Küçüğün rızası olmaz, büyüğün istismarı olur!

19/11/2016

Bir grup erkek düşünün. Cinsel istismar suçuyla cezaevinde bulunan bazı erkeklerin “mağduriyetini” giderebilmek için kafa kafaya vermişler. Bıyıklarını bura bura düşünüyorlar. Zaten hâli hazırda birçok erkek fail işlediği cinsel istismar suçundan dolayı ya ceza almamış, ya indirim almış ya da hiç yargılanmamış. İçerideki faillerin dışarıdakilerden eksiği ne? Yasada nasıl bir açık sağlayabiliriz de, onları da salabiliriz diye oturup düşünmüşler ve inanmazsınız, bulmuşlar da!

“Cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir neden olmaksızın işlenen cinsel istismar suçunda mağdur ile failin evlenmesi durumunda fail hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına veya cezanın infazının ertelenmesine imkan veren düzenleme.” Yani diyorlar ki cinsel istismara uğrayan birinin rızası vardıysa, faili ile evleniversin ve olay kapansın! Bunu bir kağıda yazmışlar, üstüne de imzalarını atmışlar ve muhtemelen büyük bir gururla Meclis’e sunuyorlar.

Bu erkekler AKP’li milletvekilleri. Bu erkekler ülkede yaşayan herkesin cinsiyeti, dili, dini, ırkı ve cinsel yönelimi fark etmeksizin yaşam hakkı konusunda çözüm üretmek için halkın vergileriyle maaş alan vekiller.

Bu üretilen şahane çözüm aslında 2005’e kadar Türk Ceza Kanunu’nda mevcuttu fakat “biraz” farklı bir sebeple. Bir kız çocuğuna evleneceği vaadiyle cinsel istismarda bulunan ve sonra evlenmeyen fail, kız çocuğuyla evlenirse cezadan kurtuluyordu. Neyse ki kadın örgütlerinin istikrarlı mücadelesi ile bu madde kanundan çıkartılmıştı. Sonra ne oldu? İşte 11 yıl önce elde edilen kazanım tekrar kaybedilme riskiyle karşımıza çıktı.

Malumun ilanı olacak ama AKP’nin kadın konusunda izlediği politikalar pek de kadını eşit insan olarak konumlandıran politikalar değil. Kadın bir anne, evi kuran dişi kuş; baş kaldırmayanı, mümkünse çalışmayanı, uğradığı her türlü şiddeti sindirerek evini, şiddet uygulayan eşini terk etmeyeni makbul. Tüm bu kalıplara bir yenisi daha eklendi: kadın artık damızlık. Kadının regl olmasından bahsetmeye utanan, vajina bile diyemeyenler bugün kalkmış “regl olduktan sonra yetişkindir” diyebiliyorlar. Neden? Çünkü regl olan her kız çocuğu damızlık üretime uygun!

Bu önerge bir günde doğmadı elbette. Adım adım yapıyorlar.

29 Mayıs 2015. İmam nikâhında eğer ki resmi evlilik belgesi yok ise nikâhı kıyan imam ceza alıyordu. Anayasa Mahkemesi bu cezayı kaldırdı. Neden? 16 yaşın altında kız çocukları resmi nikâhla evlenemiyorlar çünkü. İmamlar sistematik olarak cinsel istismara maruz kalacak bu kız çocuklarını evlendirerek ceza alma riskinden kurtuldular!

15 Ağustos 2016. Anayasa Mahkemesi Türk Ceza Kanunu 103/1 maddesine orantılılık getirdi. Bu neye tekabül ediyor şöyle açıklayayım. Eskiden 15 yaşın altındaki tüm çocuklara cinsel istismarda koşulsuz aynı ceza vardı. Artık yok.  Örneğin 2 yaşında bir çocuğa cinsel istismar ile 14 yaşında bir çocuğa cinsel istismar aynı suç olarak görülmeyecek çünkü 14 yaşındaki çocuğun “rızası vardı” ya da psikolojisi/bekareti bozulmadı denilebilecek ve ceza düşebilecek. Çocuk evliliklerinde cinsel istismar, işin içinde evlilik olduğu için verilen cezanın düşmesine sebep olabilecek. Töre, gelenek, âdetler cezada indirime yol açabilecek. Sessiz sedasız geçti bu düzenleme.

11 Kasım 2016. OHAL bahanesiyle çocukların ve kadınların haklarını savunan, davalarını takip eden dernekler geçici süreyle kapatıldı. Bu dernekler arasında Gündem Çocuk vardı mesela, AYM’ye çocuk evliliklerinde devlet izninin tamamen kaldırılması için başvuruda bulunmuşlardı.

17 Kasım 2016. Geldik bugüne. Çocuğun “rızası” aslında çoktan onaylanmıştı; şimdi de güç bela bu rızanın olmadığını kanıtlayabilmiş, kendisine cinsel istismarda bulunmuş bir erkekten şikayetçi olabilmiş kız çocuklarını cezalandırmak, işkence etmek, fail ile evlendirmek istiyorlar!

Birileri de kalkıp diyor ki, ekonomi kötüye gidiyor diye gündemi dağıtmaya çalışıyorlarmış. Hayır efendim, gündemi dağıtmaya çalışmıyorlar! Gündemleri bu: Kadınlara ve çocuklara cinsel istismarı adım adım meşru kılmak!

Her gün “daha kötüsü olamaz herhalde” diyerek bir günü kapatıyor, ertesi gün daha kötüsüne uyanıyoruz. Tırnaklarımızla kazıya kazıya elde ettiğimiz haklarımızı teker teker elimizden almaya teşebbüs etmelerine karşı mücadeleye devam ediyoruz. Hayatları ellerinden çalınan milyonlarca kız çocuğunun yok oluşunu izledik, bunu değiştirmek için çaba sarf ettikçe önümüze konan yeni engellerle mücadele ediyoruz. Yorgunuz. Ama buradayız.

Perşembe gecesi düzenleme konuşulduğundan bu yana kadınlar il il sokaklara çıktılar. Eskişehir, Samsun, Ankara, İstanbul, Kocaeli, Muğla, Adana, İzmir, Çanakkale… Bunlar benim şu ana kadar gördüklerim. Bazı illerde kadın eylemlerine polis saldırısı oldu, kadınlar gözaltına alındı. Bunu yazmaya ben utanıyorum. “Çocuklar onlara cinsel istismarda bulunan faillerle evlendirilmesin” diyen kadınlar gözaltına alındı!

Bu önergeye tepki sadece muhalif kadınlardan da gelmedi. Sümeyye Erdoğan’ın yönetim kurulunda olduğu, AKP ile ortak birçok etkinlik düzenleyen KADEM de bu önergeye karşı çıktı. Normalde AKP önergelerinde destek sunan MHP, bu sefer bu önergenin karşısında olduğuna dair açıklamada bulundu. 22 Kasım salı günü önerge tekrardan oylanacak ve normalde hükümetle ortak ilerleyen kadınların tepkileri, bu önergenin onaylanmaması konusunda beni umutlandırmadı değil.

Kadınlar olarak bu örgütlü erkekliğe karşı bugün birlik olamayacaksak hangi gün olacağız? Çocukların cinsel istismarını “küçüğün rızası ile yapılan işler” olarak adlandıran bir adalet bakanının olduğu ülkede, adalete güvenmeye devam mı edeceğiz? Bugün birleşemezsek ileride kız çocuklarının yüzüne ne hakla bakacağız? Nasıl savunacağız kendimizi? Çocuklar biz siyasi görüşlerimiz yüzünden birbirimizi yemekten, sizin için birlik olamadık mı diyeceğiz?

ABD’de Trump seçildikten sonra artan nefret söylemleri ve saldırılarına karşı vatandaşlar yakalarına çengelli iğne takmaya başladılar. İngilizcesi aslında “safety pin” yani “güvenlik iğnesi”. O iğneyi yakaya takmak, bana güvenebilirsin demek. Bugün Twitter’da benzer bir öneri gelmiş. Bir kadın da yakasına yara bandı yapıştırmış iki tane üst üste çarpı yaparak. Yarın ben de yapacağım. Zira kalbimiz ağrıyor. Cinsel istismara uğramış ve uğrayacak herkes adına bir borcumuz var. Ses çıkarmak zorundayız. Ya sokaklarda, ya internette, ya yazarak, ya da başka yollarla. Küçüğün rızası olmaz, büyüğün istismarı olur!

(Bu yazı 19/11/2016’da T24‘de yayınlanmıştır.)

Who would bomb a rally organized for peace in Turkey?

10/10/2015

99 people are reported dead after the bombing that occurred at a peace rally in Ankara, Turkey. [The number has increased to 109.] Saturday, 10th of October, “Peace, Labor and Democracy” rally was organized by many unions, civil society organizations and non-governmental organizations. The rally was a response to the ongoing war between Turkish Armed Forces and Kurdish militants in southeast of Turkey. The demand was to enter ceasefire.

1 (ETHA) (©ETHA)

Saturday morning, people started to unite at the rally’s meeting spot, Ankara Train Station. According the official declaration of Turkish Security Forces, there were 14.000 people present in the area. Participants of the rally lined up with their associations, holding banners demanding peace. The crowds chanted: “Resist the war, make peace now!

At exactly 10:04 AM there were two consecutive explosions, suspected to be suicide bombings, within close distance to each other. Video footage shows the exact moment when the bomb went off, as people were singing and dancing:

Soon after the bombing, within the chaos, cries and screams for help, various civilians in the area and press workers started using the social media announcing that there are tens of dead people in the area and no ambulances were arriving. Doğan Tılıç, a participant of the rally explained the moments of the attack on his article on BirGün newspaper: “I was 20 meters away from the area where the bomb went off. The police forces entered the area by throwing gas capsules. I have not seen any ambulances when the police was arriving. Here [Turkey] the distance between life and death is only 20 meters.” Member of Turkish Medicine Association, Hande Arpat gave a statement to Agos newspaper: “Because the police attacked with gas capsules right after the explosion, we could not perform immediate medical intervention on those who were wounded.” HDP (People’s Democratic Party) Istanbul deputy Filiz Kerestecioğlu also gave a statement to Agos newspaper: “I arrived 30 minutes after the explosion; immediately we started carrying the wounded people. They [police] made an intervention on the first ambulances that were trying to exit.

This footage shows the police attacking the people trying to escape and blocking their way:

Many videos taken right after the bombing are circulating in the social media. Most of them contain graphic content and I watched them all. In one of them there’s a woman crying “My flesh is falling apart, I am dying!” The man shooting the video, in between his sobs keeps saying “Hang in there, you will resist, please don’t die!

I was going to be there. My feminist association, erktolia, already made a call for women’s associations to participate in this rally. I was going to be there with my friends but we cancelled because the plane tickets were too expensive. The minute I woke up on Saturday morning, I saw messages from my friends about the incident. I started searching through the Facebook profiles of each person I know who was to attend the rally. On each click, my fingers were shaking. I could have been there with them, and we could have been dead. And here I am today, in Paris, miles away from people I love, miles away from this massacre, searching through the lists of dead and wounded people, trying to see if there is a name that I recognize.

Just a couple of hours after the bombing, Turkish Radio and Television Supreme Council announced a ban on press coverage from the area. The request was made from Vice Prime Minister of Turkey, Yalçın Akdoğan. Then people from Turkey started tweeting that they could not access Twitter and they had to use various VPN services to tweet.

2 press ban  (©Diken Newspaper)

Interior Affair Minister Selami Altınok, Justice Minister Kenan İpek and Health Minister Mehmet Müezzinoglu gave a press conference on condemning this attack. Health Minister explained that there were 4 ambulances in the area (where 14K people were rallying) and by 11:00 AM (55 minutes after the call for help was made) 21 ambulances made it to the area of the bombing. He also said that hospitals are fully equipped with staff and medical needs yet as he was saying that, the Turkish Medicine Association made a call to say that more staff and blood is needed. Interior Affairs Minister also said: “Necessary measures were taken. I don’t think that there was vulnerability in security.”

In Ankara, the capital of Turkey, where about 4.5 million of people live, a national peace rally was organized. As I write, the death toll is 109 and there are 516 casualties, and the officials say that the security measures were taken?

Just 1 day ago, on 9th of October, a local newspaper in Rize, Turkey organized a protest against terrorism. Well known gang leader Sedat Peker participated to this rally and he said “blood will be shed, and once rivers of blood are shed, then they [terrorists] will understand” yet there were no bombings there. Just 20 days ago, a rally was organized in Istanbul against terrorism where Prime Minister Ahmet Davutoğlu said “you have to work hard for 1st of November [general elections day] and make AKP the ruling party.” President Recep Tayyip Erdoğan gave a speech there as well, yet there were no incidents.

According to the info-graphic prepared by Cumhuriyet newspaper 694 civilians, soldiers, police and Kurdish militants have died since the last elections on June 7th. 694 people have died in 4 months and not a single official has resigned!

infographic (©Cumhuriyet Newspaper)

On the night of the bombing, in a press speech, Selahattin Demiştaş co-president of HDP, addressed to the AKP government’s inadequacy on investigating such attacks within its history and accused AKP for being responsible of this attack: “Has there been even one massacre that you [the state] found the criminals perpetrated them? Did you find who did Roboski massacre? Did you find who murdered kids in Gezi protests? Did you find out who bombed our Diyarbakir rally? Is Suruç massacre resolved? This massacre will not be brought to justice either because there are no dark hands behind it. They are conveying this message “We can kill you and blow up you into pieces in broad day light in the middle of Ankara! This is not just an attack on us. They want to give this message: We can kill anyone who stand up against us [AKP] and cover it.”

Many AKP members and pro-AKP media were quick to blame PKK (Kurdistan Workers Party) which is an armed pro-Kurdish organization. Yet PKK has announced one day before the bombings that they are willing to enter ceasefire and they made a statement saying that the attack was not done by them.

The protesters ask for justice. They claim that whoever is being this attack, the state should be held accountable for, because it’s the state who dragged Turkey into a civil war and it’s the state who did not take majors in investigating DAESH militants existing in Turkey. A banner from the İstanbul protests says: “Murderer State”

4 (AFP)(© Ozan Köse/AFP)

We don’t know who organized the bombing in Ankara yet. What we know is that the Turkish state failed to protect its citizen in a national rally, emergency response was inadequate and was focused more on harsh control and banning freedom of press. As I write, 48 hours passed since the attack, and no names have been released and the officials refuse to take responsibility over this failure.  Doesn’t that say something?

Anniversary Update (10/10/16): 36 suspects [who had strong relations with DAESH have been detained after the attack. 10 of them were arrested. All of them are still on trial.

Akademisyen kadınları tek tek avlıyorlar; sıra Elifhan Köse’de

18/12/2014

Elifhan Köse. Muhtemelen ilk defa duyuyorsunuz adını. Akademisyen camiasında adı bilenen biri oysaki. Kendisi Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Siyaset ve Sosyal Bilimler Anabilim Dalı Başkanı.

12 Mart 2014. Gezi eylemleri sırasındaki polis saldırısı sonucu başına gaz kapsülü isabet eden ve 269 gün komada kaldıktan sonra yaşamını yitiren Berkin Elvan için Türkiye’nin farklı şehirlerinde ve yurtdışında anma eylemleri düzenlendi. Elifhan Köse de Karaman’da düzenlenen ve yaklaşık 300 kişinin katıldığı an eylemine katıldı.

Türkiye’de eyleme katılma algısının nasıl olduğu aşikâr. Haklar için eyleme gitmek, greve girmek “caiz” değildir. Padişahımız bahşederse haklar elimizde, etmezse susup devlet babanın bir şeyler yapmasını beklemek durumundayız. Eyleme katılmak mı? Hâşâ! Eyleme katılan ya teröristtir ya da vatan haini!

Hele ki eyleme bir kadın olarak katılmak! Ne haddimize? 2010 yılında Recep Tayyip Erdoğan’ın rektörlerle buluşmasını protesto eden 19 yaşındaki hamile üniversite öğrencisini hatırlıyor musunuz? Polisin karnını tekmeleyerek 7 aylık bebeğini öldürdüğünü? Bu cinayetten dolayı birçok kişinin “hem hamile hem de kadın başına eylemde işi neymiş?” diyerek onu suçladığını, “kocası neredeymiş?” diye sorduğunu biliyor muydunuz?

Ekim 2014. Elifhan Köse hem akademisyen hem de kadın başına katılmış olduğu anma eyleminden dolayı suçlandı. Hakkında dönemin başbakanı olan “Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret” suçundan dava açıldı. O günkü anma töreninden, Elifhan Köse de dâhil olmak üzere toplamda 3 kişiye dava açıldı. Kendisinin “Hırsız Tayyip” sloganı attığı ilan edildi.

Hepimiz öfkeliydik o gün, hâlâ da öyleyiz. 14 yaşında bir çocuk, polis şiddeti ile öldürüldü, nasıl öfkeli olmayalım? İstanbul’da gerçekleşen cenaze törenine on binler katıldı, ne sloganlar atıldı, ne ağıtlar yakıldı. Araştırıyorum, futbol maçlarından parti mitinglerine kadar; sırf Berkin’in anmasında değil, birçok eylemde, hatta eylem olmayan birçok yerde bile birileri “hırsız Tayyip” demiş. Dün 17 Aralık’tı. Yolsuzluk “iddialarının” 1. yıldönümü. Twitter #HırsızVar hashtagiyle çalkalanmadı mı? Kim bu insanlar? Biliyor muyuz? Ancak akademisyen bir kadının bunu dediği iddia edildiğinden ötürü yargılandığını biliyoruz. Peki, Elifhan Köse’nin tek suçu bu sloganı atmakla itham edilmek mi?

“Sessizliği Söylemek – Dindar Kadın Edebiyatı, Cinsiyet ve Beden”. Elifhan Köse’nin tamamladığı doktora çalışması ve kitabı bu yaz basıldı. Bilhassa muhafazakâr kesim tarafından duyuldu ve tenkit edildi bu kitap. Dindar kadın yazarların, dindar kadın kahramanlı öykü ve romanlarını incelemişti kitabında. Kadınların modern İslam içerisinde kendilerini, bedenlerini ve cinsiyetlerini konumlandırmalarını incelemişti. İncelediği kitapların yazarları da, konusu kadındı.

Elifhan Köse birçok erkeğin hatta kadının değinilmesinden rahatsızlık duyduğu bir konuya değinmekle kalmamıştı. Politik ve feminist duruşunu da alenen ifade etmekten çekinmemişti. Haksızlıklara karşı ses çıkarıyor, eylemlere katılmaktan çekinmiyordu. Eğitimli, kariyeri olan, kendi ayakları üzerinde durabilen, fikirlerini açıklamaktan, eyleme geçmekten çekinmeyen bir kadındı. Muhafazakâr coğrafyanın insanını en çok tedirgin eden, korkutan karakterlerden biriydi yani.

Ege Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümünde Araştırma Görevlisi olan Dr. Burcu Şentürk’ün, sendika.org sitesinde bir yazısına denk geldim. “19 Aralık 2014’te Karaman Adliyesinde duruşmam var, hepinizi beklerim” diyerek herkesi Elifhan Köse’nin duruşmasına çağırmış. Bu davanın sadece Elifhan Köse’ye karşı olan bir dava olmadığının farkında. Bu davayı kendi davasından saymış; çünkü bu davanın Türkiye’nin sesini çıkarmakta beis görmeyen kadınlarını bastırmak için, bu kadınları korkutmak için açıldığının farkında.

Çorum Hitit Üniversitesi’nde hakkında gönderilen isimsiz bir ihbar mektubu ile işine son verilen öğretim görevlisi Oya Yağcı’dan bahsetmiş mesela Burcu Şentürk. İsimsiz bir ihbar mektubu kovulmak için kâfi midir? Yoksa bunun sebebi Oya Yağcı’nın “AKP tiyatrodan elini çek” döviziyle katıldığı bir eylem yüzünden yerel bir gazete tarafından hedef gösterilmiş olması olabilir mi?

Ceyda Sungur’dan da bahsetmiş Burcu Şentürk. Gezi eylemlerinin ilk gününde polisin yakın mesafeden yüzüne gaz sıktığı “kırmızılı kadın”ı hatırlıyor musunuz? Gezi eylemlerinin kırmızılı kadını olmak kolay mı sandınız? Ceyda Sungur aslında İstanbul Teknik Üniversitesi’nde asistan. Kendisine “e-posta yazmak yoluyla araştırma görevlilerini provoke etmek” sebebiyle soruşturma açıldığını biliyor muydunuz? “Grevdeyiz” afişi astığı için hakkında İTÜ dekanlığı tarafından “izinsiz afiş asmak” sebebiyle soruşturma açıldığını biliyor muydunuz peki?

Marmara Üniversitesi Öğretim elemanı Dr. M. Meryem Kurtulmuş’dan da ben bahsedeyim. Ataması yasaya aykırı olarak 1 yıl değil 6 ay uzatılmış ve kovulmayla tehdit edilmiş bir kadın akademisyen. Neden? Çünkü M. Meryem Kurtulmuş bir sendika yöneticisi, üniversite çalışanlarının ve öğrencilerinin haklarını korumak için mücadele ediyor ve Eğitim Sen şube yöneticisi.

Yeni ya da eski Türkiye. Ne fark eder? Bu topraklarda süregelen ataerkil algının en çok bastırdığı, varlığına dahi tahammül edemediğidir sesi çıkan, kendine yeten, başarılı ve zeki kadınlar. Muhafazakâr zihin bu toprakların kökünde var. Yeni değil; ancak AKP Türkiye’sinde artık daha baskın. Daha sesli. Daha kuvvetli. Bu nedenle de tahammülleri yok Elifhan Köse gibi kadınlara. Bastırmak, yakalamak ve yok etmek istiyorlar. Aynen Ortaçağ Avrupa’sında yaptıkları cadı avları gibi.  Cadı avlarında öldürülen yüzbinlerce insanın ¾’ünün kadın olması gibi.

Yanlış anlaşılmasın, Türkiye’de sesi çıkan, direnen, itaat etmeyen, sosyal normları sorgulayanlara hiç tahammül yoktur. Ancak kadına dişlerini daha çok geçirebileceklerini sanırlar. Direnen bir kadın, direnen bir erkekten çok daha büyük bir nefret objesidir onlar için.

Kadınların kütüphanelere dahi giremediği, seminerleri dinlemek için bile üniversitelere alınmadığı yıllar çok geride değil. Kadınların ellerinde olan bu haklar kolay kazanılmadı. Şimdi “sesi çıkan” akademisyen kadınları hedef alan, üniversitelerde barındırmak istemeyen bu algıya karşı gelme zamanı.

Yarın, yani 19 Aralık’ta Elifhan Köse’nin Karaman Adliyesi’nde duruşması var. Eğitim Sen Elifhan’ı desteklemek adına bir videoda hazırlamış. Muhafazakâr iktidarın, hedef gösterilen kadınları, bir bir avlayıp bastırmasına, kadın dayanışması ve direnişine yapılan bu baskıya daha ne kadar tahammül edeceğiz? Elifhan Köse’nin yanında olmalıyız; çünkü yargılananın sadece o olmadığını, iktidarın dayattığı yaşam koşullarına itaat etmeyen tüm kadınlar olduğunu çok iyi biliyoruz!

(Bu yazı aynı zamanda T24, Sendika.orgKaos.gl ve Kolektifler.net‘de yayınlanmıştır.)

İktidarın Rabia’sı nerede?

09/04/2014

Rabia işareti neydi? Sanırım hatırlatmakta fayda var; çünkü bir kesim demokratik hak savunucusu Rabia destekçisi bunun ne olduğunu unutmuş durumda.

Rabia Arapça’da dördüncü demek. Ancak bu işaret kökenini, 2 Temmuz 2013 Mısır Darbesi sonrası, iktidardan alınan Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin destekçilerinden alıyor. Darbe sonrası halk Mursi destekçisi olsun ya da olmasın eylemlere devam etmişti. Fakat Kahire’de Rabiatul Adeviyye Meydanı’nda toplananlar kendilerini Tahrir meydanında toplananlardan ayırdıklarını dile getirerek “biz Mursi’yi destekliyoruz;  Tahrir meydanındakiler barış işareti yapıyorlar, biz ise onlardan farklı olduğumuzu gösteriyor ve dördüncü (Rabia) işareti yapıyoruz; darbeye karşı geliyoruz” diyorlardı. Bu destekçilerin büyük çoğunluğu, haliyle Müslüman Kardeşler’in de destekçileriydi; çünkü Mursi iktidarı sırasında Müslüman Kardeşler yönetime oldukça müdahildi zaten.

Mısır Ordusu’nun Rabiatul Adeviyye meydanına ilk saldırısı 26 Temmuz gecesi gerçekleşti.  Meydandaki darbe karşıtlarından yüzlerce kişi öldü, binlerce kişi yaralandı. Ordu saldırısı devam ettikçe de, ölenlerin, yaralananların ve tutuklananların sayısı arttı.

Türkiye’de iktidarın Mısır olaylarına tepkisi ise, hemen darbe sonrası başlamıştı zaten. Erdoğan Mısır’daki olaylardan bahsederken, Gezi eylemlerine bir darbe girişimi olarak gönderme yaparak, darbe karşıtlığını dile getirdi hep. Mursi ile kendini özdeşleştirerek, bir liderin darbe yoluyla iktidarı kaybetmesinin demokratik olmadığını vurguluyordu. Erdoğan, 17 Ağustos 2013 günü Bursa’da yaptığı bir konuşmada Rabia işareti yaparak, darbe karşıtı Mursi destekçilerini desteklediğini gösterdi.  21 Ağustos 2013 günü ise Erdoğan’ın Müslüman Kardeşler liderlerinden Muhammed El Biltacı’nın 17 yaşındaki kızı Esma’nın ölüm haberini okurken ağladığını öğrendik. Erdoğan’dan ard arda gelen bu gündem belirleyici destek politikası ile Rabia, Türkiye’deki iktidar destekçileri tarafından hızlıca bir sembol haline geldi. Sosyal medya platformlarında değişen fotoğraflar, Rabia’yı destekleyen mesajlar yayıldı. Kendi ülkesindeki eylemler hakkında “bunlar demokratik eylem değildir” diyenler, Rabiatul Adeviyye meydanındaki demokratik eylemlerin bir numaralı savunucusu oldular.

Bugün ise Mısır’da durum farklı. 24 Mart 2014’de ordunun Rabiatul Adeviyye meydanına yaptığı saldırılar sonucunda tutuklanmış olan Müslüman Kardeşler destekçisi 528 kişinin idam kararı çıktı. Bu 528 sanıktan birçoğu mahkeme karşısına çıkartılmadı bile, hâkim savunma makamının tanıkların sorgulamasına izin vermedi, deliller gözden geçirilmedi, son duruşmada savunma avukatlarının mahkemeye gelmeleri bile yasaklandı.  Bugün Mısır’da 528 kişi, 28 Nisan’da hâkimin kendi hayatları hakkında verecek olduğu son kararını bekliyor. İdam mı edilecekler? Yoksa yaşayacaklar mı?

Evet, bugün 9 Nisan 2014. Başbakan Erdoğan’dan konu hakkında hâlâ hiçbir açıklama yok. Dün TBMM’nin 73. Birleşiminde hem CHP İstanbul milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi hem de MHP İzmir milletvekili Oktay Vural, Mısır’da verilmiş olan idam cezasına karşı TBMM olarak bir duruş sergilenmesi gerektiğini ve bu duruşun Mısır Parlamentosu’na iletilmesi gerektiğini dile getirdiler. Ancak AKP safhasından bu konuda bir adım atmak için ses çıkmadı. Neden? Çünkü lider Erdoğan’ın bu konudaki duruşuna göre açıklama yapmayı beklemekteler.

Başta Amerika Birleşik Devletleri ve İsviçre olmak üzere birçok hükümetten Mısır’daki idam kararına karşı kınama ve hatta gelecekteki maddi yardımı kesme uyarısı gelmiş iken, Türkiye hükümetindeki bu sessizlik nedendir? Seçim öncesi meydanlarda Rabia işareti yapan, Esma için gözyaşı döken Erdoğan’ın iki haftayı aşkın süredir konu hakkında tek bir açıklama bile yapmamış olması nedendir?

Bu idamlar üzerinden siyaset yapmayın, Müslüman Kardeşlerimiz katlediliyor diyenler var. Bu insanlara da ayrı bir sorum var: hadi bu idamların siyasi kararlar olduğunu geçiyorum; Erdoğan seçim meydanlarında kendini Mursi ile özdeşleştirerek, dört parmağını kaldırarak gözyaşı döktüğünde neredeydiniz acaba?

Mısır’da idam edilecek olan 528 kişinin, savunduğu siyasi görüş, dini, ırkı veya dili kimseyi ilgilendirmez. Son zamanların en acımasız infaz kararıdır bu! Bu konuda sessiz kalan kesimin, başka özgürlükleri savunurkenki samimiyeti ise, sorgulanmaya açık. Tabi sorgulamak veya sorgulanmak işlerine gelirse.

(Bu yazı aynı zamanda Radikal Blog’da yayınlanmıştır.)

Türkiye Padişahı ve biat ahalisi

26/02/2014

Türkiye gündemi “17 Aralık Yolsuzluk Operasyonu”ndan beri gerek çeşitli belge iddialarıyla, gerekse de farklı tape’ler ile çalkanıyor. Bu süreç zarfında herkesin kendine biçtiği bir rol var tabi ki, kimse de bu rolden ödün vermiyor. AKP mensupları tüm süreci yalanlıyor, destekçileri bu yalanlamaya baş sallıyor, hatta süreci kınıyor, Cemaat kirli çamaşırları dökmeye ve saldırmaya devam ediyor, AKP’li olmayan kesimin bir kısmı Cemaat’in yanında, bir kısmı tuttuğu partinin saffında, bir kısmı tarafsızca sadece karşıtlığını dile getirirken, bir kısmı da sessizce olan biteni izliyor.

AKP karşıtı olanların akıllarında ise mühim bir soru var: bunca AKP yandaşı, yayınlanan tüm yolsuzluk iddiaları karşısında nasıl oluyor da hala AKP’yi savunabiliyor?

Psikolojide bir rahatsızlık olarak tanımlanmasa da “Tanrı Kompleksi” diye bir terim vardır. Kişinin benlik algısını yıkılamaz görmesi, kendini imtiyazlı görmesi, hatalarını kabul etmemesi, kararlarının sorgulanmadan kabul edilmesini beklemesi durumudur. Siyaset tarihinde, kendini güç sarhoşluğunda kaybetmiş birçok politikacıda da bu komplekse rastlamak mümkündür.

Türkiye’de bu durum biraz daha farklı işliyor tabi. AKP’nin üzerine kuvvetle basarak yaptığı Osmanlı propagandasına bakalım. “Biz Osmanlı’nın torunlarıyız!” Doğru, öyleyiz. Bizim geniş topraklarımız, bolca ganimetimiz vardı. Bir zamanlar Dünya’ya hükmederdik! Başımızdaki Padişah’ın fermanına göre sosyal yaşantımız şekillenir, onun kararlarını sorgulamaz, ona itaat ederdik. Pastadan büyük payı onun alıyor olması bizim için bir sorun teşkil edemezdi; çünkü o bizi koruyordu, bize toprak ve gönlümüzü eğleyecek kadar hak bahşediyordu. Ayrıca ondan feci şekilde korkuyorduk. Padişah sorgulanır mıydı hiç? Ona karşı çıkmak çılgınlıktı!

Bu topraklardan saltanat kalkalı neredeyse 92 sene olacak. Tekrardan saltanat ile yönetilmesi ise, politik, ekonomik, coğrafi ve daha birçok sebepten ötürü imkânsız tabi ki. Fakat bu topraklarda artık saltanat olmaması, Padişah algısında olan birinin lider olamayacağı anlamına mı gelir? Hele ki karşısında 623 yıl boyunca saltanat ile yönetilmiş, hem de çoğunluğunun İslam inancıyla birleştiği bir toplum varsa. İslam toplumlarında hükümdarlar halktan bir bağlılık sözü alırlar. Bu sayede dinsel yargı gücüne sahip olan meşru yetkili olurlar. Buna da biat denir. Yüzlerce sene bir Padişah’a biat etmiş toplumun, yönetilme algısı 92 senede tümden değişebilir mi? Tabi ki de hayır!

Mesela 1999 Marmara depremi sonrası getirilen deprem vergileri ile 40 milyar TL’lik vergi toplandığı açıklandı. 2011’de Van depremi olduğunda “hani nerede o vergiler, devlet yardım eli uzatmayacak mı?” diye sorduk “onlarla yol yaptık” cevabını aldık. Döndük AKP destekçilerine “elma ile armut toplanır mı, yol vergisi ile deprem vergisi bir midir?” diye sorduk “hükümet doğrusunu bilir, bak o parayla yol yapmışlar, ülkemizi kalkındırmışlar” cevabını aldık. Çok değil 20 gün önce Van’da 3 yaşındaki bir çocuk, yollar kardan dolayı kapalı olduğundan ve yetkililer gelmediğinden ötürü yüksek ateşten hayatını kaybetti.  Babası cesedini çuval ile mezraya götürmek durumunda kaldı. “Nerede hizmet?” diye sorduk, “sağlık reformu geldi ya, artık hastanelerde kuyruk beklemiyoruz, ilaç sırasına girmiyoruz” cevabını aldık. “Basın özgürlüğü yok” dedik, “basın özgürlüğü olmasa gazeteler Başbakan’a diktatör diyebilirler mi?” cevabını aldık.  “Demokrasi, insan hakları, kamusal hizmet, eşit sosyal yaşam standartları” dedik, “havaalanı, Marmaray, üçüncü köprü, Metrobüs” cevaplarını aldık. “Hükümetin yolsuzluk yaptığı iddiaları var” dedik, “onlar şantaj, onlar montaj” cevabını aldık. “O paralar senin vergilerin, senin cebinden çıkan paraları kendileri için harcamışlar” dedik, “suçluluğu kanıtlanmadan suçlu sayılmaz” cevabını aldık. “Suçluluğu nasıl kanıtlansın, 17 Aralık’tan beri değişmeyen bakan, savcı, yasa kaldı mı ki?” diye sorduk, “o paralar hayır içindir, imam hatip içindir, fakirlere yardım içindir” cevabını aldık.

Sorularımız bitmez. Cevaplardaki istikrar da öyle. Ben burada hükümetin finansal veya statüsel desteğiyle bir yerlerde olanlardan değil, hükümetten hiçbir çıkarı olmamasına rağmen hükümeti savunanlardan bahsediyorum. Sorgusuz, sualsiz, Allah’a, Peygamber’e, Padişah’a inanır gibi, hükümet liderine inanlardan bahsediyorum.

Kaç tane “yetmez ama evet”çi tanıdım, ilk söyledikleri cümle “Başbakan muhteşem bir lider” olan. Kaç tane AKP destekçisi tanıdım “Başbakanımız haram para yemez” diyen. Kaç tane AKP destekçisi olmamasına rağmen Başbakan hayranı tanıdım, “Başbakanımız öyle yapıyorsa, bir bildiği vardır” diyen. Hükümetten inancını kesse de, Başbakan’a inancını yitirmeyen.

AKP hükümeti bu toplumu çok iyi tanıyor. Bu toplumun alışık olduğu yönetilme biçimini çok iyi biliyor. Hükümetin başında, halkın dilini kullanan, bol Osmanlı terimleriyle sokak dilini harmanlayan, asla ve asla sözünden dönmeyen, dediğim dedik, yaptığım yaptık bir Başbakan var. Ben diye başlayan cümleleri, biz ile biter. “Sağlam irade”si “milli irade”yi temsil eder. Gücünü ona koşulsuz inanan biat ahalisinden alır, Padişah sanrısı kuvvetlenir, sanrısı kuvvetlendikçe de bir lider tarafından öncülük edilme ihtiyacındaki ahali, bu ihtiyacıyla tatmin olur. Bu döngü de böyle sürer gider.

İnanmak bir nevi ihtiyaç gibidir. Yaslarsın sırtını, güvende hissedersin. Zamanla kemikleşir bu dayanağın. Sırtını da çevirmişsindir zaten, arkanda olup bitene pek de bakmak istemezsin. Üşenirsin, korkarsın, cesaret edemezsin. Sorgulamak ayıptır, “günah”tır. Sorgulamaya başladığında, çevrende senin gibi aynı inanca sırtını dayamış olanlar tarafından yargılanacak olmanın tedirginliğini yaşamak istemezsin.  İnanç huzurludur, kördür ama yarattığı koşullar konforludur.

İşte bu nedenle, AKP destekçilerini inançlarından döndürmek zor. İşte bu nedenle, onlara savurduğunuz her hakaret onları inançlarına daha çok bağlıyor. İşte bu nedenle AKP hakkında yaptığımız her eleştiriyi, inançlarına yapılmış bir saldırı olarak algılayıp savunmaya geçiyorlar. İşte bu nedenle, sarsılan “sağlam irade” onlar için ihanet edilen “milli irade”.

Bırakalım onlar milli iradeleriyle, sağlam iradeyi savunmaya devam etsinler. Bizim derdimiz onlar ile olmasın, bu kutuplaşmaya destekte bulunmayalım. Bildiğimiz gerçekleri söylemeye, yaymaya, her mecrada ve fırsatta dile getirmeye devam edelim. Bizim koşulsuz inandığımız bir liderimiz olmasın, koşulsuz inandığımız gerçeklerimiz olsun. Bu gerçekleri savunan herkes bizden olsun. Halk irademiz olsun. Halk yılmadan, usanmadan, inatla gerçekleri göstermeye ve savunmaya devam ettikçe, kim bilir, belki gün gelir, devran döner.

*Fotoğraf, Economist dergisinin 8 Haziran 2013 tarihli kapak fotoğrafıdır.

(Bu yazı aynı zamanda Radikal Blog‘da yayınlanmıştır.)

AKP içerisindeki oligarşi ifşa oldu!

16/12/2013

11 yıllık AKP hükümeti, bilhassa son 6 ayda ardı ardına aldığı darbelerle sendelerken, kendi tarihinde bir ilk ile bakanlarından fire veriyor. Demokrasinin gerçekten işlediği ülkelerde, herhangi bir yolsuzluğun iddiası dahi ortaya atıldığında, bu yolsuzluğa adı bir şekilde karışan devlet görevlileri, bu iddia ortaya atılır atılmaz istifa ederler. Bizim sözde demokratik Muz Cumhuriyetimizde ise bu istifaların gerçekleşebilmesi için önce Başbakan’ın durumu gözden geçirmesi gerekiyordu tabi ki.

Yolsuzluk operasyonu sonrası hükümetten resmi bir açıklama gelmemesi bir yana, Başbakan’ın gündemi oyalayan “dış mihraklar” suçlamalarına şahit olduk. Üstüne üstlük bir de Pakistan’a gidip gelmesini bekledik. Elinde çekirdekle mahalle kavgası izler gibi, Başbakan’ın Pakistan ziyaretindeki takkeli fotoğraflarıyla, Fethullah Gülen’in beddua videolarının farklı versiyonlarıyla oyalanaduralım, bu süre zarfında 135 emniyet müdürü ve 400’e yakın polis usulsüzce görevlerinden alındı, operasyon soruşturmasına 2 savcı eklendi ve gece yarısı baskınıyla Adli Kolluk Yönetmeliği değiştirildi. Kısacası hükümet operasyonu etkisiz hale getirmek için gerekli hamleleri yaptı, bir de üzerine operasyonun bir sonraki adımları için önlemini almış oldu.

1 haftalık bekleme sürecinde gündeme yansımayan kim bilir başka neler oldu. Her ne kadar son yıllarda hükümette Avrupa Birliği’ne girmektense, Orta Doğu liderliğini sağlama politikası güdülüyor olsa da, salı günü Avrupa Birliği’nin Ankara’yı “kuvvetler ayrılığı”nı güvenceye almaları gerektiği konusunda uyardığını da es geçmemek gerekiyor. Velhasıl, uzun bekleyiş sonucunda olması gereken oldu ve kabinede revizyona gidildi. Bu durumun şaşırtıcı olan tek kısmı, AKP hükümetinin kibrinden ödün verip, geri adım atma cesaretini göstermesi tabi ki de.

Bu istifa sürecinin en heyecanlı kısmı ise Erdoğan Bayraktar’ın canlı yayında yaptığı açıklama. Başbakan’ın kendisine “rüşvet ve yolsuzluk ifadelerinin bulunduğu bir operasyon sebebiyle istifa ediniz ve beni rahatlatacak deklarasyonu yayınlayınız” emrini açıklayan Erdoğan Bayraktar, okul çıkışı kavgasında büyük abisini arkasında göremeyince, onu da ele vermek isteyen çocuk gibi “soruşturma dosyasında var olan ve onaylanan imar planlarının büyük bir bölüm Sayın Başbakan’ın talimatıyla yapıldı” açıklamasını yaparak Başbakan’ı da istifaya davet etti. Aynı zamanda eski İçişleri Bakanı, AKP Milletvekili İdris Naim Şahin de istifa ederken, “Hükümet etmede, niyetlerinden emin olunmayan dar bir oligarşik kadronun yönlendirme ve etkinliğinin tercih edildiği anlaşılmaktadır” ifadesine yer vererek hükümeti oligarşik bir yapının yönlendirdiğini ifşa etti.

İstifa eden veya görevinden alınan bakanların yerine getirilen bakanlardan tabi ki de medet ummuyoruz. Zira Gezi olayları sırasında CNN International’dan Christiane Amanpour’a verdiği başarısız röportaj ile aklımıza kazınan Mevlüt Çavuşoğlu’dan bir Avrupa Birliği Bakanı’nda olması gereken iletişim başarısını beklemek; ya da yolsuzluk soruşturmasındaki savcılar hakkında suç duyurusunda bulunan Bekir Bozdağ’dan bir Adalet Bakanı’nda olması gereken adalet anlayışını beklemek yersiz olur.

Ayrıca Başbakan’dan istifa beklemek, gündemde yer alan en gerçek dışı beklenti diye düşünüyorum. 11 yıllık iktidarı, egosal bir meseleye dönüştürmüş olan Erdoğan, ne kadar darbe alırsa alsın koltuk sevdasından vazgeçmesine olanak yok. Vazgeçse bile Anayasa gereği bu istifayı Cumhurbaşkanı’nın kabul etmesi gerekir. Arada “gerçekten de hayret etmek” dışında başka hangi vasfı olduğu konusunda şüphelere sahip olduğum Abdullah Gül’ün bu istifayı kabul etmesi pek olası değil. Yerel seçimlere bu kadar az zaman kalmışken herhangi bir güvenoyu yoklamasına gidilmesi de hükümet tarafından kesinlikle engellenir.

Haliyle bu süreçte umut verici tek kısım AKP’nin kendi içinde yaşadığı bölünmedir. İstifa eden siyasilerin yaptıkları açıklamalardan anlayacağımız üzere AKP içerisinde parti içinde parti olduğun ifşa olmuştur. Büyük yemden pay alamayan küçük balıkların, büyük balıkların iktidarında olan paralel partiye isyanında verilecek fireler, ortaya dökülecek kirli çamaşırlar, önümüzdeki günlerde gündemimizi oldukça meşgul edeceğe benziyor.

Türkiye’nin Avrupa Konseyi’nin yolsuzluğa karşı ceza hukuku sözleşmesini de imzalamış olduğunu hatırlatmakta fayda var. Bürokratik güçler arasındaki savaş, hükümet içinde hükümet derken bu yolsuzluğun soruşturması her ne kadar usulsüzce karartılmaya çalışılsa da,  bu soruşturma Yolsuzluğa Karşı Devletler Grubu (GRECO) tarafından araştırılacaktır. Haliyle ortada batacak bir gemi var, gemi batarken de kaçan farelerin itiraflarıyla daha kim bilir neler öğreneceğiz.

(Bu yazı aynı zamanda Radikal Blog‘da yayınlanmıştır.)

Kuvvetler Ayrılıyor: AKP – Cemaat

18/12/2013

Bir süredir devam etmekte olan AKP – Cemaat arası gerginliğindeki mevzunun büyüklüğünü sanırım artık hepimiz kavramaya başladık. “Mesele”nin yalnızca dershane olmadığı, aslında devlet bürokrasisine hâkimiyet kavgası olduğu aşikâr. Her ne kadar bugünün operasyonunun, penguen medyamızın ve pek derin devletimizin katkılarıyla, Cemaat ile direkt ilişkisinden emin olamıyor olsak da, polis, içişleri bürokrasisi ve yargının Cemaat bireyleri tarafından yıllar önce ele geçirilmiş olduğu bir sır değil. Haliyle durumu futbol maçı izler gibi taraf tutarak yorumlamak yerine, öncelikle bu olağanüstü operasyonu gerçekleştirenlerin elindeki gücü anlamamız gerekiyor.

Hakkımızı aramayı bilmeyen ve mütemadiyen daha ulu bir güç tarafından kurtarılmayı bekleyen bir toplum olduğumuz için, bir gün içerisinde Fethullah Gülen’e destek çıkan sözde özgürlükçü vatandaşları izlerken şaşırdığım söylenemez. Yine de merak ediyorum, acaba bu destekçiler Gezi’de binlerce insana gaz sıkan polisin yine aynı polis olduğunun, yargının yüzlerce gazeteciyi hukuk dışı yollarla cezaevlerine kapatan yargı olduğunun farkındalar mı? Biz Cemaat’i desteklemiyoruz, sadece yargının doğru kişileri yargılıyor olduğuna seviniyoruz diyenler olabilir. Peki desteklediğiniz bu yargının arkasındakilerin, sizi desteklediğinden emin misiniz?

Türkiye’nin sözde demokratik devlet yapısı “kuvvetler ayrılığı” modelindedir. Yani yasama, yürütme ve yargı farklı ellerde olmalıdır. Ancak bugünlerde tekrardan ve üzülerek gözlemliyoruz ki, Türkiye’deki kuvvetler ayrılığı iki kuvvetin arasında: AKP ve Cemaat. Çıkarlar ayrıldığı zaman kuvvetler de ayrılıyor, çıkarlar birleştiği zaman da, sadece demokratik sistemle yönetilmeyi arzulayan bizler yani kuvvetsiz olan halk, haksızlıklarla tek başına mücadele etmek durumunda kalıyoruz. Kuvvetlinin yanında olanlar kayrılıyor ve halk hep kaybediyor.

Bu kuvvetler savaşındaki taraflardan biri Türkiye’yi 11 yıldır yöneten AKP iken, diğer tarafın bir partisi yok. Onun yerine kanalları ve adamları var. Aslında bugün Başbakan’ın siyasi danışmanı Yalçın Akdoğan’ın yazdığı tweet oldukça manidardı. “Fenalığa fenalıkla mukabele etmek, husumeti arttırır, kin ve nefreti körükler, insanı hem azapta bırakır, hem kaybet-kaybet sarmalına sürükler.” Kimine göre bir tehdit, kimine göre bir müzakere çağrısı olarak algılanabilir. Bugün Erdoğan’ın Konya’da yaptığı konuşma ise, son 6 aydır ilerlediği “egosal” yoldan asla ayrılmayacağının yine ve yeniden bir kanıtı. Muhalif olan herkesi dış mihrak olarak mimlendiği, kendi “Muz Cumhuriyeti” halkına yaptığı konuşmalardan bir tanesi daha. İşin en ironik kısmı ise Türkiye’nin aslında Muz Cumhuriyeti tanımına tam olarak da oturuyor olması. Bu tarafların savaşında gözlemlemenin en kolay olduğu durum ise, Cemaat’in özgüvenin çok daha yüksek olduğu. AKP sözlerle ilerlerken, Cemaat tarafından faaliyet görüyoruz.

Yine de her ne olursa olsun kaybedeceğimizi bilerekten, bu kuvvetler savaşının sonuçlarının ne olabileceğine bakmak gerek. Bu gözaltı sürecinde aslında gerçek bir hukuk devletinde olması gereken, sorguya birincil dereceden yakınları karışmış olan bakanların istifa etmesi, ya da görevlerinden alınmalarıdır. Oğulları sorgulanan bu bakanlara karşı yapılacak delil karartma iddialarının meşruiyet kazanmaması, oğullarının aklanma kararına müdahil olmamaları için görevlerinden ayrılmaları gerekmektedir. Ancak Tayyip Baba’yı arkalarına almış bakanlardan tabi ki de böyle faaliyet beklemiyoruz. Tam tersine bu davadaki savcıların görevden alınmalarını bekliyoruz; savcılık olmadı dava mahkemeye çıkarsa hâkimlerin kararlarına yapılacak müdahaleleri bekliyoruz. Yerel seçimler sonrası devlet içerisinde yer alan Cemaat kadrolarının tasfiyesi dedikodusunun, seçim öncesi gerçekliğine dönmesini bekliyoruz. AKP’nin atacağı bir sonraki adımları tahmin etmek artık çok zor değil, hem bizim için hem de Cemaat için. Haliyle bu durumda Cemaat her zaman avantajlı taraf olacak gibi görünüyor.

Kimin kazanacağından çok kimin kaybedeceğinin ehemmiyet kazandığı şu gerginlikte, ortaya dökülecek kirli çamaşırları gözlemlerken en çok bizler şaşıracağız sanırım. Demokrasi denilen yönetim biçimi için, bürokrasinin hiçbir görüşün hâkimiyetinde olmadan tarafsız bir hizmet sunması gerekiyor. Türkiye’nin bu sistemi oturtması ise günümüz koşullarında olanaksız. Kuvvetler ayrı ya da birleşik olsun fark etmez. Kuvvetli bir muhalefet partisinin yoksunluğundan mütevellit, bu kavganın sonucunda bizlerin asla bir şey kazanmayacak olduğumuzu hepimizin idrak etmesi gerekiyor.

(Bu yazı aynı zamanda Radikal Blog‘da yayınlanmıştır.)