yatan anlam aynı: Şişman ve çirkinsin.

Bu ideal beden baskısı otonomiyi elinizden alır. Sürekli değişmesiyle kafanızı karıştırır. Bir süre sonra kendinizden, özellikle toplum ve toplumun tükettiği medya tarafından bedeninizde “problemli” ilan edilen yerlerinizden başka bir şey düşünemez olursunuz. Durmadan size ne yapmanız gerektiğini, nasıl yaşamanız gerektiğini, neye önem vermeniz gerektiğini dikte eder. Motivasyona ihtiyacınız olduğunu düşünmenizi sağlar, “güç içinizde, isterseniz siz de böyle olabilirsiniz” der, hiç aklınızda yokken kendinizi başkalarıyla kıyaslamanızı sağlar. Beden ve dış görünüşe verilen bu sahte değer ve önem, kişiyi biblolaştırıp sistematik bir şekilde vasıfsızlaştırmaya sebep olur. Bir bakarsınız görünüşünüzden daha önemli bir şey kalmamış, sesiniz, işiniz, düşündükleriniz, fikirleriniz geri plana atılmış.

İşte bu yüzden amacımız idealleri yıkmak değil, bu ideallere verilen önemi azaltmak, gücümüzü elimize almak olmalı”.

Berrak instagram hesabından yaptığı paylaşımlarla Beden Olumlama Hareketi’ne göz kırpıyor.

Dilâra-Gürcü-300x300
Dilâra Gürcü, feminist yazar.

Uzun yıllardır feminist hareket içinde aktif yer alan Dilâra’nın yazılarını T24 haber sitesinden takip edebilirsiniz.

Bu benim hem bir kadın olarak hem de feminist olarak çok uzun süredir sorguladığım bir konu. Dönemsel ve kültürel olarak kadın bedenine atfedilen ideal bir güzellik algısı olduğunu düşünüyorum. Bu coğrafyadan coğrafyaya, dönemden döneme değişiyor. Örneğin şu an Batı’da “balık etli” tabiriyle tanımlanan kadın bedeni, rönesans Avrupası için oldukça zayıf kalıyor ve arzu nesnesi olarak algılanmıyordu. Ya da bazı coğrafyalarda geniş kalçalı kadınlar bir cinsellik simgesiyken, bazılarında ise genel standartlara göre “kilolu” olarak algılanıyorlar. Kilo dışında ten rengi, saç rengi, vücut kıllarının nerede olması ve olmaması gerektiği gibi belirleyici faktörler var.

Aslında oldukça öznel olan “güzellik” algısı nasıl bu kadar objektif temeller üzerinde şekilleniyor sorusuna verebileceğim tek bir cevap var sanırım: O da toplumdaki normlar doğrultusunda oluşan ve yaygınlaşan kültür. Objeleştirilen kadın bedeni ve kadının mütemâdîyen erkeğe görsel haz oluşturma tahakkümü ile kadınlar her zaman daha estetik varlıklar olmalılar algısı oluşuyor. Bunda elbette heteronormativitenin ve evrimsel olarak üreme refleksinin etkisi büyük. Bu algı da medya ve moda sektörü sayesinde yaygınlaşıyor. Televizyona erişimi olmayan bazı ülkelerde televizyonun yaygınlaşmasından sonra, öncesi ve sonrası olarak bilhassa kız çocukları üzerinde yapılan araştırmalar medyanın bu konudaki etkisini kanıtlıyor. Medyada dayatılan algı ile yeme bozukluğu geliştiren, bedenleri ile barışamayan kız çocuklarının sayısı artıyor.

“İdeal beden” dediğimiz zaman, çok dallı budaklı, birçok etken ile oluşan ve bozulabilen bir algıdan bahsediyoruz. Benim şahsi görüşüm bunun bir yanılsama olduğu üzerine, ancak bunun bir yanılsama olması, gerçekliğini ve bir tahakküm biçimi olduğunu değiştirmiyor.

Selime-Büyükgöze
Selime Büyükgöze, feminist.

Büyükgöze’yi  ‘Her adımımızda feminist mücadeleye, feminist söze ihtiyacımız var’ şiarıyla yola çıktığı Çatlak Zeminde’deki yazılarından takip edebilirsiniz.

İdeal beden denildiğinde akla gelen, erkek egemen sistemin dayattığı güzellik algısı ile örtüşüyor ve kadınların bedeninin nasıl olması gerektiği erkekler tarafından tarif ediliyor. Bu beden ince, narin, her daim güzel. Kırışıksız, selülitsiz, yağsız, kılsız yani neredeyse hiçbir kadının sahip olmadığı ama sahip olmak için her daim çaba göstermesi gereken bir beden. Ulaşılamayan bu ideallikten geriye kadınlara utanç ve kendini sevmeme kalıyor. Kadınlara dayatılan ideal beden tartışıldığında daha az akla gelen ise bu bedenin aynı zamanda hareketsiz olması. “Oturmasını kalkmasını bilmesi gereken” kadın bedeni koşmamalı, atlamamalı, zıplamamalı. Hatta sokaklarda başı boş yürümemeli.

İdeal beden nasıl gerçekten ideal olur diye düşünmem gerektiğinde her kadının kendi bedenini sevdiği, dilediğince atlayıp zıpladığı bir ideallik tahayyül ediyorum.

8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü’nden bir döviz özetliyor: Bir kadının kendini sevmesi devrimdir!

(Aybala Arslantürk’ün gerçekleştirdiği bu röportaj 29/03/2017 tarihinde Sivil Sayfalar‘da yayınlanmıştır.)

Taksim’de 40 bin kadın; 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü’nü düzenleyen kadınlar anlatıyor

17/03/2017

15 yıldır düzenleniyor 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü. Ancak bu sene öncekilerden çok daha fazla kadın yürüdü Taksim İstiklal Caddesi’nde. Türkiye tarihinde bir ilk olmasının yanı sıra, uluslararası medyada da oldukça konuşuldu o gece ve 40.000 kadının İstiklal’i doldurduğu o gecenin fotoğrafları. Bu kadar kadının OHAL’e rağmen nasıl organize olduğunu merak ederek 15. Feminist Gece Yürüyüşü Hazırlık Grubu ile irtibata geçtim ve yürüyüşü anlattılar…

– 15 yıldır düzenliyorsunuz İstanbul’daki feminist gece yürüyüşünü, bu yılki yürüyüşün arkasında nasıl bir organizasyon vardı? Nasıl bir emek harcadınız anlatabilir misiniz?

Feminist Gece Yürüyüşünün örgütlenmesi gönüllülük üzerine kurulu. Yürüyüşten bir ay önce feminist e-posta grupları üzerinden yaptığımız çağrılarla, yürüyüşü birlikte örgütlemek isteyen feminist kadınlarla bir araya geliyoruz. Sonra her hafta Taksim’deki Feminist Mekân’da buluşuyoruz. Farklı komisyonlar oluşturup görev dağılımını sağlıyoruz.

En hummalı çalışma, eylemin yapılacağı günün birkaç gün öncesinde ve 8 Mart’ta, Feminist Mekan’da oluyor. Çok sayıda kadın bildiri dağıtıyor, pankart yazıyor, döviz hazırlıyor, slogan alıştırmaları yapılıyor. Yürüyüş için de ayrıca görev dağılımı yapılıyor, mesela ana pankart ve foto-blokları kimler taşıyacak, slogancılar kimler olacak, basın açıklamasını kim okuyacak gibi. İlk toplantı çağrısıdan yürüyüş sonunda okunan basın açıklamasına kadarki aşamalar, hepsi feminist mücadeleye ve dayanışmaya dâhil. Aslında bizim için kutlama, küçük mutfağımızda demlenen çay ile birlikte edilen sohbetlerle başlıyor ve gün boyu sürüyor.

– Yürüyüş 15 yıldır sadece trans ve natrans kadınlara açık, bunun sebebini nedir?

Eylem, natrans (cis-gender) erkeklere kapalı. Bunun başlıca sebebi, kadınların ve transların sadece kendilerine ait, patriyarkadan azade bir fiziki ve söylemsel mecra yaratmanın gerekliliğine duyduğumuz inanç. Nasıl ki feminizmin öznesinin kadınlar olduğu savunuyorsak, patriyarkanın öznesinin de erkekler olduğunu savunuyoruz. Kadınların patriyarkal sistem nedeniyle maruz kaldıkları binbir çeşit ezilme biçimi, bizlere kadın dayanışmasının kurtuluşumuz olduğunu gösteriyor. Politikamızı da bu doğrultuda yani erkeklerden, devletten ve sermayeden bağımsız oluşturuyoruz.

Bu aynı zamanda politik bir mesaj da: Tüm farklılıklarımıza rağmen, kadınları kolektif bir politik özne olarak konumlandırmak, kadınlık hâlini de yaşam bilgimizi ve politikamızı dayandırdığımız öncelikli ve meşru kaynak olarak öne çıkarmak. Bu pratiğin işe yaradığına bu seneki Feminist Gece Yürüyüşünde bir kez daha tanık olduk. Hepimiz yürüyüşten güçlenmiş, umutlanmış, neşelenmiş ayrıldık. Birbirlerini tanımayan kadınlar benzer deneyimlerden bahsetti, bu yürüyüşün onlara ne kadar iyi geldiği, meğer ne çok ihtiyaçları olduğu gibi.

– Her yıl kalabalık oluyordu ancak bu yıl 40.000 kadının katıldığını öğrendik. OHAL’e rağmen bu kalabalığı bekliyor muydunuz? Sizce bu sene daha kalabalık olmasının sebebi neydi? Türkiye’de artan feminist bilinç ya da siyasi iktidarın kadın politikalarını her geçen gün daha da sıkılaştırması diyebilir miyiz?

Geçen senelere göre daha kalabalık olmasını umuyorduk; fakat yürüyüşteki kalabalık hayal gücümüzün de sınırlarını aştı. Böylesine bunaltıcı ve baskıcı bir ortamda, hem de OHAL zamanı, bunca inatçı, güler yüzlü, yaratıcı kadın ve trans bir araya geldi ya, daha ne olsun?

Bu aşırı artışın en büyük sebeplerinden biri, AKP iktidarının kadınların hayatlarına, bedenlerine ve emeklerine yönelttiği tehdit ve kısıtlamaların giderek artması ve yaygınlaşması, hatta artık bunun bir saldırı hâlini alması. Yani hükümetin muhafazakâr aile, sosyal ve istihdam politikalarına temelden yöneltilen bir başkaldırı. Mevcut düzen giderek daha az kadını ikna eder hâle geldi. Başka bir deyişle, giderek daha çok kadın “Böyle gelmiş, böyle gitmez; kol kırılır, yen içinde kalmaz!” diyor.

Tam da bu noktada dikkat çekmek gerekir ki, erkek muhalefetin yapamadığını feministler yaptı. 40 bin kadın kazanımlarından ve mücadelelerinden geri dönüşün mümkün olmadığını ilan etti ve sokaklara döküldü.

– Bu yıl gece yürüyüşü İstanbul dışında başka hangi illerde oldu? 2 yıl önceki yürüyüşte polis saldırısı olmuştu İstanbul’da, bu yıl da İzmir, Ankara ve Antalya’da oldu. Bu baskının sebebi sizce ne?

Bu yıl İstanbul dışında Ankara, İzmir, Antalya ve Mersin’de Feminist Gece Yürüyüşü yapıldı. Polis şiddeti dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de muhalif grupları bastırmak ve sessizleştirmek için bir devlet politikası olarak kullanılıyor. Aslında şiddeti, iktidar sahiplerinin barışçıl yollardan toplumsal mutabakat sağlayamadığı durumlarda başvurduğu bir yöntem olarak kavradığımızda parçalar yerine oturuyor. İktidar sahiplerinin, eşitlik, özgürlük ve sürekli barış isteyen kadınların dirençlerini ve iradelerini kırmak için şiddete başvurduklarını düşünmek için yeterli sebep var aslında. Neoliberal politikalara eşlik eden kültürel muhafazakârlaşmaya rağmen kadınları evlerinde kalmaya, çocuk doğurmaya, aile içi yaşlı ve hasta bakımını üstlenmeye, çocuklarının cefakâr anneleri, kocalarının fedakâr eşleri olmaya ikna edemiyorlar.

– Türkiye’de kadınlar aktif olarak referandumda “Hayır” kampanyası yürütüyorlar. Yürüyüşte de bolca “Hayır” pankartı gördük. Kadınlar neden hayır diyor ya da demeli?

Hayır diyen kadınlar, siyasi iktidarın tekelleşmesinden, yani bir diktatörlük rejimi olmasından endişe duydukları için “hayır” diyorlar. Politika üretme süreçlerinden dışlandıkları, taleplerinin duyulmadığı, kazanımlarının tırpalandığı, kurdukları örgütlerin yerlerini hükümete yakın muhafazakâr kadın STK’larının doldurduğu bir dönemde, daha fazla alan kaybetmek istemiyorlar. Referandum aslında AKP politikalarına “evet” demek iken, kadınlar AKP’nin hayatlarına yaptıkları müdahalelere karşı çıkıyor, kazanımlarından ödün vermeyeceklerini ilan ediyorlar ‘’hayır’’ diyerek. Bu sebeple söylediğiniz gibi, yürüyüşte de ‘Hayır’ çok görünürdü.

Fakat kadınların ve transların gündemi, talepleri ve öncelikleri, ‘Hayır’ı kapsar ancak bunu aşar. Referandum sonucuyla bitmeyen, Türkiye gündemini her dönem meşgul eden iktidar savaşlarını aşan taleplerimiz var. Çünkü kadınlar her koşulda patriyarka ile mücadele etmek zorunda kalıyorlar. AKP döneminin bu noktada farkını kadınlara doğrudan saldıran bir hükümet olması. Kürtaj başta olmak üzere haklarımıza göz diken ve bu saldırıları “makbul” kadınlık tanımı yaparak uygulayan, böylelikle de erkeklerin kadınlar üzerinde kurdukları egemenliği bir defa daha onaylayarak teşvik eden bir hükümet ile karşı karşıyayız.

– Feminist yürüyüşlere katılan ve adeta bir terapi gibi gören biri olarak sormak istiyorum bu soruyu, o gece sizler için nasıl geçti? Neler hissettiniz?

OHAL’e rağmen, hayatlarımıza düşen bombaların hepimizde yarattığı korkuya rağmen, başka herhangi bir kitlesel eylemliliğin olamadığı bir dönemde on binlerce kadın bir araya geldik. En önemlisi ise sokağa çıkmış, bir defa isyan etmiş kadınları bir daha geri döndürmenin imkânsız olduğunu göstermiş olduk. Bireysel ve kolektif hafızamızda hep diri tutacağımız, tarihe kayıt düşeceğimiz bir gece oldu. Kadınların ve transların kendi imkânlarıyla birlikte düzenledikleri bağımsız bir eylemin ne denli ses getirebileceğini, hepimize ne kadar çok moral ve umut olduğunu görmek, örgütlendiğimizde ne kadar güçlendiğimizi, birlikte olmayı ne kadar çok sevdiğimizi hatırlattı bize.  

Yaşasın feminist mücadelemiz! Yaşasın Kadın Dayanışmamız! Yaşasın 8 Mart!

(Bu yazı 17/03/2017 tarihinde T24‘de yayınlanmıştır.)

Bu kıyafetle sokağa çıksam taciz edilir miyim?

18/09/2016

Geçtiğimiz günlerde İstanbul’da otobüste şort giydiği gerekçesiyle fiziksel saldırıya uğrayan 23 yaşındaki Ayşegül’den birçoğunuz haberdar olmuştur sanırım. Otobüste bir erkek “şort giyenler ölsün” diyerek ona tekme attı. Kendisine yapılan bu saldırı bir tesadüf değil. Son zamanlarda Türkiye’de birçok kadının yaşadığı bir korkunun eyleme dökülmüş hâli. Korku ise baki ve bu tarz saldırılar arttığı müddetçe de büyümeye devam ediyor:

“Bu kıyafetle sokağa çıkarsam taciz edilir miyim?”

Darbe girişiminden sonra sokağa çıkan ve demokrasi mitinglerine katılan kadınlarla röportaj yapmıştım. Onlar sokaklardan korkmayan muhafazakâr kadınlardı. Ancak kendi çevremden, anlatılanlardan algıladığım bir durum vardı; o da darbe girişiminden sonraki OHAL döneminde sokağa çıkmaktan korkan çok fazla kadın olduğuydu. Twitter üzerinden çağrıda bulunarak giydikleri kıyafetten ötürü tacize uğramış olan kadınlara ulaşmak istediğimi söyledim. Çağrımı gören kadınlar bana yazmaya başladılar ancak ne yazık ki bu çağrım çok kısa bir sürede bir kesimin radarına girdi; iftira haber üretmekle itham edilerek hedef gösterildim. Hem çağrımı sildim, hem de Twitter hesabımı bir süreliğine kilitlemek zorunda kaldım. Yazıyı uzun süredir bekletiyordum; ancak muhafazakâr ve eril zihniyetin baskısını hisseden kadınların seslerini artık duyurmak istiyorum. Ağustos ayının başında bana yazmış olan kadınların korkularını ve hikâyelerini aktaracağım şimdi.

Benimle ilk iletişime geçen Tuğçe 17 yaşında, Tekirdağ’da yaşıyor. İki kız arkadaşıyla birlikte şehir merkezinde yürürken ergen bir erkek grubu tarafından fiziksel tacize uğradıklarını anlattı. Kendilerine çelme takarak düşürmeye çalışan bu erkeklere sözlü tepki verdikten sonra, gece eve yürüyerek dönerken bir arabadan iki erkeğin kendilerine sözlü tacizde bulunduğunu söyledi. Arabadaki erkeklerin kendilerini ısrarla arabaya çağırması üzerine bağırmaya başladıklarını anlatan Tuğçe, bu olay gerçekleşirken çevreden kimsenin yardım etmediğini; ağlaya ağlaya eve döndüklerini ve çok güvensiz hissettiklerini dile getirdi. Başlarına gelen bu olaydan sonra akşam dışarıya çıkmaktan korktuklarını, bir erkeğin korumasına ihtiyaç duymaktan utanıyor olduğunu dile getirse de artık akşamları yanlarında erkek arkadaşları olmadan dışarı çıkamadıklarını anlattı.

Cihangir’de saldırıya uğrayan plakçının olduğu mahallede oturan 21 yaşındaki Ege ise, pantolon giymediği günlerde korktuğu için, erkek arkadaşının kendisini gideceği yere bıraktığını anlattı. Geçtiğimiz yıl balkondan tırmanarak evine kadar giren bir tacizciye dava açtığında; fail beraat ettiği için adalet sisteminin kendisini korumadığını düşünen Ege, sokağa çıktığında etek veya elbise giydiği zaman kendisine yöneltilen “ayıplayıcı” bakışlardan da rahatsız olduğunu dile getirdi. Bu mahalle baskısının muhafazakâr kesimin kendini haklı görmeleriyle oluştuğunu düşünen Ege, artık arkadaşlarıyla birbirlerine giydikleri kıyafetleri gösterip, taciz edilip edilmeyeceklerini sorduklarını, hiç muhafazakâr olmayan annesinin her gün onu arayıp “giydiğine dikkat et” dediğini de ekledi.

İzmir’de yaşayan 20 yaşındaki Besra, gündüz bankaya gitmek için sokağa çıktığında yol kenarında bir arabanın onu takip ettiğini fark ettiğini, otobüs durağına gidip, otobüse biner gibi yaptıktan sonra arabanın gittiğini var sayarak yürümeye devam ettiğini aktardı. Sonra birden yanına yaklaşan arabadaki erkeğin kendisine “güzelim nereye gidiyoruz?” diye sorduğunu, polisi aradığını söyleyerek faili başından savdığını anlattı. Besra tacizcilerin artık daha rahat taciz edebildiklerini düşündüğü, bu nedenle sokağa çıkarken anksiyetelerinin arttığını aktardı.
Bursa’da yaşayan 28 yaşındaki Gizem ise, bir gece balkona annesi ile birlikte şortla çıktıklarında, sokaktaki kalabalık bir erkek grubu tarafından tehdit edildiklerini anlattı. Kendi evlerindeki balkona çıktıklarında dahi ne giyeceklerine karışan bir erkek topluluğu ile karşılaşmanın tedirginliğini dile getirdi.
İstanbul’da yaşayan 18 yaşındaki Ekin, köpeğini gezdirmeye çıktığında konvoy halinde ilerleyen araçlardan başını çıkaran 5-6 farklı erkekten kornalar ve sözle tacize uğradığını anlattı. Yapılan sözlü tacizler arasında “işini görüyor mu o it” sorusu birbirinden güç alan erkeklerin toplu tacizde nereye varabileceğini gösteriyor. Ekin bu tacizden sonra kendini her an tetikte hissettiğini, herhangi bir fiziksel tacizde kendini koruyamayacak olduğu için korktuğunu anlattı.
Sibel ise İstanbul’da yaşıyor ve artık her sabah işe giderken eşi ve annesi tarafından “açık giyinme” uyarısı alıyor. Eskiden kıyafetlerinin “açık ya da kapalı” olup olmadığını düşünmediğini ama artık tüm kadın arkadaşları ile bu konuyu konuştuklarını anlattı. Artık sokağa çıkarken sözlü tacize uğraması durumuna karşı, sürekli kulaklık takıp müzik dinlediğini söyledi.
23 yaşındaki Bilgesu, Bursa’da Fomara meydanından geçerken, arabadan bir erkeğin, eteğine yorum yaparak sözlü tacizde bulunduğunu anlattı. Bilgesu kalabalık alanların erkeklerin taciz için fırsat olarak gördüğünü düşündüğünü, her ne kadar artık daha temkinli olsa da yine de korkmadığını çünkü sokaklardaki kadın görünürlüğünün onu güvende hissettirdiğini söyledi.
Şimdi aktaracağım iki taciz hikâyesinde ise failler, muhafazakâr zihniyetin eril baskısını benimseyerek aynı tahakkümü hemcinslerine uygulayan kadınlar.

İstanbul’da sabah saatlerinde işe gitmek için otobüs bekleyen 36 yaşındaki Tuğba, üzerinde askılı bluz olduğu için iki muhafazakâr kadın tarafından sözlü tacize uğradığını anlattı. Kadınların kolunu dürterek “böyle açık, çıplak gezdiğiniz için tepemize bombalar yağıyor, niye hâlâ kapanmıyorsunuz” dediklerini, kendini savunduğu zaman üzerine yürüdüklerini; ama korkmadan onun da karşılık verdiğini aktardı. Giyim tarzına İstanbul’un belirli semtlerinde zaten dikkat ettiğini; ama artık kadınların da bu baskısını gördükten sonra iyice endişe duyduğunu dile getirdi.

Lüleburgaz’da yaşayan 19 yaşındaki Bensu ise çarşıya giderken şort giydiği için bir kadının “giymeyin böyle şeyler” diyerek bacağına vurduğunu anlattı. Yanlarından geçen başka birinin ise kardeşinin omzuna vurup “önüne bak” dediğini söyledi. Bensu, sanki suçluymuş gibi azarlanmış olmaktan çok rahatsız olduğunu dile getirdi.
Yorumlardan bağımsız olarak özetlediğim bu vakalarda en çok dikkatimi çeken kadınların anlatım sırasında verdikleri detaylardaki benzerlik oldu. Kalabalık alanlarda tacize uğrayan kadınlar, o alana ya da caddeye çıkarak hata yaptıklarını düşündüklerini söylediler mesela. Birçoğu kıyafetini anlatırken “askısı kalındı” “yelek vardı ama boyu uzundu” “eteğim/şortum kısa değildi” gibi açıklamalarda bulundular. Aslında hepsiyle detaylı konuştukça, uğradıkları tacizden dolayı suçlu olmadıklarını söyleseler de, bir kadın olarak taciz sonrasındaki o hissi ben de çok iyi biliyorum. “Bu neden benim başıma geldi?” sorusunun akabinde gelen kendini suçlu ve utanmış hissetme durumu. Çoğu, onları dinlediğim için teşekkür etti, anlatmanın ve dertleşmenin bile hiç yoktan iyi olduğunu söyledi. Mesajlarına dönüş yapmamı bile beklemeyenler vardı aralarında! Kadınlar olarak taciz konusunu her konuşmak istediğimizde o denli bastırılıyor ve suçlanıyoruz ki, uğradığımız tacizi anlatırken bizi yargılamadan dinleyen insanlara şaşıyoruz elbette!

Evet, kadınlar artmakta olan muhafazakâr ve eril baskıdan korkuyorlar. Fakat çoğu bunun eskiden beri böyle olduğunu, sadece artık daha sık ve görünür olduğunu dile getirdiler. Şort giymesi bahane edilerek tacize uğrayan Ayşegül’ün vakası münferit bir olay değil. “Bu kıyafetle sokağa çıkarsam taciz edilir miyim?” kaygısı her zaman vardı. Faillerin taciz konusundaki rahatlığı ise, elbette muhafazakâr zihnin kadın bedeni üzerindeki tahakküm iddiası ve mevcut yasaların cinsiyetçi kararlarla uygulanması ile pekişti. Erkeklerin taciz için her zaman bir bahanesi olduğu ise su götürmez bir gerçek. Ne giydiğimiz şort taciz edilmemizin sebebi, ne de taktığımız başörtüsü tacize uğramayacak olmamızın göstergesi. Erkekler taciz etmek için bir ideolojinin arkasına sığınıp, kadın bedeni üzerinde söz söyleme hakkını kendilerinde her zaman bulacaklar. Şort giydiği için otobüste tacize uğrayan Ayşegül’ün davasını savunurken, sağcısından solcusuna birçok erkeğin sosyal medyada biz feministlere saldırmasında da bunu gördük. Şiddete uğrayan bir kadının vakası üzerinden yine feminizm düşmanlığı üretildi ve feministlere nasıl tepki vermeleri gerektiği konusunda had bildirildi. Bu nedenle, biz kadınlar olarak, hele ki bu artmakta olan karanlığa karşı, kendi bedenlerimiz üzerindeki söz hakkından asla feragat etmemeli, dayanışmaya, birbirimize destek olmaya devam etmeliyiz.

(Bu yazı 18/09/2016’da T24‘de yayınlanmıştır.)

Darbe girişimine karşı direnişe çıkan kadınlar anlatıyor

31/07/2016

15 Temmuz gecesi yaşanan darbe girişimi ve sonrasındaki kaos ortamı hepimizi derinden etkiledi ve kaygılandırdı. O gece yaşananları uzaktan izleyen bir kadın olarak, mücadele, savaş ve kaosun olduğu ortamlarda erkeklerin kendilerinde meşru hak olarak gördükleri eril şiddetin kadınlar üzerinde nasıl etki bırakacağı konusunda kaygılandım günlerce. Sonra sokaklarda kadınların da olduğunu öğrendim.

Tankların karşısına geçmiş, canı pahasına dimdik ayakta duran kadınları gördüm. Ben darbe girişimi gecesi Türkiye’de olsaydım, değil sokağa çıkmak, korkudan yatağımın altından dahi çıkamazdım. Bu kadınların cesareti, canları pahasına sokağa dökülmesi beni hem utandırdı, hem de umutlandırdı. Sokaklara dökülen bu kadınlardan ikisine ulaştım. Laikliği savunan, ateist bir feminist olduğum için benim röportajımda yer almak istemezler sanmıştım. Oysa görüşlerimiz, inançlarımız veya inançsızlığımız farklı olsa da kadınlığımız üzerinde birleştiğimiz cevabını aldım.

27 yaşındaki Esra Gümüş ve 28 yaşındaki Nebiye Arı darbe girişiminden sonra İstanbul’da sokaklara çıkmış Müslüman kadınlardan. Yaşananları tanklardan, silahlardan, siyasetçilerden, analizcilerden ve en çok da erkeklerden bolca dinledik. Biraz da sokağa çıkmış kadınlardan dinleyelim mi?

1. 15 Temmuz gecesi sokağa çıkma motivasyonunuz neydi? Darbe sizin için neyi ifade ediyor?

Esra: 15 Temmuz gecesi ailece oturmuş sohbet ediyorduk, sonra sosyal medyada herkesin paylaştığı, askerlerin köprüyü kapattığı o fotoğrafı gördük. Televizyonu açtığımızda darbe yapıldığı söyleniyordu. O an kalbimin yerinden çıkacak gibi olduğunu hissettim. Hep televizyonlarda darbenin nasıl olduğunu izlemiş; yakınlarımızdan dinlemiştik. Darbe kelimesini duymak bile hepimizde aynı şok etkisini yarattı. O an her şeyin bittiğini, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını düşündüm. İşkenceler, yasaklar, ölümler geçti gözümün önünden. Hiç düşünmeden hepimiz sokağa fırladık. Sokağa çıkarken geri dönmeyeceğimizin, nasip olursa şehit olabileceğimizin farkındaydık ama olsun; “yeter ki vatan sağ olsundu!” Bizi sokağa çıkaran düşünce buydu.

Nebiye: Biz 16 Temmuz’da öğlen çıktık evden.  Önce Vatan Emniyet Müdürlüğü’ne sonra da İBB, Saraçhane bölgesinde çatışmaların olduğu yerlere gittik. Neler olduğunu görmek ve 15 Temmuz şehitleri için gıyabi cenaze namazına katılmak istedik. Açıkçası sokağa çıkma motivasyonum halkın darbeye karşı cesur mücadelesinde yer alabilmek idi. Darbe benim için silahlı güçlerin devleti gayri meşru yollarla elde etmesi anlamına geliyor. Siyasi görüşleri farklı bir sürü insanın hapishanelere kapatılması veya öldürülmesi, gözaltında kaybı anlamına geliyor. Yıllarca hüküm sürecek baskıcı darbe anayasası anlamına geliyor.

2.Nebiye, meydanlara çıkarken “darbeye karşı yaşasın toplumsal barış” pankartı taşıdınız, bu çok değerli, neden o pankart?

Nebiye: Ben ve arkadaşlarım bu darbeden önce de Kürt bölgelerindeki OHAL uygulamalarına karşı barıştan yana saf tutuyorduk. Kürt bölgelerinde katliam yapan ve savaş hukukunun dışına çıkan askerlerin çoğunun bu darbe girişimine dâhil olduğunu görmüş olduk. Kürt bölgelerinde yürütülen savaş hâli darbecilere cesaret ve güç veren bir ortam oluşturmuş olsa gerek ki, oradan aldıkları güç ile birçok insanımızın ölümüne sebep olacak darbe girişiminde bulundular. Biz de buradan yola çıkıp “darbeye ve savaşa hayır” diyerek Türkiye’de yaşayan halklar için toplumsal barış umudunu hatırlatmak istedik. Toplumsal kamplaşma bir takım siyasi faaliyetlerde işlevsel rol oynadığı için körükleniyor olabilir yalnız bunun ülkenin geleceği için kötü bir yatırım olduğu gerçeği görmezden geliniyor. Biz ya bir arada barış içerisinde yaşayacağız ya da bu kamplaşmanın ağır sonuçları ile yüzleşmeye devam edeceğiz.

3. Dışarıdan gözlemlediğimiz sokağa çıkan halkın çoğunluğunun erkek ağırlıklı olduğuydu. Sonra sizin gibi direnen kadınlar olduğunu da gördük. Sokaktaki kadın temsiliyeti nasıldı? Bir kadın olarak bu direnişin içinde kendinizi nasıl hissettiniz?

Esra: O gece kadınların cesaretini gösteren bir durumdan bahsedeyim size. Sokağa çıktığımızda kalabalık yeni yeni toplanıyordu ve o saatlerde hâlâ Cumhurbaşkanımızdan haber yoktu. Sonrasında Cumhurbaşkanının havaalanına geldiğini öğrenince havaalanına yürümeye başladık; ama uzaktaydık. İçinde bulunduğum gruptan bazıları “dönsek mi, oraya varamayız” gibi serzenişte bulununca biz kadınlar karşı çıktık. O an hep birilikte şunu haykırdık gruba: “Ölmek var, dönmek yok bu yolda!” Bunun üzerine birkaç erkeğin şunu ifade ettiğini duydum: “Kadınlar bizden daha cesaretli çıktılar. Haydi arkadaşlar gevşemek yok!” Tıpkı erkekler gibi kadınlar da o gece sokakta, ellerinde bayrak, dillerinde tekbirle darbeye karşı olduklarını haykırdılar. Hepimiz o an hem gururlu hem endişeli ama kararlıydık. Vatan savunmasındaydık, canımız pahasına da olsa onlara ülkeyi teslim etmeyecektik. O gece bizim için ya varoluş ya da yok oluş gecesiydi. Biz kadınlar sonraki akşamlar da meydanlara çıkmaya devam ettik. Şunu tüm kalbimle söyleyebilirim ki o gün herkes; yaşlı, genç, çocuk, kadın, Türk, Kürt, sağcı, solcu hepsi tek yürek olmuş darbeye karşı durdular; canlarını düşünmediler, vatanı düşündüler. Tabii ki böyle bir tabloda yer almak gurur verdi bana.

Nebiye: İlk günden itibaren sokaklarda kadınlar olduğunu gördüm. Zaten 15 Temmuz’da tanklara karşı mücadele ederken hayatını kaybeden kadınlar olduğunu da gördük. Her toplumsal olayda olduğu gibi erkeklerin katılım oranı kadınlara göre elbette daha fazlaydı. Ama meydanların genelinde erkek yoğunluklu eylemler demek bence gerçek görüntüden ve mücadeleden uzaklaştıracak çok nicel bir değerlendirme olur. Eylemlerde bir kadın olarak kendimi diğer eylemlerden farklı hissetmedim açıkçası. Benim için ilginç olan herkesin polisle fotoğraf çektirmesi, akrep ve TOMA’ların arkamızdan gelmiyor oluşuydu.

4. Ellerinde sopalarla, bıçaklarla, silahlarla dışarı çıkan erkekler de vardı, bu erkeklerden, doğabilecek provokasyonlardan ve çatışma anlarından korkmadınız mı? Size cesaret veren neydi?

Esra: Ellerinde sopa olan insanlar o sopaları tanklara, bombalara karşı kullanmak için almışlardı, oradaki insanlara karşı değil. Madden bir sopanın bir tanka üstün gelemeyeceğinin o insanlar da bilincindeydi; ancak iman gücünün üstünde hiçbir gücün olmadığının da farkında olduklarından o darbecilere karşı savaştılar. Biz kadınlar bunun bilincinde olduğumuzdan hiç korkmadık hatta aksine o ellerinde taş, sopa olanların sayesinde kendimizi güvende hissettik.

Nebiye: 16 Temmuz ve sonraki günler sopalı, silahlı beyler ben görmedim açıkçası.  Ama evimize gelen silah sesleri bizi ara ara korkuttu. 15 Temmuz gecesi evimizin üzerinden yakın uçuş ile geçen jetler ve oluşturdukları sonic patlamalar bizim için sarsıcı oldu. Galiba jet seslerinden sonra dışarıdaki erkekler pek de korkutucu gelmedi. Alanlarda öyle bir şey görmedikten sonra suni korkular ile de kendimizi eve kapatmak oldukça saçma olurdu.

5. Medyadan bazı askerlerin linç edildiğini gözlemledik. Savaş, çatışma ve kaosun olduğu dönemlerde erkek şiddeti artıyor. Bu ortamdan faydalanarak kadına şiddeti ve tacizi meşru gören erkekler hakkında ne düşünüyorsunuz? Bunu engellemek için nasıl bir yol izlemek gerekiyor?

Esra: Maalesef malum medya halkın askeri linç ettiği, boğazını kestiği gibi yalan haberler yapmakta. Halk teslim olan askerleri bağrına basmıştır, nitekim çoğu askerin darbe yaptıklarından haberi bile yoktu. Oradaki her insan askerin de polisin de bizim evladımız olduğunun farkındaydı. Asker bizim gururumuzdur, onurumuzdur. O gün halk kendisine ateş eden, bomba yağdıran, üstüne tank süren darbecilere karşı durmuştur. Bunun adı linç değil, meşru müdafaadır. Böylesi kaos ortamından faydalanıp kadına taciz, şiddet uygulayan insanları şiddetle kınıyor ve bu insanların en ağır cezalara çarptırılması gerektiğine inanıyorum. Ancak bahsettiğimiz bu durum şu süreçte kesinlikle yaşanmadı. Meydanlarda bırakın kadına şiddet uygulamayı aksine kadınlara zarar gelmesin diye kendilerini siper edip kadınları korumaya çalışan onlarca erkek vardı. Canları pahasına hiç tanımadıkları kadınları korudular.

Nebiye: Türkiye’de yaşayan kadınlar olarak zaten sürekli taciz ve şiddet tehlikesi ile karşı karşıyayız. Her gün kadınlar şiddet görüyor, öldürülüyor, tacize, tecavüze uğruyor ve bununla yaşamaya çalışıyoruz. Kadının sadece erkeğe hizmet ve fedakârlık için yaratıldığını düşünen erkek aklı, tacizi ve şiddeti de bu akıl ile kendisi için kolaylaştırıyor. Bir kadını istediği şekilde modern göremeyen erkek de, istediği şekilde muhafazakâr göremeyen erkek de aslında anlayışına yani modernliğine veya dindarlığına ters bir şekilde o kadını taciz etme yoluna gidiyor. Hepsi için geçerli olmasa da bu bir nevi kendi eksikliğini, taciz ve şiddetle hâkimiyet kurarak giderme isteğinden geliyor. Özellikle darbe karşıtı gösteriler devam ederken birkaç kadından göstericiler tarafından taciz edildiği hikâyeler duyduk, okuduk. Ama yine de kadınlar geceleri de, meydanları, parkları ve camileri bu tacizcilere bırakıp saklanmayacak, talepleri ve yumrukları ile alanlarda olmaya devam edecekler. Bunu engellemenin yolu yine kadınların ve erkeklerin bu zihniyet ile mücadelesinde yatıyor.

6. Kalıp yargılarla tanımlamak istemiyorum ama anlaşılması kolay olması açısından şöyle soracağım; Türkiye’de “Müslüman/geleneksel” kadınlar ile “laik/modern” kadınlar arasındaki uçurum giderek büyüyor. Müslüman bir kadın olarak bunu nasıl gözlemliyorsunuz? Kadın hareketinin din, dil, ırk, politik görüş gibi kimliklere bölünmeden ortak hareket edebileceğine inanıyor musunuz?

Esra: Ben ülkemin kadınlarını mozaik taşlarına benzetirim. Farklı renkler gökkuşağını oluştururlar. Herkesten aynı olmasını, aynı şeyleri düşünmesini, aynı şekilde yaşamasını bekleyemeyiz. Ben insanların inandıkları ve istedikleri gibi yaşamaları gerektiğine inanıyorum. İnançlı bir insan dinini istediği gibi yaşayabilmeli ve bundan dolayı yasaklarla karşılaşmamalı; aynı şekilde modern ve laik kesim ya da inanmayan kesim de istediği gibi yaşayabilmeli. İsteyen mini eteğini giyebilmeli, isteyen başörtüsünü takabilmeli. Bu farklılık bir uçurum değil bir birleştirici güç olmalı. Biz farklılıklarımızla güzeliz. Herkes birbirini olduğu gibi kabul ettiği ve hoşgörüden taviz vermediği sürece kişinin dininin, dilinin, siyasi görüşünün bir önemi olmadığı kanısındayım. Bu şekilde ortak hareket edebilir, büyük bir güç olabiliriz ki bunun en güzel örneğini 15 Temmuz gecesi ve müteakip gecelerde hep birlikte gördük.

Nebiye: Ben ve çevremdeki arkadaşlarım, politik olarak birlikte yol yürüdüğüm yoldaşlarım toplumsal kutuplaşmada taraf olmayı reddedip, bunu kırmak isteyen insanlar olduk genelde. Bu bazen oldukça zorlayıcı olsa da bunun hayırlı sonuçlarını da yer yer gördük. Biz bunu reddediyor olsak da böyle bir uçurumun gerçekliğinden bihaber olmamamız mümkün değil. Türkiye’deki kadın hareketi de birçok noktada birbirinden ayrılıyor ve bu elbette din, ırk ve sınıfsal farklardan ötürü gerçekleşiyor. Ve elbette iktidarın makbul kadını olmadığı sürece yıpratılan, parmakla gösterilip hedef haline getirilen bir kadın figürü var. Bu ötekine saygısızlık hâli toplumdaki kadınların arasındaki uçurumu genişleten korkunç bir duruma da tekabül ediyor. Kadınların ortak hareket edebileceğine dair idealist bir tahayyüle sahibim; fakat biraz daha gerçekçi baktığımız zaman, yakın zamanda gerçekleşme ihtimalinin olmadığını düşünüyorum. Ama umut her zaman mücadeleyi diri tutmanın birincil şartıdır. Çünkü bir yandan bu toplumsal kutuplaşmaya aldırmadan bir araya gelen kadınlar olduğunu ve birlikte iş yaptığımızı biliyorum. Mesela “Barış için Kadın Girişimi” bu umut verici alanlardan sadece biri.

(Bu röportaj 31/07/2016’da T24‘de yayınlanmıştır.)