Bu kıyafetle sokağa çıksam taciz edilir miyim?

18/09/2016

Geçtiğimiz günlerde İstanbul’da otobüste şort giydiği gerekçesiyle fiziksel saldırıya uğrayan 23 yaşındaki Ayşegül’den birçoğunuz haberdar olmuştur sanırım. Otobüste bir erkek “şort giyenler ölsün” diyerek ona tekme attı. Kendisine yapılan bu saldırı bir tesadüf değil. Son zamanlarda Türkiye’de birçok kadının yaşadığı bir korkunun eyleme dökülmüş hâli. Korku ise baki ve bu tarz saldırılar arttığı müddetçe de büyümeye devam ediyor:

“Bu kıyafetle sokağa çıkarsam taciz edilir miyim?”

Darbe girişiminden sonra sokağa çıkan ve demokrasi mitinglerine katılan kadınlarla röportaj yapmıştım. Onlar sokaklardan korkmayan muhafazakâr kadınlardı. Ancak kendi çevremden, anlatılanlardan algıladığım bir durum vardı; o da darbe girişiminden sonraki OHAL döneminde sokağa çıkmaktan korkan çok fazla kadın olduğuydu. Twitter üzerinden çağrıda bulunarak giydikleri kıyafetten ötürü tacize uğramış olan kadınlara ulaşmak istediğimi söyledim. Çağrımı gören kadınlar bana yazmaya başladılar ancak ne yazık ki bu çağrım çok kısa bir sürede bir kesimin radarına girdi; iftira haber üretmekle itham edilerek hedef gösterildim. Hem çağrımı sildim, hem de Twitter hesabımı bir süreliğine kilitlemek zorunda kaldım. Yazıyı uzun süredir bekletiyordum; ancak muhafazakâr ve eril zihniyetin baskısını hisseden kadınların seslerini artık duyurmak istiyorum. Ağustos ayının başında bana yazmış olan kadınların korkularını ve hikâyelerini aktaracağım şimdi.

Benimle ilk iletişime geçen Tuğçe 17 yaşında, Tekirdağ’da yaşıyor. İki kız arkadaşıyla birlikte şehir merkezinde yürürken ergen bir erkek grubu tarafından fiziksel tacize uğradıklarını anlattı. Kendilerine çelme takarak düşürmeye çalışan bu erkeklere sözlü tepki verdikten sonra, gece eve yürüyerek dönerken bir arabadan iki erkeğin kendilerine sözlü tacizde bulunduğunu söyledi. Arabadaki erkeklerin kendilerini ısrarla arabaya çağırması üzerine bağırmaya başladıklarını anlatan Tuğçe, bu olay gerçekleşirken çevreden kimsenin yardım etmediğini; ağlaya ağlaya eve döndüklerini ve çok güvensiz hissettiklerini dile getirdi. Başlarına gelen bu olaydan sonra akşam dışarıya çıkmaktan korktuklarını, bir erkeğin korumasına ihtiyaç duymaktan utanıyor olduğunu dile getirse de artık akşamları yanlarında erkek arkadaşları olmadan dışarı çıkamadıklarını anlattı.

Cihangir’de saldırıya uğrayan plakçının olduğu mahallede oturan 21 yaşındaki Ege ise, pantolon giymediği günlerde korktuğu için, erkek arkadaşının kendisini gideceği yere bıraktığını anlattı. Geçtiğimiz yıl balkondan tırmanarak evine kadar giren bir tacizciye dava açtığında; fail beraat ettiği için adalet sisteminin kendisini korumadığını düşünen Ege, sokağa çıktığında etek veya elbise giydiği zaman kendisine yöneltilen “ayıplayıcı” bakışlardan da rahatsız olduğunu dile getirdi. Bu mahalle baskısının muhafazakâr kesimin kendini haklı görmeleriyle oluştuğunu düşünen Ege, artık arkadaşlarıyla birbirlerine giydikleri kıyafetleri gösterip, taciz edilip edilmeyeceklerini sorduklarını, hiç muhafazakâr olmayan annesinin her gün onu arayıp “giydiğine dikkat et” dediğini de ekledi.

İzmir’de yaşayan 20 yaşındaki Besra, gündüz bankaya gitmek için sokağa çıktığında yol kenarında bir arabanın onu takip ettiğini fark ettiğini, otobüs durağına gidip, otobüse biner gibi yaptıktan sonra arabanın gittiğini var sayarak yürümeye devam ettiğini aktardı. Sonra birden yanına yaklaşan arabadaki erkeğin kendisine “güzelim nereye gidiyoruz?” diye sorduğunu, polisi aradığını söyleyerek faili başından savdığını anlattı. Besra tacizcilerin artık daha rahat taciz edebildiklerini düşündüğü, bu nedenle sokağa çıkarken anksiyetelerinin arttığını aktardı.
Bursa’da yaşayan 28 yaşındaki Gizem ise, bir gece balkona annesi ile birlikte şortla çıktıklarında, sokaktaki kalabalık bir erkek grubu tarafından tehdit edildiklerini anlattı. Kendi evlerindeki balkona çıktıklarında dahi ne giyeceklerine karışan bir erkek topluluğu ile karşılaşmanın tedirginliğini dile getirdi.
İstanbul’da yaşayan 18 yaşındaki Ekin, köpeğini gezdirmeye çıktığında konvoy halinde ilerleyen araçlardan başını çıkaran 5-6 farklı erkekten kornalar ve sözle tacize uğradığını anlattı. Yapılan sözlü tacizler arasında “işini görüyor mu o it” sorusu birbirinden güç alan erkeklerin toplu tacizde nereye varabileceğini gösteriyor. Ekin bu tacizden sonra kendini her an tetikte hissettiğini, herhangi bir fiziksel tacizde kendini koruyamayacak olduğu için korktuğunu anlattı.
Sibel ise İstanbul’da yaşıyor ve artık her sabah işe giderken eşi ve annesi tarafından “açık giyinme” uyarısı alıyor. Eskiden kıyafetlerinin “açık ya da kapalı” olup olmadığını düşünmediğini ama artık tüm kadın arkadaşları ile bu konuyu konuştuklarını anlattı. Artık sokağa çıkarken sözlü tacize uğraması durumuna karşı, sürekli kulaklık takıp müzik dinlediğini söyledi.
23 yaşındaki Bilgesu, Bursa’da Fomara meydanından geçerken, arabadan bir erkeğin, eteğine yorum yaparak sözlü tacizde bulunduğunu anlattı. Bilgesu kalabalık alanların erkeklerin taciz için fırsat olarak gördüğünü düşündüğünü, her ne kadar artık daha temkinli olsa da yine de korkmadığını çünkü sokaklardaki kadın görünürlüğünün onu güvende hissettirdiğini söyledi.
Şimdi aktaracağım iki taciz hikâyesinde ise failler, muhafazakâr zihniyetin eril baskısını benimseyerek aynı tahakkümü hemcinslerine uygulayan kadınlar.

İstanbul’da sabah saatlerinde işe gitmek için otobüs bekleyen 36 yaşındaki Tuğba, üzerinde askılı bluz olduğu için iki muhafazakâr kadın tarafından sözlü tacize uğradığını anlattı. Kadınların kolunu dürterek “böyle açık, çıplak gezdiğiniz için tepemize bombalar yağıyor, niye hâlâ kapanmıyorsunuz” dediklerini, kendini savunduğu zaman üzerine yürüdüklerini; ama korkmadan onun da karşılık verdiğini aktardı. Giyim tarzına İstanbul’un belirli semtlerinde zaten dikkat ettiğini; ama artık kadınların da bu baskısını gördükten sonra iyice endişe duyduğunu dile getirdi.

Lüleburgaz’da yaşayan 19 yaşındaki Bensu ise çarşıya giderken şort giydiği için bir kadının “giymeyin böyle şeyler” diyerek bacağına vurduğunu anlattı. Yanlarından geçen başka birinin ise kardeşinin omzuna vurup “önüne bak” dediğini söyledi. Bensu, sanki suçluymuş gibi azarlanmış olmaktan çok rahatsız olduğunu dile getirdi.
Yorumlardan bağımsız olarak özetlediğim bu vakalarda en çok dikkatimi çeken kadınların anlatım sırasında verdikleri detaylardaki benzerlik oldu. Kalabalık alanlarda tacize uğrayan kadınlar, o alana ya da caddeye çıkarak hata yaptıklarını düşündüklerini söylediler mesela. Birçoğu kıyafetini anlatırken “askısı kalındı” “yelek vardı ama boyu uzundu” “eteğim/şortum kısa değildi” gibi açıklamalarda bulundular. Aslında hepsiyle detaylı konuştukça, uğradıkları tacizden dolayı suçlu olmadıklarını söyleseler de, bir kadın olarak taciz sonrasındaki o hissi ben de çok iyi biliyorum. “Bu neden benim başıma geldi?” sorusunun akabinde gelen kendini suçlu ve utanmış hissetme durumu. Çoğu, onları dinlediğim için teşekkür etti, anlatmanın ve dertleşmenin bile hiç yoktan iyi olduğunu söyledi. Mesajlarına dönüş yapmamı bile beklemeyenler vardı aralarında! Kadınlar olarak taciz konusunu her konuşmak istediğimizde o denli bastırılıyor ve suçlanıyoruz ki, uğradığımız tacizi anlatırken bizi yargılamadan dinleyen insanlara şaşıyoruz elbette!

Evet, kadınlar artmakta olan muhafazakâr ve eril baskıdan korkuyorlar. Fakat çoğu bunun eskiden beri böyle olduğunu, sadece artık daha sık ve görünür olduğunu dile getirdiler. Şort giymesi bahane edilerek tacize uğrayan Ayşegül’ün vakası münferit bir olay değil. “Bu kıyafetle sokağa çıkarsam taciz edilir miyim?” kaygısı her zaman vardı. Faillerin taciz konusundaki rahatlığı ise, elbette muhafazakâr zihnin kadın bedeni üzerindeki tahakküm iddiası ve mevcut yasaların cinsiyetçi kararlarla uygulanması ile pekişti. Erkeklerin taciz için her zaman bir bahanesi olduğu ise su götürmez bir gerçek. Ne giydiğimiz şort taciz edilmemizin sebebi, ne de taktığımız başörtüsü tacize uğramayacak olmamızın göstergesi. Erkekler taciz etmek için bir ideolojinin arkasına sığınıp, kadın bedeni üzerinde söz söyleme hakkını kendilerinde her zaman bulacaklar. Şort giydiği için otobüste tacize uğrayan Ayşegül’ün davasını savunurken, sağcısından solcusuna birçok erkeğin sosyal medyada biz feministlere saldırmasında da bunu gördük. Şiddete uğrayan bir kadının vakası üzerinden yine feminizm düşmanlığı üretildi ve feministlere nasıl tepki vermeleri gerektiği konusunda had bildirildi. Bu nedenle, biz kadınlar olarak, hele ki bu artmakta olan karanlığa karşı, kendi bedenlerimiz üzerindeki söz hakkından asla feragat etmemeli, dayanışmaya, birbirimize destek olmaya devam etmeliyiz.

(Bu yazı 18/09/2016’da T24‘de yayınlanmıştır.)

Darbe girişimine karşı direnişe çıkan kadınlar anlatıyor

31/07/2016

15 Temmuz gecesi yaşanan darbe girişimi ve sonrasındaki kaos ortamı hepimizi derinden etkiledi ve kaygılandırdı. O gece yaşananları uzaktan izleyen bir kadın olarak, mücadele, savaş ve kaosun olduğu ortamlarda erkeklerin kendilerinde meşru hak olarak gördükleri eril şiddetin kadınlar üzerinde nasıl etki bırakacağı konusunda kaygılandım günlerce. Sonra sokaklarda kadınların da olduğunu öğrendim.

Tankların karşısına geçmiş, canı pahasına dimdik ayakta duran kadınları gördüm. Ben darbe girişimi gecesi Türkiye’de olsaydım, değil sokağa çıkmak, korkudan yatağımın altından dahi çıkamazdım. Bu kadınların cesareti, canları pahasına sokağa dökülmesi beni hem utandırdı, hem de umutlandırdı. Sokaklara dökülen bu kadınlardan ikisine ulaştım. Laikliği savunan, ateist bir feminist olduğum için benim röportajımda yer almak istemezler sanmıştım. Oysa görüşlerimiz, inançlarımız veya inançsızlığımız farklı olsa da kadınlığımız üzerinde birleştiğimiz cevabını aldım.

27 yaşındaki Esra Gümüş ve 28 yaşındaki Nebiye Arı darbe girişiminden sonra İstanbul’da sokaklara çıkmış Müslüman kadınlardan. Yaşananları tanklardan, silahlardan, siyasetçilerden, analizcilerden ve en çok da erkeklerden bolca dinledik. Biraz da sokağa çıkmış kadınlardan dinleyelim mi?

1. 15 Temmuz gecesi sokağa çıkma motivasyonunuz neydi? Darbe sizin için neyi ifade ediyor?

Esra: 15 Temmuz gecesi ailece oturmuş sohbet ediyorduk, sonra sosyal medyada herkesin paylaştığı, askerlerin köprüyü kapattığı o fotoğrafı gördük. Televizyonu açtığımızda darbe yapıldığı söyleniyordu. O an kalbimin yerinden çıkacak gibi olduğunu hissettim. Hep televizyonlarda darbenin nasıl olduğunu izlemiş; yakınlarımızdan dinlemiştik. Darbe kelimesini duymak bile hepimizde aynı şok etkisini yarattı. O an her şeyin bittiğini, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını düşündüm. İşkenceler, yasaklar, ölümler geçti gözümün önünden. Hiç düşünmeden hepimiz sokağa fırladık. Sokağa çıkarken geri dönmeyeceğimizin, nasip olursa şehit olabileceğimizin farkındaydık ama olsun; “yeter ki vatan sağ olsundu!” Bizi sokağa çıkaran düşünce buydu.

Nebiye: Biz 16 Temmuz’da öğlen çıktık evden.  Önce Vatan Emniyet Müdürlüğü’ne sonra da İBB, Saraçhane bölgesinde çatışmaların olduğu yerlere gittik. Neler olduğunu görmek ve 15 Temmuz şehitleri için gıyabi cenaze namazına katılmak istedik. Açıkçası sokağa çıkma motivasyonum halkın darbeye karşı cesur mücadelesinde yer alabilmek idi. Darbe benim için silahlı güçlerin devleti gayri meşru yollarla elde etmesi anlamına geliyor. Siyasi görüşleri farklı bir sürü insanın hapishanelere kapatılması veya öldürülmesi, gözaltında kaybı anlamına geliyor. Yıllarca hüküm sürecek baskıcı darbe anayasası anlamına geliyor.

2.Nebiye, meydanlara çıkarken “darbeye karşı yaşasın toplumsal barış” pankartı taşıdınız, bu çok değerli, neden o pankart?

Nebiye: Ben ve arkadaşlarım bu darbeden önce de Kürt bölgelerindeki OHAL uygulamalarına karşı barıştan yana saf tutuyorduk. Kürt bölgelerinde katliam yapan ve savaş hukukunun dışına çıkan askerlerin çoğunun bu darbe girişimine dâhil olduğunu görmüş olduk. Kürt bölgelerinde yürütülen savaş hâli darbecilere cesaret ve güç veren bir ortam oluşturmuş olsa gerek ki, oradan aldıkları güç ile birçok insanımızın ölümüne sebep olacak darbe girişiminde bulundular. Biz de buradan yola çıkıp “darbeye ve savaşa hayır” diyerek Türkiye’de yaşayan halklar için toplumsal barış umudunu hatırlatmak istedik. Toplumsal kamplaşma bir takım siyasi faaliyetlerde işlevsel rol oynadığı için körükleniyor olabilir yalnız bunun ülkenin geleceği için kötü bir yatırım olduğu gerçeği görmezden geliniyor. Biz ya bir arada barış içerisinde yaşayacağız ya da bu kamplaşmanın ağır sonuçları ile yüzleşmeye devam edeceğiz.

3. Dışarıdan gözlemlediğimiz sokağa çıkan halkın çoğunluğunun erkek ağırlıklı olduğuydu. Sonra sizin gibi direnen kadınlar olduğunu da gördük. Sokaktaki kadın temsiliyeti nasıldı? Bir kadın olarak bu direnişin içinde kendinizi nasıl hissettiniz?

Esra: O gece kadınların cesaretini gösteren bir durumdan bahsedeyim size. Sokağa çıktığımızda kalabalık yeni yeni toplanıyordu ve o saatlerde hâlâ Cumhurbaşkanımızdan haber yoktu. Sonrasında Cumhurbaşkanının havaalanına geldiğini öğrenince havaalanına yürümeye başladık; ama uzaktaydık. İçinde bulunduğum gruptan bazıları “dönsek mi, oraya varamayız” gibi serzenişte bulununca biz kadınlar karşı çıktık. O an hep birilikte şunu haykırdık gruba: “Ölmek var, dönmek yok bu yolda!” Bunun üzerine birkaç erkeğin şunu ifade ettiğini duydum: “Kadınlar bizden daha cesaretli çıktılar. Haydi arkadaşlar gevşemek yok!” Tıpkı erkekler gibi kadınlar da o gece sokakta, ellerinde bayrak, dillerinde tekbirle darbeye karşı olduklarını haykırdılar. Hepimiz o an hem gururlu hem endişeli ama kararlıydık. Vatan savunmasındaydık, canımız pahasına da olsa onlara ülkeyi teslim etmeyecektik. O gece bizim için ya varoluş ya da yok oluş gecesiydi. Biz kadınlar sonraki akşamlar da meydanlara çıkmaya devam ettik. Şunu tüm kalbimle söyleyebilirim ki o gün herkes; yaşlı, genç, çocuk, kadın, Türk, Kürt, sağcı, solcu hepsi tek yürek olmuş darbeye karşı durdular; canlarını düşünmediler, vatanı düşündüler. Tabii ki böyle bir tabloda yer almak gurur verdi bana.

Nebiye: İlk günden itibaren sokaklarda kadınlar olduğunu gördüm. Zaten 15 Temmuz’da tanklara karşı mücadele ederken hayatını kaybeden kadınlar olduğunu da gördük. Her toplumsal olayda olduğu gibi erkeklerin katılım oranı kadınlara göre elbette daha fazlaydı. Ama meydanların genelinde erkek yoğunluklu eylemler demek bence gerçek görüntüden ve mücadeleden uzaklaştıracak çok nicel bir değerlendirme olur. Eylemlerde bir kadın olarak kendimi diğer eylemlerden farklı hissetmedim açıkçası. Benim için ilginç olan herkesin polisle fotoğraf çektirmesi, akrep ve TOMA’ların arkamızdan gelmiyor oluşuydu.

4. Ellerinde sopalarla, bıçaklarla, silahlarla dışarı çıkan erkekler de vardı, bu erkeklerden, doğabilecek provokasyonlardan ve çatışma anlarından korkmadınız mı? Size cesaret veren neydi?

Esra: Ellerinde sopa olan insanlar o sopaları tanklara, bombalara karşı kullanmak için almışlardı, oradaki insanlara karşı değil. Madden bir sopanın bir tanka üstün gelemeyeceğinin o insanlar da bilincindeydi; ancak iman gücünün üstünde hiçbir gücün olmadığının da farkında olduklarından o darbecilere karşı savaştılar. Biz kadınlar bunun bilincinde olduğumuzdan hiç korkmadık hatta aksine o ellerinde taş, sopa olanların sayesinde kendimizi güvende hissettik.

Nebiye: 16 Temmuz ve sonraki günler sopalı, silahlı beyler ben görmedim açıkçası.  Ama evimize gelen silah sesleri bizi ara ara korkuttu. 15 Temmuz gecesi evimizin üzerinden yakın uçuş ile geçen jetler ve oluşturdukları sonic patlamalar bizim için sarsıcı oldu. Galiba jet seslerinden sonra dışarıdaki erkekler pek de korkutucu gelmedi. Alanlarda öyle bir şey görmedikten sonra suni korkular ile de kendimizi eve kapatmak oldukça saçma olurdu.

5. Medyadan bazı askerlerin linç edildiğini gözlemledik. Savaş, çatışma ve kaosun olduğu dönemlerde erkek şiddeti artıyor. Bu ortamdan faydalanarak kadına şiddeti ve tacizi meşru gören erkekler hakkında ne düşünüyorsunuz? Bunu engellemek için nasıl bir yol izlemek gerekiyor?

Esra: Maalesef malum medya halkın askeri linç ettiği, boğazını kestiği gibi yalan haberler yapmakta. Halk teslim olan askerleri bağrına basmıştır, nitekim çoğu askerin darbe yaptıklarından haberi bile yoktu. Oradaki her insan askerin de polisin de bizim evladımız olduğunun farkındaydı. Asker bizim gururumuzdur, onurumuzdur. O gün halk kendisine ateş eden, bomba yağdıran, üstüne tank süren darbecilere karşı durmuştur. Bunun adı linç değil, meşru müdafaadır. Böylesi kaos ortamından faydalanıp kadına taciz, şiddet uygulayan insanları şiddetle kınıyor ve bu insanların en ağır cezalara çarptırılması gerektiğine inanıyorum. Ancak bahsettiğimiz bu durum şu süreçte kesinlikle yaşanmadı. Meydanlarda bırakın kadına şiddet uygulamayı aksine kadınlara zarar gelmesin diye kendilerini siper edip kadınları korumaya çalışan onlarca erkek vardı. Canları pahasına hiç tanımadıkları kadınları korudular.

Nebiye: Türkiye’de yaşayan kadınlar olarak zaten sürekli taciz ve şiddet tehlikesi ile karşı karşıyayız. Her gün kadınlar şiddet görüyor, öldürülüyor, tacize, tecavüze uğruyor ve bununla yaşamaya çalışıyoruz. Kadının sadece erkeğe hizmet ve fedakârlık için yaratıldığını düşünen erkek aklı, tacizi ve şiddeti de bu akıl ile kendisi için kolaylaştırıyor. Bir kadını istediği şekilde modern göremeyen erkek de, istediği şekilde muhafazakâr göremeyen erkek de aslında anlayışına yani modernliğine veya dindarlığına ters bir şekilde o kadını taciz etme yoluna gidiyor. Hepsi için geçerli olmasa da bu bir nevi kendi eksikliğini, taciz ve şiddetle hâkimiyet kurarak giderme isteğinden geliyor. Özellikle darbe karşıtı gösteriler devam ederken birkaç kadından göstericiler tarafından taciz edildiği hikâyeler duyduk, okuduk. Ama yine de kadınlar geceleri de, meydanları, parkları ve camileri bu tacizcilere bırakıp saklanmayacak, talepleri ve yumrukları ile alanlarda olmaya devam edecekler. Bunu engellemenin yolu yine kadınların ve erkeklerin bu zihniyet ile mücadelesinde yatıyor.

6. Kalıp yargılarla tanımlamak istemiyorum ama anlaşılması kolay olması açısından şöyle soracağım; Türkiye’de “Müslüman/geleneksel” kadınlar ile “laik/modern” kadınlar arasındaki uçurum giderek büyüyor. Müslüman bir kadın olarak bunu nasıl gözlemliyorsunuz? Kadın hareketinin din, dil, ırk, politik görüş gibi kimliklere bölünmeden ortak hareket edebileceğine inanıyor musunuz?

Esra: Ben ülkemin kadınlarını mozaik taşlarına benzetirim. Farklı renkler gökkuşağını oluştururlar. Herkesten aynı olmasını, aynı şeyleri düşünmesini, aynı şekilde yaşamasını bekleyemeyiz. Ben insanların inandıkları ve istedikleri gibi yaşamaları gerektiğine inanıyorum. İnançlı bir insan dinini istediği gibi yaşayabilmeli ve bundan dolayı yasaklarla karşılaşmamalı; aynı şekilde modern ve laik kesim ya da inanmayan kesim de istediği gibi yaşayabilmeli. İsteyen mini eteğini giyebilmeli, isteyen başörtüsünü takabilmeli. Bu farklılık bir uçurum değil bir birleştirici güç olmalı. Biz farklılıklarımızla güzeliz. Herkes birbirini olduğu gibi kabul ettiği ve hoşgörüden taviz vermediği sürece kişinin dininin, dilinin, siyasi görüşünün bir önemi olmadığı kanısındayım. Bu şekilde ortak hareket edebilir, büyük bir güç olabiliriz ki bunun en güzel örneğini 15 Temmuz gecesi ve müteakip gecelerde hep birlikte gördük.

Nebiye: Ben ve çevremdeki arkadaşlarım, politik olarak birlikte yol yürüdüğüm yoldaşlarım toplumsal kutuplaşmada taraf olmayı reddedip, bunu kırmak isteyen insanlar olduk genelde. Bu bazen oldukça zorlayıcı olsa da bunun hayırlı sonuçlarını da yer yer gördük. Biz bunu reddediyor olsak da böyle bir uçurumun gerçekliğinden bihaber olmamamız mümkün değil. Türkiye’deki kadın hareketi de birçok noktada birbirinden ayrılıyor ve bu elbette din, ırk ve sınıfsal farklardan ötürü gerçekleşiyor. Ve elbette iktidarın makbul kadını olmadığı sürece yıpratılan, parmakla gösterilip hedef haline getirilen bir kadın figürü var. Bu ötekine saygısızlık hâli toplumdaki kadınların arasındaki uçurumu genişleten korkunç bir duruma da tekabül ediyor. Kadınların ortak hareket edebileceğine dair idealist bir tahayyüle sahibim; fakat biraz daha gerçekçi baktığımız zaman, yakın zamanda gerçekleşme ihtimalinin olmadığını düşünüyorum. Ama umut her zaman mücadeleyi diri tutmanın birincil şartıdır. Çünkü bir yandan bu toplumsal kutuplaşmaya aldırmadan bir araya gelen kadınlar olduğunu ve birlikte iş yaptığımızı biliyorum. Mesela “Barış için Kadın Girişimi” bu umut verici alanlardan sadece biri.

(Bu röportaj 31/07/2016’da T24‘de yayınlanmıştır.)

Londra Maratonu’nu bacakları arasından kan akarak koşan kadın: Kiran Gandhi

12/08/2015

Kadınlar olarak çoğumuz her ay kanıyoruz. Rahmimizin bir sonraki üreme dönemine yenilenmesi için, döllenmemiş yumurtalarımız rahmimizi terk ediyor. Böylece yaşam üretebiliyoruz. Bu illaki kutsanması ya da yüceltilmesi gereken bir durum değil elbet, sadece dişi bedeninin işleyiş biçimi. Ancak nedense, kanadığımız gerçeğinden bahsetmememiz ve bunu saklamamız bekleniyor.

Bu konu hakkındaki en son küresel tartışma, Rupi Kaur’un regl dönemi hakkındaki fotoğraf serisinin Instagram’dan kaldırıldığı zaman olmuştu. Rupi Kaur verdiği mücadeleyi kazandı ve artık Instagram regl fotoğraflarını “uygunsuz içerik” olarak yasaklamıyor. Instagram için büyük, ataerki ve cinsiyetçiliğe karşı mücadele içinse küçük bir adım.

Ve şimdi regl konusu tekrardan gündemde. Çünkü 26 yaşındaki Harvard MBA öğrencisi ve baterist Kiran Gandhi geçtiğimiz Nisan ayında Londra maratonunu herhangi bir hijyenik ürün kullanmadan, bacaklarından regl kanı akara koştu. Bu maratonu aynı zamanda meme kanseri için koşuyordu ve 2,000 sterlin de bağış topladı. Cosmopolitan dergisine neden bu şekilde koştuğu konusunda bir röportaj verdikten sonra Kiran’ın hikâyesi internette hızlıca yayılmaya başladı. Tabii hikâye yayıldıkça tartışma da başladı: “Bu çok iğrenç” diyenler ile “Bravo, yeni feminist kahramanımız” diyenler ikiye bölündüler.

Tartışma ilerlerken ben de kendisiyle iletişime geçip hikâyesini ondan dinlemek istedim. Kiran Gandhi yapmış olduğu bu cesur hareket konusunda işte bunları anlattı:

Bu maratonu hijyenik ped ya da tampon olmadan koşma kararını nasıl aldın?

Bloğumda da anlattığım gibi, Londra Maratonu’ndan önceki gece regl oldum ve çok ağrım vardı. Tüm yılı bu maratona hazırlanarak geçirmiştim, fakat daha önce hiç regliyken antrenman yapmamıştım. Olasılıklarımı düşündüm. 42 kilometreyi bacaklarımın arasında pamuktan bir tıpayla koşma fikri bana çok saçma geldi. Ne yapacağım konusunda bir fikrim yoktu. Şanslıydım çünkü yaşadığım toplumda regl etrafında bir norm oluşmuştu ve tampon vb. gibi ürünlere erişimim vardı! Kendi rahatımı bozup, bu norma ayak uydurup, sessizce koşabilirdim. Ama sonra düşündüm… İnsanlar maratonda koşan biriyle uğraşamazlardı. Bir koşucuya “hadi üstünü başını temizle ki etrafındakiler rahatsız olmasın” diyemezler. Koşu sırasında bu norm yüzünden utanç duymaya mecbur bırakılmayı tercih edip etmemek benim kararımdı. Ağrı kesici alıp, regl kramplarımı yaşamayı umaraktan, özgürce kanayarak koştum. Maraton zaten kaç yüzyıllık sembolik bir hareket, neden bunu tampona erişimi olmayan, tüm kramplara ve ağrılara rağmen gizlemek zorunda kalarak yokmuş gibi davranan kız kardeşlerime neden adamayayım? Afrika’daki genç kız çocuklarının yüzde 66 regl olana kadar reglinin ne demek olduğunu bilmiyorlar. ABD’de 40 milyondan fazla kadın açlık sınırında yaşıyor ve yıllık hijyenik ped masrafı yaklaşık 70 dolar iken bu masraf devletin verdiği yemek kuponlarıyla ödenmiyor. Hindistan’da kadınların yüzde 12’sinin hijyenik ped ya da tampona erişimi yok. Bu ve bunun gibi örnekler tüm dünyada var.

Maratonu koşarken hiç olumsuz tepki aldın mı?

Maraton sırasında bir kadın arkamdan yaklaştı ve yüzünde tiksinti ifadesiyle sessizce bana regl olduğumu söyledi. Ben de başparmaklarımı kaldırıp kendisine “Yok artık, gerçekten mi? HİÇ farkında değildim, teşekkürler!” dedim.

Regl etrafındaki utanma normunu nasıl tanımlıyorsun?

Bence regl yüzünden utanmak zorunda olma durumumuz tam olarak da şöyle: kanayan biziz ve kanadığımız için kendimizden önce bir başkasını rahatlatmak durumundayız. Kanayan benim ve fiziksel olarak acı çeken ben olmama rağmen bu konuda sessiz olmak zorundayım. Başkalarını rahatsız etmemek için sanki böyle bir şey yokmuş gibi davranmak zorundayım. Bana baskı uygulayarak bu konudan bahsedersem iğrenç, pis, güçsüz, sağlıksız olacağımı dayatıyorsunuz. Bu sebeplerle regl etrafındaki utanma normu yaratılıyor ve bu konuyu neden konuşmamız gerektiğini anlatacak kelimelere sahip değiliz. Herhangi bir şey kullanmadan özgürce koşma kararını almam konusunda bana göre en ilginç nokta, bu kararı almanın benim için çok zor olması. Bir yandan “gerçekten tamponla koşarak canımı yakmak istemiyorum” diye düşünürken bir yandan da “tamponsuz koşarsam insanlar benim hakkımda ne düşünecekler” diye düşünmemdi. Tampon dışında sadece 2-3 seçeneğim vardı ve bunlar beni ya rahatsız ediyordu ya da daha önce denememiştim. Bunu düşündüğüm zaman bu konu etrafında küresel bir tartışma olmadığını fark ettim. Kadınların kendi vücutları hakkındaki bir konuda konuşabilecek yeterli kaynağa sahip olmadıklarını düşündüm. Koşmak dâhil olmak üzere, istiyorsak, istediğimiz her şeyi, kendi istediğimiz gibi yapabilmeliydik.

Hikâyen internette popüler olduktan sonra ne gibi tepkiler aldın?

Açıkçası bir kişinin istediği gibi koşabilmesi bu kadar büyük bir olay olmamalıydı, bacaklarımın arasında biraz kan var, ne var ki bunda? Her yerden gelen tepkiler tam olarak ikiye bölündü. Bunu kesinlikle anlayan insanlar ve bunun tamamen iğrenç olduğunu düşünen insanlar. Kişisel olarak gücenmedim, bir başkasının fikri sonuçta bunlar; fakat hikâye işte tam olarak da bununla alakalı. %50’miz bu durumu yaşıyor, bu çok insani, çok doğal bir şey. İnsan nüfusunun %50’sinin belli bir saç rengine ya da vücut şekline sahip olması kadar doğal. Benim var olmam ve reglinin var olduğunu göstermem birçok insanı içten içe fazlasıyla rahatsız etti. Mevzu tam olarak da bu! Bu duruma odaklanıp analiz etmek gerek. Bu derin güvensizlik nereden geliyor? Bu derin rahatsızlık nereden geliyor? Bunu incelemek gerçekten harikaydı! Bu kadar fazla olumlu ve olumsuz tepki aldığın zaman hassas bir noktaya bastığını anlıyorsun. Bu kadar kişinin bu hikâyeyi okumasını bırak, umursayacağını bile düşünmüyordum. Fakat bunun kadınların regl olması, yani çok gerçek bir durum konusunda küresel bir tartışma başlatmış olması harika. İnsanların benimle dalga geçmesi cidden umurumda değil, yaparken çok iyi hissettim; bu benim hayatım ve benim hikâyem.

Bu konuda bir sonraki adımın ne olacak?

Sanırım benim için bir sonraki adım seyahat etmek ve bu konuyu daha derinden anlamak. Ben bu konuya imtiyazları olan biri olarak yaklaştım. Kendi ayrıcalıklarımın farkındayım, onlara saygı duyuyor ve ayrıcalıklarım sayesinde böyle bir eylem gerçekleştirebiliyorum, biliyorum. Bence farkında olmak, radikal olarak tanımlanan bir şeyi yapmak, küresel bir tartışma yaratacak bir eylemde bulunmak, insanları öfkelendirecek bir şeyler yapabilmek, o tepkiyi kaldırabilmek; olmak istediğim yer tam olarak da burası. Bunu yapmaya devam etmek istiyorum. Bu konuda derin bilgi sahibi olan insanlarla tanışmak için sabırsızlanıyorum. Farklı ülkelerde yaşayan kadınların regl problemlerini anlama konusunda çok yeniyim. Onlarla ortak çalışmak, onların beni eğitmesi için sabırsızlanıyorum. Bu ilgiyi doğru yere yönlendirmek için sabırsızlanıyorum.


*Fotoğraflar Kiran Gandhi’nin izniyle kullanılmıştır.

(Bu röportaj 12/08/2015 tarihinde T24 ve siyasihaber.org‘da yayınlanmıştır.)

Eski Charlie Hebdo yazarı Caroline Fourest ile Fransa, Charlie Hebdo, dini tutuculuk ve laiklik üzerine söyleşi

27/01/2015

Caroline Fourest modern Fransa tarihinde “azınlık hakları militanı” olarak bilinen bir gazeteci, aynı zamanda yazar, senarist ve yönetmen. Feminist, ırkçılık karşıtı ve laik dergi ProChoix’nın kurucusu.

Charlie Hebdo’da 6 yıl çalışmış olan Fourest, uç sağ ve dini tutuculuk üzerine eleştirel çalışmaları; laiklik, kadın hakları, LGBTİ hakları ve ırkçılık karşıtlığı savunuculuğu ile biliniyor. 16 yıl boyunca tüm dinlerin fanatikleri üzerine çalışmış olan Fourest’ın ilk çalışmaları esas olarak evrensellik ve çok-kültürlülük üzerine odaklı. Le Monde’da 5 yıl köşe yazarlığı yapmış olan Fourest’ın şu an France Culture radyosunda gündem yorumları, France Inter radyosunda da yazlık programı sürüyor.

Paris’in ünlü Marais bölgesinde bir kafede buluştuğum Caroline Fourest’ın sorduğum sorulara aldığım cevaplar şöyle:

‘Charie Hebdo Filistin’i de savunurdu’

– Okuyucuların merakını gidermek adına, önce Charlie Hebdo’dan başlayalım. Charlie Hebdo’yu siz nasıl tanımlıyorsunuz?

Charlie Hebdo satirik (eleştirel) bir dergi. İnsanları tüm güç, hâkimiyet ve ideolojilere karşı güldürmesiyle bilinir. Charlie Hebdo’da hiçbir karikatürün bağlamsal içeriği olmadan baskıya gitmediğinin bilinmesi çok önemli. Fanatikler bunu anlayamıyor ya da anlamak istemiyorlar. Charlie Hebdo, İslam hakkında yayımladığı karikatürlerden 100 kat fazlasını Papa ve Katolik Kilisesi hakkında yayınladı muhtemelen. Politika ve politikacılar, özellikle de uç sağ hakkında çok karikatürleri var. Charlie Hebdo’nun en büyük düşmanı Front National (Ulusal Cephe) ve Marine Le Pendir. Nicholas Sarkozy hakkında da çokça karikatür yayımlandı; çünkü solcu bir dergi. Daha az kapitalist bir ekonomiyi savunuyor. Charlie Hebdo, Filistin’i de savunurdu; ancak bu çok bilinmiyor. Öldürülen çizerler Charb ve Tignous, Filistin savunucusu aktivistlerdi ve Charlie Hebdo’da Gazze’deki İsrailli askerlerin çizildiği çok fazla karikatür vardı. Charlie Hebdo aktüaliteye tepki veren bir dergi. Bu demektir ki, mesela bir hahamMusa’yı savunma uğruna katliam işlerse, bu durumda muhtemelen Charlie Hebdo’nun kapağı Musa olacaktır; çünkü aktüalite o olacaktır.

‘Danimarkalı gazete o karikatürleri oto-sansür karşı yayımladı’

– Danimarka gazetesi Jyllands-Posten, İslam peygamberi Muhammed’in karikatürlerini yayımladığı dönem Charlie Hebdo’da çalışıyordunuz. Charlie Hebdo da karikatürleri  yayımlama yayınlama kararı aldı, bu süreç nasıl oldu?

Charlie Hebdo’dan çok daha farklı ve çok daha muhafazakâr bir gazetenin bu karikatürleri neden yayımlama kararı aldığını anlamak çok önemli. Danimarka’da bir yayıncı, Muhammed Peygamber hakkında bir kitap basmak istemişti; hayatını ve bir karakter olarak önemini anlatan çok pozitif bir kitap olacaktı. Fakat tek bir çizer bile kitaba katkıda bulunmak istemedi; çünkü Hollandalı Theo Van Gogh gibi öldürülmekten korkuyorlardı. Jyllands-Posten o karikatürleri oto-sansürün geçersizliğini duyurma bağlamında yayınladı. Suriye ya da İran’da insanlar konsoloslukları yakmadan, Danimarka vatandaşlarının hayatlarını tehdit etmeden önce yayımlanan o 12 karikatürü görmediler muhtemelen; ama o karikatürler masumdu. Muhammed tatlı bir biçimde resmedilmişti. Sadece bir tanesi asıl tartışmayı yarattı o da Muhammed’in sarığı içerisinde bir bomba gösteriliyordu. Danimarka’da bir deyiş vardır: “Şapkanın içine portakal koyarsan, sana şans getirir.

Bu karikatür de şapkanın içine bomba koymanın kötü şans getireceğine gönderme yapıyordu. Yeni bir karikatür de değildi, 90’larda gerçekleşen Cezayir bombalamalarını kınamak için o dönem basılmış ve bu diğer karikatürlerle birlikte tekrardan basılmıştı. Fakat tüm bu detaylar fanatikler için bir şey ifade etmiyor. Bu karikatürler bazı ülkelerde manipülasyon aracı olarak kullanıldı. Bu olayların politik bağlamını bilmek çok önemli. Mesela Rushdie olaylarında Suudi Arabistan, Afganistan’da ABD ile birlikte büyük bir savaşı kazanmaktaydı. Ya da 2006’daki karikatür mevzusunda, İran nükleer programından ötürü büyük baskı altındaydı ve Suriye ise Refik el-Hariri’nin suikastından ötürü baskı altındaydı. Hepsi de Müslüman dünyası adına konuşma gereği görerek bu karikatürlere saldırdılar. Birdenbire “spontane” kalabalıklar, normalde eylem yapmaya hiç de izin verilmeyen bu ülkelerde eylem yapmaya başladılar. Spontane(!) kalabalıklar Danimarka konsolosluklarına saldırmaya başladılar. Charlie Hebdo’da bizim tek bir işimiz vardı, o da aktüaliteyi yayımlamak, biz de bunu yaptık. Ancak Charlie Hebdo olduğumuz için bunu kendi tarzımızda yapmak istedik. Bu karikatürleri gazetemizde yayınladık ve kapağımızı farklı hazırladık. Kapak kararını verirken düşündüğümüz şuydu; bu fanatikler her zaman Muhammed’i kendi istedikleri yönde konuşturuyorlar ve din hakkında kötü bir imaj oluşturuyorlar. Muhammed’i, onun adına konuşarak öldüren insanlara tahammül edemediği bir şekilde resmetmek istedik. Bu nedenle o kapakta Muhammed neredeyse gözyaşları içerisinde ve “pislikler tarafından sevilmek çok zor” diyor. Arkadaşlarımın ölüm sebebi o kapaktır; çünkü tüm ölüm tehditleri o kapaktan sonra gelmeye başladı.

– Fanatizm ve fanatiklik tanımınız nedir? Charlie Hebdo’daki karikatürlerden hoşlanmayan herkes fanatik midir?

Voltaire’in fanatizm tanımı ile aynı tanıma sahibim. “İnanç adına mantığı kaybeden ve diğerlerinden nefret eden iltihaplı zihinler ve ruhlar.” Dini mizaha gülemeyen herkese fanatik demiyorum tabii ki. Diğer insanların dini mizaha gülme hakkını engellemeye çalışanlara fanatik diyorum. Bunu engelleme adına katliam işleyen teröristlere fanatik diyorum.

‘Kültürümüz dine gülebilme olasılığı üzerine kurulu’

– Din ile dalga geçmenin, Fransa tarihinde en aşağı 500 yıllık yeri var. Rönesans döneminde rahipleri “yılışık magandalar” olarak anlatmanın ya da kilise çanlarıyla “toplum düzenini bozan gürültü” olarak dalga geçmenin örnekleri var. Fransa’da devrimden sonra “blasphème” (kutsallara, dine, yaratıcıya hakaret etme) suç olmaktan çıkarıldı. Fransa’daki kutsallara saldırabilme özgürlüğü kültürünü nasıl tanımlıyorsunuz?

Kültürümüz, felsefemiz ve demokrasimiz, dine gülebilme olasılığı üzerine kurulu. Bu nedenle devletin içinde bir başka dini azınlığı ezebilecek bir dini çoğunluk yok. Devlet hiçbir dine maddi destekte bulunamaz; çünkü devletin dini yoktur. Ancak mesela Türkiye’de Sünni Müslümanlar çoğunluğu oluşturuyor ve bu nedenle Şii ve Alevi Müslümanlar net bir ayrımcılığa uğruyorlar, başka dinlerden veya inanmayanlardan bahsetmeyeceğim bile. Fransa’da biz tüm dinlerin eşit olmasını isteriz, devlet tarafından hiçbir din önceliklendirilmez ve kayırılmaz. Bunu sağlayabilmek için Katolik Kilisesi ile çok mücadele ettik; çünkü Orta Çağ ve monarşi döneminde kilise iktidara bağlıydı. Bununla mücadele ederek laik bir cumhuriyet kurabildik. Bununla mücadele edebilmek için de Katolik Kilisesi’nin kutsal gücünün sembolünü yıkmamız gerekiyordu. Çok hakaret içeren ve şiddet dolu bir süreçti. Mesela Charlie Hebdo’da, kiliselerdeki pedofili sorununa, rahipleri çocuk tacizcileri olarak resmederek birçok kez değinilmiştir.

‘Müslümanlara saldıran bir yazarı savunan gazeteci kovuldu’

– Türkiye’de, Charlie Hebdo’nun 2009 yılında Sarkozy’nin oğlu ve Yahudilikle ilgili çizdiği karikatürler nedeniyle Siné adlı bir çizerini kovduğu konuşuldu. Bu doğru mu? Eğer doğruysa bu sizce de ayrımcılık değil mi? Eğer doğru değilse böyle ilişkilendirilmesine sebep olan sizce ne?

Bu hikâyeyi ve devamında gelen propagandayı çok iyi biliyorum.Siné kovuldu; çünkü genel yayın yönetmenimize hakaret etti. Köşesinde yalan bir haber yazdı ve ondan bunu düzeltmesi istendiğinde bunu reddetti. Gazetecilikte bu kabul edilebilir bir şey değildir. Evet, Siné köşesinde Yahudiler hakkında tüm ırkçı klişeleri kullanmıştı. Daha önce de söylediğim gibi Charlie Hebdo ırkçılık karşıtı bir dergidir. İdeolojiler ve inançlar ile dalga geçer; ancak ırkçı yorumlarda bulunmaz. Bu zaten Fransa’da ırkçılık karşıtı kanunumuzda da bulunuyor. Birkaç yıl önce genel yayın yönetmenimiz yine aynı şekilde, sadece dine değil, bizzat Müslümanlara saldıran bir yazarı savunan bir gazeteciyi de kovdu. İlginç bir şekilde o zaman kimse buna şaşırmadı ya da bu olayın Charlie Hebdo’nun ırkçılık karşıtı bir gazete olduğunu kanıtlayan bir durum olduğundan bahsetmedi. Neden acaba? Bana tuhaf gelen, neden insanlar sürekli Charlie Hebdo’yu İslamfobik olmakla suçluyorlar ve Charlie Hebdo’nun ırkçı gazetecileri bünyesinde barındırmadığını göremiyorlar? Bazılarına göre Yahudilere karşı ırkçı olmakta sorun yok; ama ‘blasphème’de (kutsallara, dine, yaratıcıya hakaret etme) sorun olduğu için mi? Onların sorununun ne olduğunu bence hepimiz çok iyi biliyoruz.

– Charlie Hebdo’nun anlamının bu katliamdan sonra genişlediğini düşünüyorum. Sizce Charlie Hebdo bugünün Fransa’sında neyi temsil ediyor?

Bu katliamın içindeki ironi şu ki, o cihatçılar Charlie Hebdo çalışanlarını öldürdüler; çünkü bu gazeteyi susturmak istiyorlardı; ancak bugün tüm dünyayı bu gazeteye abone olmaya ittiler. O öldürülen karikatüristlerle büyüdük biz. Küçüklüğümüzden beri aktüalite, din, politikacılar yani her şey hakkında bizi güldürüyorlardı. Bu saf şiddetin, fanatizmin, bu tamamen aptalca barbarlığın; o tatlı, zeki ve komik insanlara karşı işlendiğini görmek Fransa’da büyük şok yarattı. Bugün Charlie Hebdo özgürce dini eleştiren, laik bir cumhuriyeti ve demokrasiyi savunan ilerici insanların sembolüdür. İnsanları ikiye bölerek Müslümanlara karşı nefret oluşturmaya çalışan muhafazakâr uç sağ ile mücadele eden insanların sembolüdür. Aradaki bu dengeyi, uzun yıllar boyunca koruyabilmek istiyoruz.

‘ABD ve İngiltere’deki birçok gazete tarafından ihanete uğradık’

– Sky News’da canlı yayında röportaj verdiniz, bu kanal Charlie Hebdo’nun kapağını göstermeme kararı almıştı; fakat siz kapağı gösterdiniz ve bağlantınızı kestiler. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu kâbusun içerisinde, dünyanın farklı yerlerinden birçok meslektaşın, hatta Türkiye’den risk altındaki gazetecilerin de desteğini görmek harika oldu! Ancak ne yazık ki ABD ve Birleşik Krallık’tan birçok gazete tarafından ihanete uğradık. Tam bir demokrasi altında yaşamalarına, riskte olmamalarına ya da Türkiye’deki gazeteciler gibi baskı altında olmamalarına rağmen kapağı yayımlayamadılar.  Bize sürekli “Charlie Hebdo’nun kapağı ne olacak” diye soruyorlardı; çünkü tüm dünya bu kapağı merak ediyordu. Ben de Sky News’da kapağı gösterdim ve beni yayından kestiler. Üstüne bir de bu kapaktan ötürü şaşkınlık yaşayabilecek izleyicilerinden özür dilediler! Bu delilik! Kapak çok tatlı bir kapak, Muhammed ağlıyor. Bu korkunç saldırıları affettiğimizi söylediğimiz bir kapak. Meslektaşlarım böyle bir katliamdan sonra ancak bunu yapabildiler. Bunun üzerine izleyicilerinden katliamdan dolayı özür dilemek yerine affedici bir kapaktan mı özür diliyorlar? Müslüman kültüründen gelen ve bu yayın çalışanlarıyla aynı fikirde olmayan çok fazla insan var. Meslektaşlarımın bu kapak ile “kötü” bir şey yaptığını iddia ederek, şiddeti haklı kılmış oluyorlar. Bu gerçekten çok sorumsuzca bir davranış! Fransa’da laiklik ve ifade özgürlüğü üzerine bambaşka bir tarihimiz var. ABD’de ifade özgürlüğü inanma veya inanmama özgürlüğü üzerinden değil, dini tercih özgürlüğü üzerinden tanımlanıyor. Birleşik Kralık’ta da devletin bir dini var, Katolik Hıristiyanlar kayırılıyor. Dini hakların, inançsızların haklarından daha önemli görülmeye başlandığını düşünüyorum. O katliamdan kanlı fotoğrafları yayınladılar, ancak din hakkında basit bir karikatürü yayınlayamıyorlar. Sky News’un yaptığı bir skandal yarattı ve bu konuda tartışma henüz bitmiş değil.

– Charlie Hebdo’nun kapağını yayımlamayarak ya da göstermeyerek medya ve basın şiddeti nasıl haklı kılmış oluyor, açıklayabilir misiniz?

İnsanların sanki Charli Hebdo korkunç bir suçtan suçlu olduğuna inanmalarını sağlıyorlar; öyle ki ABD’deki gibi “hassas” medya bile kapağı yayınlayarak bu “suça” ortak olamıyor. İnsanları, Charlie Hebdo’nun bu karikatürleri “provokasyon” amaçlı yayınladığına inandırmaya çalışıyorlar. Bu kesinlikle doğru değil! Charlie Hebdo gazetecileri korkuyor olmalarına rağmen, başkalarının özgürlükleri korunabilsin diye, dine gülünebilsin diye çizmeye devam ettiler. Gülme hakkını korudukları için yaşamlarını kaybettiler. Eğer bir terörist, bir şeyi sansürlemek için öldürüyorsa ve sonrasında medya bu sansürü onaylıyorsa, o zaman teröristlerin yaptığı şeyin doğruluğunu onaylamış olurlar. Eğer güçlü kalıp, sansüre karşı tüm karikatürleri yayınlarlarsa o zaman teröristler sansür için öldürmek dışında başka bir taktik geliştirmeye mecbur kalırlar; çünkü sansür için öldürmenin işe yaramadığını görürler.

2

– Türkiye’de Cumhuriyet gazetesinin Charlie Hebdo’nun saldırı sonrasındaki baskısından 4 sayfalık seçki yayınladığını ve iki yazarının da Charlie Hebdo’nun kapağıyla birlikte konuya yer verdiğini biliyorsunuz. Aynı zamanda T24 tüm dergiyi hiç sansür uygulamadan yayınladı. Daha sonra Cumhuriyet gazetesi tehdit edildi, 7/24 güvenlik güçleri tarafından korunuyor ve o iki gazeteci hakkında da “basın yoluyla halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme” ve “dini değerleri aşağılama” suçlarından soruşturma başlatıldı. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Bu cesur dayanışma içerisinde, Türkiye’den meslektaşlarımızın desteğini görmek bizim için çok önemliydi. Bu bize umut verdi. Türkiye’yi birçok defa ziyaret ettim, hatta Türkiye’de mahkûm gazetecilerle dayanışma için AKP hakkında bir TV araştırması hazırladım. Türkiye ve Fransa arasında laiklik konusundaki bu ortak tarih ve kültürü korumamız gerekiyor. Türkiye ve Fransa’nın anayasaları, laiklik bağlamında birbirlerine çok benziyor; çünkü AKP bunu henüz değiştirmedi. Aynı zamanda Ahmet Davutoğlu’nun Paris’teki yürüyüşe katılımı konusundaki iki yüzlülükten de bahsetmek istiyorum. Türkiye’de birçok karikatürist Erdoğan’la dalga geçtikleri için baskı altında. Türkiye dünyada en çok gazetecinin mahkûm olduğu ülkelerden biri hâlâ. Türkiye’deki bu gazeteler haber bildirme haklarını kullanıyor ve cesur davranıyorlar, hem de böyle bir baskının altındayken. Hem fanatiklere, hem de dindar politikacılara karşı cesurlar. Bence direniş budur! Bu mücadele uzun ve önemli bir mücadele olacak.

‘Erdoğan dini bir devleti yönetiyormuş gibi konuşuyor’

– Erdoğan İslam İşbirliği Teşkilatı Parlamento Birliği 10. Konferansı’nda “İslam peygamberi tüm Müslümanların kırmızı çizgisidir. İnsanları karikatür çizdiler diye katletmek nasıl terörse, peygamberi resmetmek, insanları tahrik edici eylemler yapmak da en az o kadar terördür” dedi. Bu söylemine yorumunuz nedir?

Bir zamanlar Erdoğan’ın demokrat olduğuna inananlar, onun bu cümlesinde görebilirler ki, kendisi demokrat olmak dışında her şey olabilir. Erdoğan sanki demokratik değil, dini bir devleti yönetiyormuş gibi konuşuyor. Demokratik bir devlette, inanan ve inanmayan tüm vatandaşlara saygı göstermek zorundadır.  Uzun süredir gazetecileri sansürlediğine inanıyorum. İfade özgürlüğünü ve laikliği savunmak adına çizim yapmak ile sadece aynı görüşü paylaşmıyorlar diye öldüren, fiziksel olarak öldüren birini karşılaştırmak demokrasi anlayışında çok yanlış bir şeyler olduğunu gösteriyor. Rasyonelliği kaybediyor ve bir ülkenin cumhurbaşkanı bu noktada akla uygunluğunu kaybediyorsa, bu herkes için çok tehlikeli bir şeydir.

– Kasım 2014’te Londra’da gerçekleşen, Şafak Pavey’in de katıldığı “Laiklik Konferansı”na katıldınız. Orada AKP’nin laiklik üzerindeki politikasından bahsettiniz, ayrıca bu konuda yayımlanmış makaleleriniz de var. Türkiye’deki laiklik konusunda fikirleriniz neler?

Eğer Türkiye laiklik geleneğini kaybederse, dünya bir şeyleri kaybediyor demektir. Tabii ki Türkiye’deki laik arkadaşlarım ve meslektaşlarım için endişeleniyorum. Erdoğan her geçen gün hedefinin laikliği kırmak ve yok etmek olduğunu gösteriyor. Yolsuzluğu ve sansürü de bunun üzerine ekledik mi, hepsi gerçekten çok fazla! Aynı zamanda eğitimi de değiştiriyor. En son İstanbul’dayken çok fazla gazetecinin bu konudan bahsetmediğini gördüm; fakat devlet okullarını imam hatip okullarına dönüştürüyor. Az bir sayı da değil, binlercesinden bahsediyoruz! Şu an Fransa’da laik eğitim konusunda önemli bir tartışmanın ortasındayız ve biz laikler olarak fanatiklerin, çocukların beyinlerini yıkamaya çalıştıklarını düşünüyoruz. Türkiye’deyse bu okullar devlet bütçeli okullar ve devlet bunu kasıtlı olarak yapıyor. Vatandaş değil, fanatik yetiştirmeye çalışıyorlar.

– Türkiye’de kadınların eksiden üniversitelere başörtülü giremediğini biliyorsunuz. Bu kadınların haksız muamele görmüş olduğunu düşünmüyor musunuz? O süreç hakkındaki fikirleriniz nelerdir?

Daha önce Zaman gazetesine vermiş olduğum röportajda bu konudan bahsetmiştim ve hâlâ söylediklerimin arkasındayım. Ben dengeli bir laikliğe inanıyorum. Kamusal alanı ve devleti, materyalize edilmiş dinden ve dini politikadan koruyan bir laikliğe inanıyorum. Devlet okulları vatandaşlığı, eşitliği ve düşünme özerkliğini sağlayan kurumlar olmalı, bu kurumlarda ailelerinizin size aktardığı dinin çerçevesinde eğitim görmemelisiniz. Bu nedenle devlet okullarına giderken başörtüsü çıkartılmalı ve okul atmosferinde başörtüsü takılmamalı. Fakat üniversite konusu biraz farklı, burada eğitim gören erişkin insanlardan bahsediyoruz. Fransa bu sorunu Türkiye’den çok önce çözmüştü; burada kadınlar başörtüsü ile üniversite eğitimi alabiliyorlar. Benim ne Türkiye’de, ne de Fransa’da kadınların başörtüsü ile üniversitede eğitim almaları konusunda hiçbir sorunum yok; erişkin bireyler olarak aldıkları bir tercih çünkü bu. Tabii ki güvenlik sebeplerinden ötürü yüzleri kapalı olmamalı.

“Hem ‘İslamofobik’, hem de ‘İslam sevici’ olarak damgalandım”

– Özellikle “Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman tutuculuk arasında çapraz ateş”, “Kardeş Tarıq: Tarıq Ramadan” ve “Marine Le Pen: Maskesi Düştü” kitaplarınız oldukça eleştirildi. Uç sağın nefret hedefi haline geldiniz. Sesinizi çıkarmaya nasıl devam edebildiniz?

Ben kendimi cesur saymıyorum; çünkü etrafım benden çok daha cesur gazeteci ve aktivistler ile çevrili. Türkiye, Tunus veya Cezayir’deki meslektaşlarım çok daha büyük baskı altındalar. Ben sadece fanatikler ile mücadele etmek durumundayım, devletle mücadele etmiyorum. Bunun tersi bir durum olarak, meslektaşlarım hem fanatiklerle, hem de onları korumak yerine onlara karşı olan devlet ile mücadele ediyorlar. Demokratik bir ortamda çalışamıyorlar. Fransa gibi laik bir demokrasi içerisinde çalışmanın benim için bir ayrıcalık olduğunu biliyorum. Bu nedenle kendimi konforlu görüyorum diyebiliriz. Bu laik ve demokratik ülkede bile eleştiriliyorum ve çalışmalarım yüzünden saldırıya uğruyorum. Dini eleştirdiğim için İslamfobik olarak damgalandım, Ulusal Cephe ve Katolik tutucular tarafından da İslamophile (İslam-sevici) olarak damgalandım.

– Evet, bu konu hakkında bir sorum olacaktı; muhafazakârlar tarafından gün ortası dayak yediniz. Bu nasıl gerçekleşti?

Katoliklerin eşcinsel evlilik karşıtı düzenledikleri büyük bir eylemde France 2 için muhabirlik yapıyordum. Ancak kendimi şapka ve atkı ile gizlemiştim. FEMEN eyleme geldi ve o fanatikler FEMEN’e korkunç bir şekilde saldırdılar. Kavganın ortasında benim de orada olduğumu fark ettiler. Özellikle nefret ettikleri bir gazeteci olduğum için beni de dövdüler. Her fanatiğin, bir diğeri kadar aptal ve acımasız olabileceğinden şüphem yok. Farklı kimlikler, farklı bayraklar kullanıyorlar, bu bir dinin ya da bir ulusun bayrağı olabilir; ancak bir kez ataerkil ve müfrit olduktan sonra bana göre hepsi aynı. Zihinlerinde ve kalplerinde bana hepsi aynı görünüyor.

‘Hollande’ı ağlatacak karikatürler yaptık, o bize saygı duydu’

– Fransa hükümetinin bu saldırılar sonrası tavrını nasıl buldunuz? 11 Ocak yürüyüşü konusunda fikriniz nedir? Birçok sol örgüt bu yürüyüşü “ulusal birlik” çağrısından ve ifade özgürlüğünü kendi ülkelerinde kısıtlayan politikacıların katılmasından ötürü eleştirdiler. Aynı zamanda bu olayların Fransa’daki Müslüman azınlık üzerinde oluşturacağı etkilerden de tedirginler. Sizce ne olabilir?

11 Ocak’ta gerçekleşen yürüyüş çok etkileyiciydi. Daha önce ne Paris’i, ne de Fransa’yı öyle görmemiştim. Sokaklar ifade özgürlüğü desteği için birleşmiş birçok farklı insan ile doluydu. Biz o ülke yetkililerini orada görmedik; tek gördüğümüz o büyük kalabalıktı. Doğruyu söylemek gerekirse, Fransa yetkilileri bu olaylarda oldukça nazik ve destekleyiciydiler. François Hollande, Charlie Hebdo’yu 2006 olaylarında da savunmuştu. O zamanlar Cumhurbaşkanı olması gibi bir durum daha ortada yoktu. Onun espri anlayışı çok büyük, onunla dalga geçtiğimiz ve eleştirdiğimiz zamanlarda bile öyle. İnanın, Hollande hakkında onu ağlatabilecek karikatürler yaptık; ama o yine de bize çok saygı duyuyor. Evet, başka hataları var; ancak kendisi gerçek bir demokrat ve mizaha saygı duyan biri. Sonuç olarak katliamdan sonra ellerinden geleni yaptılar. Umuyoruz ki Fransa vatandaşları o fanatiklerin hareketine karşı verilecek cevabın Ulusal Cephe’de olduğuna inanmazlar; çünkü bu Fransa’da yaşayan Müslümanlar için bir risk teşkil eder. O yürüyüşte eksik olan tek politikacı Marine Le Pen’di. Dürüst olmak gerekirse, Charlie Hebdo’dakiler onun orada olmasını istemiyorlardı; fakat kendisi bayrağıyla birlikte önde yürümek için ısrar etti. Başka hiçbir politikacı orada bayrakla bulunmadı. O karikatüristlerin şehit gibi görünmesini istiyordu; ancak bu düşüncesizlikti. Meslektaşlarım daha gömülmemişlerdi bile, henüz yas tutuyorduk. Umarım onun bu davranışları Fransa’daki muhafazakârların, cihatçı ve fanatiklere karşı doğru cevabın Ulusal Cephe olmadığını anlamalarını sağlar.

– Peki Fransa’da “yükselen sağ” hakkında ne düşünüyorsunuz? Ulusal Cephe geçen seneki Avrupa Parlamentosu seçimlerinde yüzde 25 oy aldı. Marine le Pen, Charlie Hebdo saldırısını kendi çıkarına kullanarak Fransa’daki radikal İslamcılara karşı savaş açtı ve tüm bu sorunu Fransa’daki göçmen kanunlarına bağladı. Radikal İslamcılarla mücadele etmenin doğru yolu ırkçılık ve dini tutuculuk mudur?

Marine Le Pen İslam’a karşı savaş açmadı, tersine bu şekilde konuşmaktan kaçınıyor ve bu nedenle de kendisine gelen destek artıyor. Kendisi Müslümanlar ve radikal İslamcılar arasındaki farkın altını çizerek ılımlı konuşmaya çalışıyor. Tabii hepimiz biliyoruz ki onun partisindekiler, problemin radikal İslamcılar değil, genel olarak Müslümanlar olduğunu düşünüyor. Kendisinin Charlie Hebdo adına konuşacak en gayri meşru kişi olduğunu düşünüyorum; çünkü o Charlie Hebdo’nun esas hedef aldığı kişilerden biridir. Charlie Hebdo’ya en çok davayı açmış kişiler Ulusal Cephe’ye yakın olan Katolikler. Bu nedenle Marine Le Pen, kendisini Charlie Hebdo’nun yandaşı gösterecek bir pozisyonda değil. O yüzde 25’lik oydan kaybedecek. Bilemiyorum, belki 2 yıl sürer bu süreç. Bu, aynı zamanda Müslüman Fransa vatandaşlarının tavrına da bağlı. Fransa’da Müslüman Kardeşler’e yakınlığıyla bilinen Müslüman kuruluşlar ikiyüzlü konuşmalara devam ettikçe süreç zorlaşıyor. Hem teröristleri desteklemediklerini söylüyorlar, hem de bu karikatürleri suçluyorlar. Aynı fikirde olmayabilirler, hatta dava da açabilirler ancak açıklamalarının sonuna “o karikatürleri çizmeye hakları vardı” cümlesini eklemedikleri sürece bu ikiyüzlülük oluyor. O cümleyi açıklamalarına eklerlerse, o zaman insanlar, Müslümanların ifade özgürlüğünü gerçekten de kabullenmeye başladıklarına inanabilecekler. Biz Fransa’da Charlie Hebdo’yu destekleyen çok fazla Müslüman olduğunu açıklamaya çalışıyoruz. Tüm Müslümanları, muhafazakâr Müslümanlarla aynı tutmaya çalışıyorlar. Ben İslamfobi terimini kullanmamaya çalışıyorum, çünkü bu gerçekten büyük bir tartışmayı doğuruyor. Semantik olarak kelime İslam’a karşı bir fobi, dolayısıyla ırkçılık anlamına geliyor. Dini eleştiren laik ve feminist insanlar var ve onlar kesinlikle ırkçı değiller. Bir yandan da oldukça ırkçı ve yabancı korkusu/düşmanlığı olan yazarlar var; onlar ise laik gibi görünmeye çalışıyorlar ancak asıl ırkçı olanlar onlar. Fransa’da Müslümanlara karşı ırkçılık var mı? Cevabım evet olur. Bunun çoğunluğu da koloni döneminden gelir. Ancak doğruyu söylemek gerekirse bu ırkçılık 11 Eylül’den önce yok denilecek kadar azdı, çünkü Fransa’da yeni kuşak oldukça ırkçılık karşıtı. Bu ırkçılık Fransa’da 11 Eylül’den önce ölü sayılırdı. 11 Eylül’den sonra bazı dini kuruluşlar laiklik, “blasphème” hakkı ve Fransa’nın felsefesiyle savaşmaya başladılar. Bu da bir tepki oluşturdu. Durum sadece ırkçılık değil; daha karışık. Bir suç, bir hata aranacaksa bu İslam adına öldürenlerde aranmalı. Müslüman olmayanlarda korkuyu yaratan onlar. Ancak Müslüman olmayan kesim bu aktüaliteyi görerek nasıl olur da korkmaz? 11 Eylül’den sonra Fransa’da benim ırkçı olarak tanımladığım yasalar geçirildi, kabul ediyorum; ancak son haftalarda Müslümanlara karşı olan bu saldırılar Fransa tarihinde bir ilk. Örneğin Charlie Hebdo saldırısından önceki istatistiklere bakacak olursanız, mezarlıklara grafiti saldırılarında Müslüman mezarlıklarının yüzde 4’üne saldırı yapılırken, Yahudi mezarlıklarının yüzde 11’ine saldırılmıştı.

– Avrupa’da alt sınıflardaki Müslüman yoğunluğunu, Müslümanların ciddi bir kesiminin banliyölerde yaşıyor olmasını nasıl açıklıyorsunuz? 2005’te ve daha sonraki yıllarda Müslümanların büyük çoğunluğunu oluşturduğu göçmenler sizce Fransa’da neden ayaklandı?

Ayaklanan kişilerin neden Müslüman olduğunu düşünüyorsunuz? 2005’teki eylemlerdekiler sadece Müslüman değildi ki! Çoğu iş bulamayan genç erkeklerden oluşuyordu. Fransa’da ekonomik sorunlar vardı. Açıkçası Fransa’da kadın, erkek herkes için bir iş bulma sorunu var. Ayrımcılığa uğradıklarını düşündükleri için ayaklanmadılar. Mesela bazı beyaz ve Katolik kişiler de Arapların onların işlerini çaldıklarını düşünüyorlar. Gerçek şu ki, Fransa’da yeteri kadar iş imkânı yok ve iyi konuşan, bağlantıları olan ve açık görüşlü olan kişiler daha kolay iş bulabiliyorlar.

‘Dini rejimlerde kadın hakları yoktur’

– Azimli bir feminist olarak, FEMEN’in kurucusu Inna Shevchenko hakkında da bir kitap yazdınız. FEMEN’in Türkiye’deki varlığından haberdar mısınız? Türkiye’de feministler büyük bir mücadele veriyorlar. Din ile feminizm arasındaki ilişki konusunda fikriniz nedir?

Şu anki duruşum FEMEN’den oldukça uzak ancak benim ilgimi çeken onların başlangıcı oldu. Ukrayna’daki feministler, Ukrayna’da seks ticaretine ve patriarkiye karşı mücadele veriyorlardı. Bu, daha sonrasında gözlemlediğimiz “Ukrayna Baharı”nın başlangıcıydı muhtemelen. Arap Baharı’nda ya da Türkiye’de mücadele veren feministler, laiklik ile eşitlik arasında bir bağ olduğunu gösteriyorlar. Dini rejimlerde kadın hakları hiçbir zaman olmamıştır. Çünkü dini hâkimiyet her zaman ilk olarak kadının bedenine saldırır. Kadının bedenini kontrol etmek isterler. Bunun, onların esas motivasyonu olduğunu düşünüyorum. 16 yıldır tüm dinlerden fanatiklerin üzerinde çalışıyorum ve onların maneviyata değil, kadın ve kadını kontrol etmeye takıntılı olduklarını düşünüyorum. Bu nedenle fanatiklerle mücadelede feminizm öncülük etmelidir. Bu, fanatiklerin en çok korktuğu şey tabii ki. Dini tutuculuk geri tepecek ve eşitlik için verilen feminist mücadele, tutuculuktan çok daha fazla büyüyecek.

– Türkiye’deki feministlere tavsiyeniz ne olurdu?

Güçlü, feminist, laik ve demokrat bireyler olmaya devam etmelerini tavsiye ederim. Ve kazanacağız! Neden biliyor musunuz? Eğer o fanatikler, Suriye’deki gibi kendi kanunlarına ve bakış açılarına göre bir rejim yaratmayı başarabilirlerse, o ülke onlar dışında herkes için bir kâbus olur. Laik demokratların, gerçekten demokratikçe ve dogmatik olmayan bir şekilde yönettikleri ülkelerde herkes için bir yer vardır. Bu nedenle laik demokrasiyi savunanların sayısı, teokrasiyi savunanlardan çok daha fazla olacak. İnsanlar bir çeşit cihada katılarak Suriye’de öldürmeye ve tecavüz etmeye gidecek kadar akıllarını yitirebilirler; ancak günün sonunda insanların çoğunluğu temel insan haklarına saygılı olan bir rejimde yaşamak isterler, bu da demokratik ve laik bir rejimdir.

– İnsanların neden Suriye’ye gittiğini düşünüyorsunuz, bu konuyu biraz daha açabilir misiniz? Sizce sebepleri ne?

Hayatlarında anlam arıyorlar, seyahat etmek istiyorlar, bir Kalaşnikof’a sahip olmak istiyorlar, tecavüz etmek istiyorlar ya da kadınların durumunda bir koca bulmak istiyorlar ya da önemli biri olduklarını hissetmek istiyorlar. Aynen içinde şiddet içeren bir sebebe kendini adayan, tüm kayıp ve aptal fanatikler gibi. Ha dazlak olmuş, ha terörist, hepsi aynı. 15 yıldır uç sağ fanatikler ve radikal İslamcılar üzerine çalışıyorum, bana göre hepsi aynı. Sadece bayrak, ırk veya inanç farklılıkları gösteriyorlar.

(Bu söyleşi aynı zamanda T24‘de yayınlanmıştır.)