Eski Charlie Hebdo yazarı Caroline Fourest ile Fransa, Charlie Hebdo, dini tutuculuk ve laiklik üzerine söyleşi

27/01/2015

Caroline Fourest modern Fransa tarihinde “azınlık hakları militanı” olarak bilinen bir gazeteci, aynı zamanda yazar, senarist ve yönetmen. Feminist, ırkçılık karşıtı ve laik dergi ProChoix’nın kurucusu.

Charlie Hebdo’da 6 yıl çalışmış olan Fourest, uç sağ ve dini tutuculuk üzerine eleştirel çalışmaları; laiklik, kadın hakları, LGBTİ hakları ve ırkçılık karşıtlığı savunuculuğu ile biliniyor. 16 yıl boyunca tüm dinlerin fanatikleri üzerine çalışmış olan Fourest’ın ilk çalışmaları esas olarak evrensellik ve çok-kültürlülük üzerine odaklı. Le Monde’da 5 yıl köşe yazarlığı yapmış olan Fourest’ın şu an France Culture radyosunda gündem yorumları, France Inter radyosunda da yazlık programı sürüyor.

Paris’in ünlü Marais bölgesinde bir kafede buluştuğum Caroline Fourest’ın sorduğum sorulara aldığım cevaplar şöyle:

‘Charie Hebdo Filistin’i de savunurdu’

– Okuyucuların merakını gidermek adına, önce Charlie Hebdo’dan başlayalım. Charlie Hebdo’yu siz nasıl tanımlıyorsunuz?

Charlie Hebdo satirik (eleştirel) bir dergi. İnsanları tüm güç, hâkimiyet ve ideolojilere karşı güldürmesiyle bilinir. Charlie Hebdo’da hiçbir karikatürün bağlamsal içeriği olmadan baskıya gitmediğinin bilinmesi çok önemli. Fanatikler bunu anlayamıyor ya da anlamak istemiyorlar. Charlie Hebdo, İslam hakkında yayımladığı karikatürlerden 100 kat fazlasını Papa ve Katolik Kilisesi hakkında yayınladı muhtemelen. Politika ve politikacılar, özellikle de uç sağ hakkında çok karikatürleri var. Charlie Hebdo’nun en büyük düşmanı Front National (Ulusal Cephe) ve Marine Le Pendir. Nicholas Sarkozy hakkında da çokça karikatür yayımlandı; çünkü solcu bir dergi. Daha az kapitalist bir ekonomiyi savunuyor. Charlie Hebdo, Filistin’i de savunurdu; ancak bu çok bilinmiyor. Öldürülen çizerler Charb ve Tignous, Filistin savunucusu aktivistlerdi ve Charlie Hebdo’da Gazze’deki İsrailli askerlerin çizildiği çok fazla karikatür vardı. Charlie Hebdo aktüaliteye tepki veren bir dergi. Bu demektir ki, mesela bir hahamMusa’yı savunma uğruna katliam işlerse, bu durumda muhtemelen Charlie Hebdo’nun kapağı Musa olacaktır; çünkü aktüalite o olacaktır.

‘Danimarkalı gazete o karikatürleri oto-sansür karşı yayımladı’

– Danimarka gazetesi Jyllands-Posten, İslam peygamberi Muhammed’in karikatürlerini yayımladığı dönem Charlie Hebdo’da çalışıyordunuz. Charlie Hebdo da karikatürleri  yayımlama yayınlama kararı aldı, bu süreç nasıl oldu?

Charlie Hebdo’dan çok daha farklı ve çok daha muhafazakâr bir gazetenin bu karikatürleri neden yayımlama kararı aldığını anlamak çok önemli. Danimarka’da bir yayıncı, Muhammed Peygamber hakkında bir kitap basmak istemişti; hayatını ve bir karakter olarak önemini anlatan çok pozitif bir kitap olacaktı. Fakat tek bir çizer bile kitaba katkıda bulunmak istemedi; çünkü Hollandalı Theo Van Gogh gibi öldürülmekten korkuyorlardı. Jyllands-Posten o karikatürleri oto-sansürün geçersizliğini duyurma bağlamında yayınladı. Suriye ya da İran’da insanlar konsoloslukları yakmadan, Danimarka vatandaşlarının hayatlarını tehdit etmeden önce yayımlanan o 12 karikatürü görmediler muhtemelen; ama o karikatürler masumdu. Muhammed tatlı bir biçimde resmedilmişti. Sadece bir tanesi asıl tartışmayı yarattı o da Muhammed’in sarığı içerisinde bir bomba gösteriliyordu. Danimarka’da bir deyiş vardır: “Şapkanın içine portakal koyarsan, sana şans getirir.

Bu karikatür de şapkanın içine bomba koymanın kötü şans getireceğine gönderme yapıyordu. Yeni bir karikatür de değildi, 90’larda gerçekleşen Cezayir bombalamalarını kınamak için o dönem basılmış ve bu diğer karikatürlerle birlikte tekrardan basılmıştı. Fakat tüm bu detaylar fanatikler için bir şey ifade etmiyor. Bu karikatürler bazı ülkelerde manipülasyon aracı olarak kullanıldı. Bu olayların politik bağlamını bilmek çok önemli. Mesela Rushdie olaylarında Suudi Arabistan, Afganistan’da ABD ile birlikte büyük bir savaşı kazanmaktaydı. Ya da 2006’daki karikatür mevzusunda, İran nükleer programından ötürü büyük baskı altındaydı ve Suriye ise Refik el-Hariri’nin suikastından ötürü baskı altındaydı. Hepsi de Müslüman dünyası adına konuşma gereği görerek bu karikatürlere saldırdılar. Birdenbire “spontane” kalabalıklar, normalde eylem yapmaya hiç de izin verilmeyen bu ülkelerde eylem yapmaya başladılar. Spontane(!) kalabalıklar Danimarka konsolosluklarına saldırmaya başladılar. Charlie Hebdo’da bizim tek bir işimiz vardı, o da aktüaliteyi yayımlamak, biz de bunu yaptık. Ancak Charlie Hebdo olduğumuz için bunu kendi tarzımızda yapmak istedik. Bu karikatürleri gazetemizde yayınladık ve kapağımızı farklı hazırladık. Kapak kararını verirken düşündüğümüz şuydu; bu fanatikler her zaman Muhammed’i kendi istedikleri yönde konuşturuyorlar ve din hakkında kötü bir imaj oluşturuyorlar. Muhammed’i, onun adına konuşarak öldüren insanlara tahammül edemediği bir şekilde resmetmek istedik. Bu nedenle o kapakta Muhammed neredeyse gözyaşları içerisinde ve “pislikler tarafından sevilmek çok zor” diyor. Arkadaşlarımın ölüm sebebi o kapaktır; çünkü tüm ölüm tehditleri o kapaktan sonra gelmeye başladı.

– Fanatizm ve fanatiklik tanımınız nedir? Charlie Hebdo’daki karikatürlerden hoşlanmayan herkes fanatik midir?

Voltaire’in fanatizm tanımı ile aynı tanıma sahibim. “İnanç adına mantığı kaybeden ve diğerlerinden nefret eden iltihaplı zihinler ve ruhlar.” Dini mizaha gülemeyen herkese fanatik demiyorum tabii ki. Diğer insanların dini mizaha gülme hakkını engellemeye çalışanlara fanatik diyorum. Bunu engelleme adına katliam işleyen teröristlere fanatik diyorum.

‘Kültürümüz dine gülebilme olasılığı üzerine kurulu’

– Din ile dalga geçmenin, Fransa tarihinde en aşağı 500 yıllık yeri var. Rönesans döneminde rahipleri “yılışık magandalar” olarak anlatmanın ya da kilise çanlarıyla “toplum düzenini bozan gürültü” olarak dalga geçmenin örnekleri var. Fransa’da devrimden sonra “blasphème” (kutsallara, dine, yaratıcıya hakaret etme) suç olmaktan çıkarıldı. Fransa’daki kutsallara saldırabilme özgürlüğü kültürünü nasıl tanımlıyorsunuz?

Kültürümüz, felsefemiz ve demokrasimiz, dine gülebilme olasılığı üzerine kurulu. Bu nedenle devletin içinde bir başka dini azınlığı ezebilecek bir dini çoğunluk yok. Devlet hiçbir dine maddi destekte bulunamaz; çünkü devletin dini yoktur. Ancak mesela Türkiye’de Sünni Müslümanlar çoğunluğu oluşturuyor ve bu nedenle Şii ve Alevi Müslümanlar net bir ayrımcılığa uğruyorlar, başka dinlerden veya inanmayanlardan bahsetmeyeceğim bile. Fransa’da biz tüm dinlerin eşit olmasını isteriz, devlet tarafından hiçbir din önceliklendirilmez ve kayırılmaz. Bunu sağlayabilmek için Katolik Kilisesi ile çok mücadele ettik; çünkü Orta Çağ ve monarşi döneminde kilise iktidara bağlıydı. Bununla mücadele ederek laik bir cumhuriyet kurabildik. Bununla mücadele edebilmek için de Katolik Kilisesi’nin kutsal gücünün sembolünü yıkmamız gerekiyordu. Çok hakaret içeren ve şiddet dolu bir süreçti. Mesela Charlie Hebdo’da, kiliselerdeki pedofili sorununa, rahipleri çocuk tacizcileri olarak resmederek birçok kez değinilmiştir.

‘Müslümanlara saldıran bir yazarı savunan gazeteci kovuldu’

– Türkiye’de, Charlie Hebdo’nun 2009 yılında Sarkozy’nin oğlu ve Yahudilikle ilgili çizdiği karikatürler nedeniyle Siné adlı bir çizerini kovduğu konuşuldu. Bu doğru mu? Eğer doğruysa bu sizce de ayrımcılık değil mi? Eğer doğru değilse böyle ilişkilendirilmesine sebep olan sizce ne?

Bu hikâyeyi ve devamında gelen propagandayı çok iyi biliyorum.Siné kovuldu; çünkü genel yayın yönetmenimize hakaret etti. Köşesinde yalan bir haber yazdı ve ondan bunu düzeltmesi istendiğinde bunu reddetti. Gazetecilikte bu kabul edilebilir bir şey değildir. Evet, Siné köşesinde Yahudiler hakkında tüm ırkçı klişeleri kullanmıştı. Daha önce de söylediğim gibi Charlie Hebdo ırkçılık karşıtı bir dergidir. İdeolojiler ve inançlar ile dalga geçer; ancak ırkçı yorumlarda bulunmaz. Bu zaten Fransa’da ırkçılık karşıtı kanunumuzda da bulunuyor. Birkaç yıl önce genel yayın yönetmenimiz yine aynı şekilde, sadece dine değil, bizzat Müslümanlara saldıran bir yazarı savunan bir gazeteciyi de kovdu. İlginç bir şekilde o zaman kimse buna şaşırmadı ya da bu olayın Charlie Hebdo’nun ırkçılık karşıtı bir gazete olduğunu kanıtlayan bir durum olduğundan bahsetmedi. Neden acaba? Bana tuhaf gelen, neden insanlar sürekli Charlie Hebdo’yu İslamfobik olmakla suçluyorlar ve Charlie Hebdo’nun ırkçı gazetecileri bünyesinde barındırmadığını göremiyorlar? Bazılarına göre Yahudilere karşı ırkçı olmakta sorun yok; ama ‘blasphème’de (kutsallara, dine, yaratıcıya hakaret etme) sorun olduğu için mi? Onların sorununun ne olduğunu bence hepimiz çok iyi biliyoruz.

– Charlie Hebdo’nun anlamının bu katliamdan sonra genişlediğini düşünüyorum. Sizce Charlie Hebdo bugünün Fransa’sında neyi temsil ediyor?

Bu katliamın içindeki ironi şu ki, o cihatçılar Charlie Hebdo çalışanlarını öldürdüler; çünkü bu gazeteyi susturmak istiyorlardı; ancak bugün tüm dünyayı bu gazeteye abone olmaya ittiler. O öldürülen karikatüristlerle büyüdük biz. Küçüklüğümüzden beri aktüalite, din, politikacılar yani her şey hakkında bizi güldürüyorlardı. Bu saf şiddetin, fanatizmin, bu tamamen aptalca barbarlığın; o tatlı, zeki ve komik insanlara karşı işlendiğini görmek Fransa’da büyük şok yarattı. Bugün Charlie Hebdo özgürce dini eleştiren, laik bir cumhuriyeti ve demokrasiyi savunan ilerici insanların sembolüdür. İnsanları ikiye bölerek Müslümanlara karşı nefret oluşturmaya çalışan muhafazakâr uç sağ ile mücadele eden insanların sembolüdür. Aradaki bu dengeyi, uzun yıllar boyunca koruyabilmek istiyoruz.

‘ABD ve İngiltere’deki birçok gazete tarafından ihanete uğradık’

– Sky News’da canlı yayında röportaj verdiniz, bu kanal Charlie Hebdo’nun kapağını göstermeme kararı almıştı; fakat siz kapağı gösterdiniz ve bağlantınızı kestiler. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu kâbusun içerisinde, dünyanın farklı yerlerinden birçok meslektaşın, hatta Türkiye’den risk altındaki gazetecilerin de desteğini görmek harika oldu! Ancak ne yazık ki ABD ve Birleşik Krallık’tan birçok gazete tarafından ihanete uğradık. Tam bir demokrasi altında yaşamalarına, riskte olmamalarına ya da Türkiye’deki gazeteciler gibi baskı altında olmamalarına rağmen kapağı yayımlayamadılar.  Bize sürekli “Charlie Hebdo’nun kapağı ne olacak” diye soruyorlardı; çünkü tüm dünya bu kapağı merak ediyordu. Ben de Sky News’da kapağı gösterdim ve beni yayından kestiler. Üstüne bir de bu kapaktan ötürü şaşkınlık yaşayabilecek izleyicilerinden özür dilediler! Bu delilik! Kapak çok tatlı bir kapak, Muhammed ağlıyor. Bu korkunç saldırıları affettiğimizi söylediğimiz bir kapak. Meslektaşlarım böyle bir katliamdan sonra ancak bunu yapabildiler. Bunun üzerine izleyicilerinden katliamdan dolayı özür dilemek yerine affedici bir kapaktan mı özür diliyorlar? Müslüman kültüründen gelen ve bu yayın çalışanlarıyla aynı fikirde olmayan çok fazla insan var. Meslektaşlarımın bu kapak ile “kötü” bir şey yaptığını iddia ederek, şiddeti haklı kılmış oluyorlar. Bu gerçekten çok sorumsuzca bir davranış! Fransa’da laiklik ve ifade özgürlüğü üzerine bambaşka bir tarihimiz var. ABD’de ifade özgürlüğü inanma veya inanmama özgürlüğü üzerinden değil, dini tercih özgürlüğü üzerinden tanımlanıyor. Birleşik Kralık’ta da devletin bir dini var, Katolik Hıristiyanlar kayırılıyor. Dini hakların, inançsızların haklarından daha önemli görülmeye başlandığını düşünüyorum. O katliamdan kanlı fotoğrafları yayınladılar, ancak din hakkında basit bir karikatürü yayınlayamıyorlar. Sky News’un yaptığı bir skandal yarattı ve bu konuda tartışma henüz bitmiş değil.

– Charlie Hebdo’nun kapağını yayımlamayarak ya da göstermeyerek medya ve basın şiddeti nasıl haklı kılmış oluyor, açıklayabilir misiniz?

İnsanların sanki Charli Hebdo korkunç bir suçtan suçlu olduğuna inanmalarını sağlıyorlar; öyle ki ABD’deki gibi “hassas” medya bile kapağı yayınlayarak bu “suça” ortak olamıyor. İnsanları, Charlie Hebdo’nun bu karikatürleri “provokasyon” amaçlı yayınladığına inandırmaya çalışıyorlar. Bu kesinlikle doğru değil! Charlie Hebdo gazetecileri korkuyor olmalarına rağmen, başkalarının özgürlükleri korunabilsin diye, dine gülünebilsin diye çizmeye devam ettiler. Gülme hakkını korudukları için yaşamlarını kaybettiler. Eğer bir terörist, bir şeyi sansürlemek için öldürüyorsa ve sonrasında medya bu sansürü onaylıyorsa, o zaman teröristlerin yaptığı şeyin doğruluğunu onaylamış olurlar. Eğer güçlü kalıp, sansüre karşı tüm karikatürleri yayınlarlarsa o zaman teröristler sansür için öldürmek dışında başka bir taktik geliştirmeye mecbur kalırlar; çünkü sansür için öldürmenin işe yaramadığını görürler.

2

– Türkiye’de Cumhuriyet gazetesinin Charlie Hebdo’nun saldırı sonrasındaki baskısından 4 sayfalık seçki yayınladığını ve iki yazarının da Charlie Hebdo’nun kapağıyla birlikte konuya yer verdiğini biliyorsunuz. Aynı zamanda T24 tüm dergiyi hiç sansür uygulamadan yayınladı. Daha sonra Cumhuriyet gazetesi tehdit edildi, 7/24 güvenlik güçleri tarafından korunuyor ve o iki gazeteci hakkında da “basın yoluyla halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme” ve “dini değerleri aşağılama” suçlarından soruşturma başlatıldı. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Bu cesur dayanışma içerisinde, Türkiye’den meslektaşlarımızın desteğini görmek bizim için çok önemliydi. Bu bize umut verdi. Türkiye’yi birçok defa ziyaret ettim, hatta Türkiye’de mahkûm gazetecilerle dayanışma için AKP hakkında bir TV araştırması hazırladım. Türkiye ve Fransa arasında laiklik konusundaki bu ortak tarih ve kültürü korumamız gerekiyor. Türkiye ve Fransa’nın anayasaları, laiklik bağlamında birbirlerine çok benziyor; çünkü AKP bunu henüz değiştirmedi. Aynı zamanda Ahmet Davutoğlu’nun Paris’teki yürüyüşe katılımı konusundaki iki yüzlülükten de bahsetmek istiyorum. Türkiye’de birçok karikatürist Erdoğan’la dalga geçtikleri için baskı altında. Türkiye dünyada en çok gazetecinin mahkûm olduğu ülkelerden biri hâlâ. Türkiye’deki bu gazeteler haber bildirme haklarını kullanıyor ve cesur davranıyorlar, hem de böyle bir baskının altındayken. Hem fanatiklere, hem de dindar politikacılara karşı cesurlar. Bence direniş budur! Bu mücadele uzun ve önemli bir mücadele olacak.

‘Erdoğan dini bir devleti yönetiyormuş gibi konuşuyor’

– Erdoğan İslam İşbirliği Teşkilatı Parlamento Birliği 10. Konferansı’nda “İslam peygamberi tüm Müslümanların kırmızı çizgisidir. İnsanları karikatür çizdiler diye katletmek nasıl terörse, peygamberi resmetmek, insanları tahrik edici eylemler yapmak da en az o kadar terördür” dedi. Bu söylemine yorumunuz nedir?

Bir zamanlar Erdoğan’ın demokrat olduğuna inananlar, onun bu cümlesinde görebilirler ki, kendisi demokrat olmak dışında her şey olabilir. Erdoğan sanki demokratik değil, dini bir devleti yönetiyormuş gibi konuşuyor. Demokratik bir devlette, inanan ve inanmayan tüm vatandaşlara saygı göstermek zorundadır.  Uzun süredir gazetecileri sansürlediğine inanıyorum. İfade özgürlüğünü ve laikliği savunmak adına çizim yapmak ile sadece aynı görüşü paylaşmıyorlar diye öldüren, fiziksel olarak öldüren birini karşılaştırmak demokrasi anlayışında çok yanlış bir şeyler olduğunu gösteriyor. Rasyonelliği kaybediyor ve bir ülkenin cumhurbaşkanı bu noktada akla uygunluğunu kaybediyorsa, bu herkes için çok tehlikeli bir şeydir.

– Kasım 2014’te Londra’da gerçekleşen, Şafak Pavey’in de katıldığı “Laiklik Konferansı”na katıldınız. Orada AKP’nin laiklik üzerindeki politikasından bahsettiniz, ayrıca bu konuda yayımlanmış makaleleriniz de var. Türkiye’deki laiklik konusunda fikirleriniz neler?

Eğer Türkiye laiklik geleneğini kaybederse, dünya bir şeyleri kaybediyor demektir. Tabii ki Türkiye’deki laik arkadaşlarım ve meslektaşlarım için endişeleniyorum. Erdoğan her geçen gün hedefinin laikliği kırmak ve yok etmek olduğunu gösteriyor. Yolsuzluğu ve sansürü de bunun üzerine ekledik mi, hepsi gerçekten çok fazla! Aynı zamanda eğitimi de değiştiriyor. En son İstanbul’dayken çok fazla gazetecinin bu konudan bahsetmediğini gördüm; fakat devlet okullarını imam hatip okullarına dönüştürüyor. Az bir sayı da değil, binlercesinden bahsediyoruz! Şu an Fransa’da laik eğitim konusunda önemli bir tartışmanın ortasındayız ve biz laikler olarak fanatiklerin, çocukların beyinlerini yıkamaya çalıştıklarını düşünüyoruz. Türkiye’deyse bu okullar devlet bütçeli okullar ve devlet bunu kasıtlı olarak yapıyor. Vatandaş değil, fanatik yetiştirmeye çalışıyorlar.

– Türkiye’de kadınların eksiden üniversitelere başörtülü giremediğini biliyorsunuz. Bu kadınların haksız muamele görmüş olduğunu düşünmüyor musunuz? O süreç hakkındaki fikirleriniz nelerdir?

Daha önce Zaman gazetesine vermiş olduğum röportajda bu konudan bahsetmiştim ve hâlâ söylediklerimin arkasındayım. Ben dengeli bir laikliğe inanıyorum. Kamusal alanı ve devleti, materyalize edilmiş dinden ve dini politikadan koruyan bir laikliğe inanıyorum. Devlet okulları vatandaşlığı, eşitliği ve düşünme özerkliğini sağlayan kurumlar olmalı, bu kurumlarda ailelerinizin size aktardığı dinin çerçevesinde eğitim görmemelisiniz. Bu nedenle devlet okullarına giderken başörtüsü çıkartılmalı ve okul atmosferinde başörtüsü takılmamalı. Fakat üniversite konusu biraz farklı, burada eğitim gören erişkin insanlardan bahsediyoruz. Fransa bu sorunu Türkiye’den çok önce çözmüştü; burada kadınlar başörtüsü ile üniversite eğitimi alabiliyorlar. Benim ne Türkiye’de, ne de Fransa’da kadınların başörtüsü ile üniversitede eğitim almaları konusunda hiçbir sorunum yok; erişkin bireyler olarak aldıkları bir tercih çünkü bu. Tabii ki güvenlik sebeplerinden ötürü yüzleri kapalı olmamalı.

“Hem ‘İslamofobik’, hem de ‘İslam sevici’ olarak damgalandım”

– Özellikle “Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman tutuculuk arasında çapraz ateş”, “Kardeş Tarıq: Tarıq Ramadan” ve “Marine Le Pen: Maskesi Düştü” kitaplarınız oldukça eleştirildi. Uç sağın nefret hedefi haline geldiniz. Sesinizi çıkarmaya nasıl devam edebildiniz?

Ben kendimi cesur saymıyorum; çünkü etrafım benden çok daha cesur gazeteci ve aktivistler ile çevrili. Türkiye, Tunus veya Cezayir’deki meslektaşlarım çok daha büyük baskı altındalar. Ben sadece fanatikler ile mücadele etmek durumundayım, devletle mücadele etmiyorum. Bunun tersi bir durum olarak, meslektaşlarım hem fanatiklerle, hem de onları korumak yerine onlara karşı olan devlet ile mücadele ediyorlar. Demokratik bir ortamda çalışamıyorlar. Fransa gibi laik bir demokrasi içerisinde çalışmanın benim için bir ayrıcalık olduğunu biliyorum. Bu nedenle kendimi konforlu görüyorum diyebiliriz. Bu laik ve demokratik ülkede bile eleştiriliyorum ve çalışmalarım yüzünden saldırıya uğruyorum. Dini eleştirdiğim için İslamfobik olarak damgalandım, Ulusal Cephe ve Katolik tutucular tarafından da İslamophile (İslam-sevici) olarak damgalandım.

– Evet, bu konu hakkında bir sorum olacaktı; muhafazakârlar tarafından gün ortası dayak yediniz. Bu nasıl gerçekleşti?

Katoliklerin eşcinsel evlilik karşıtı düzenledikleri büyük bir eylemde France 2 için muhabirlik yapıyordum. Ancak kendimi şapka ve atkı ile gizlemiştim. FEMEN eyleme geldi ve o fanatikler FEMEN’e korkunç bir şekilde saldırdılar. Kavganın ortasında benim de orada olduğumu fark ettiler. Özellikle nefret ettikleri bir gazeteci olduğum için beni de dövdüler. Her fanatiğin, bir diğeri kadar aptal ve acımasız olabileceğinden şüphem yok. Farklı kimlikler, farklı bayraklar kullanıyorlar, bu bir dinin ya da bir ulusun bayrağı olabilir; ancak bir kez ataerkil ve müfrit olduktan sonra bana göre hepsi aynı. Zihinlerinde ve kalplerinde bana hepsi aynı görünüyor.

‘Hollande’ı ağlatacak karikatürler yaptık, o bize saygı duydu’

– Fransa hükümetinin bu saldırılar sonrası tavrını nasıl buldunuz? 11 Ocak yürüyüşü konusunda fikriniz nedir? Birçok sol örgüt bu yürüyüşü “ulusal birlik” çağrısından ve ifade özgürlüğünü kendi ülkelerinde kısıtlayan politikacıların katılmasından ötürü eleştirdiler. Aynı zamanda bu olayların Fransa’daki Müslüman azınlık üzerinde oluşturacağı etkilerden de tedirginler. Sizce ne olabilir?

11 Ocak’ta gerçekleşen yürüyüş çok etkileyiciydi. Daha önce ne Paris’i, ne de Fransa’yı öyle görmemiştim. Sokaklar ifade özgürlüğü desteği için birleşmiş birçok farklı insan ile doluydu. Biz o ülke yetkililerini orada görmedik; tek gördüğümüz o büyük kalabalıktı. Doğruyu söylemek gerekirse, Fransa yetkilileri bu olaylarda oldukça nazik ve destekleyiciydiler. François Hollande, Charlie Hebdo’yu 2006 olaylarında da savunmuştu. O zamanlar Cumhurbaşkanı olması gibi bir durum daha ortada yoktu. Onun espri anlayışı çok büyük, onunla dalga geçtiğimiz ve eleştirdiğimiz zamanlarda bile öyle. İnanın, Hollande hakkında onu ağlatabilecek karikatürler yaptık; ama o yine de bize çok saygı duyuyor. Evet, başka hataları var; ancak kendisi gerçek bir demokrat ve mizaha saygı duyan biri. Sonuç olarak katliamdan sonra ellerinden geleni yaptılar. Umuyoruz ki Fransa vatandaşları o fanatiklerin hareketine karşı verilecek cevabın Ulusal Cephe’de olduğuna inanmazlar; çünkü bu Fransa’da yaşayan Müslümanlar için bir risk teşkil eder. O yürüyüşte eksik olan tek politikacı Marine Le Pen’di. Dürüst olmak gerekirse, Charlie Hebdo’dakiler onun orada olmasını istemiyorlardı; fakat kendisi bayrağıyla birlikte önde yürümek için ısrar etti. Başka hiçbir politikacı orada bayrakla bulunmadı. O karikatüristlerin şehit gibi görünmesini istiyordu; ancak bu düşüncesizlikti. Meslektaşlarım daha gömülmemişlerdi bile, henüz yas tutuyorduk. Umarım onun bu davranışları Fransa’daki muhafazakârların, cihatçı ve fanatiklere karşı doğru cevabın Ulusal Cephe olmadığını anlamalarını sağlar.

– Peki Fransa’da “yükselen sağ” hakkında ne düşünüyorsunuz? Ulusal Cephe geçen seneki Avrupa Parlamentosu seçimlerinde yüzde 25 oy aldı. Marine le Pen, Charlie Hebdo saldırısını kendi çıkarına kullanarak Fransa’daki radikal İslamcılara karşı savaş açtı ve tüm bu sorunu Fransa’daki göçmen kanunlarına bağladı. Radikal İslamcılarla mücadele etmenin doğru yolu ırkçılık ve dini tutuculuk mudur?

Marine Le Pen İslam’a karşı savaş açmadı, tersine bu şekilde konuşmaktan kaçınıyor ve bu nedenle de kendisine gelen destek artıyor. Kendisi Müslümanlar ve radikal İslamcılar arasındaki farkın altını çizerek ılımlı konuşmaya çalışıyor. Tabii hepimiz biliyoruz ki onun partisindekiler, problemin radikal İslamcılar değil, genel olarak Müslümanlar olduğunu düşünüyor. Kendisinin Charlie Hebdo adına konuşacak en gayri meşru kişi olduğunu düşünüyorum; çünkü o Charlie Hebdo’nun esas hedef aldığı kişilerden biridir. Charlie Hebdo’ya en çok davayı açmış kişiler Ulusal Cephe’ye yakın olan Katolikler. Bu nedenle Marine Le Pen, kendisini Charlie Hebdo’nun yandaşı gösterecek bir pozisyonda değil. O yüzde 25’lik oydan kaybedecek. Bilemiyorum, belki 2 yıl sürer bu süreç. Bu, aynı zamanda Müslüman Fransa vatandaşlarının tavrına da bağlı. Fransa’da Müslüman Kardeşler’e yakınlığıyla bilinen Müslüman kuruluşlar ikiyüzlü konuşmalara devam ettikçe süreç zorlaşıyor. Hem teröristleri desteklemediklerini söylüyorlar, hem de bu karikatürleri suçluyorlar. Aynı fikirde olmayabilirler, hatta dava da açabilirler ancak açıklamalarının sonuna “o karikatürleri çizmeye hakları vardı” cümlesini eklemedikleri sürece bu ikiyüzlülük oluyor. O cümleyi açıklamalarına eklerlerse, o zaman insanlar, Müslümanların ifade özgürlüğünü gerçekten de kabullenmeye başladıklarına inanabilecekler. Biz Fransa’da Charlie Hebdo’yu destekleyen çok fazla Müslüman olduğunu açıklamaya çalışıyoruz. Tüm Müslümanları, muhafazakâr Müslümanlarla aynı tutmaya çalışıyorlar. Ben İslamfobi terimini kullanmamaya çalışıyorum, çünkü bu gerçekten büyük bir tartışmayı doğuruyor. Semantik olarak kelime İslam’a karşı bir fobi, dolayısıyla ırkçılık anlamına geliyor. Dini eleştiren laik ve feminist insanlar var ve onlar kesinlikle ırkçı değiller. Bir yandan da oldukça ırkçı ve yabancı korkusu/düşmanlığı olan yazarlar var; onlar ise laik gibi görünmeye çalışıyorlar ancak asıl ırkçı olanlar onlar. Fransa’da Müslümanlara karşı ırkçılık var mı? Cevabım evet olur. Bunun çoğunluğu da koloni döneminden gelir. Ancak doğruyu söylemek gerekirse bu ırkçılık 11 Eylül’den önce yok denilecek kadar azdı, çünkü Fransa’da yeni kuşak oldukça ırkçılık karşıtı. Bu ırkçılık Fransa’da 11 Eylül’den önce ölü sayılırdı. 11 Eylül’den sonra bazı dini kuruluşlar laiklik, “blasphème” hakkı ve Fransa’nın felsefesiyle savaşmaya başladılar. Bu da bir tepki oluşturdu. Durum sadece ırkçılık değil; daha karışık. Bir suç, bir hata aranacaksa bu İslam adına öldürenlerde aranmalı. Müslüman olmayanlarda korkuyu yaratan onlar. Ancak Müslüman olmayan kesim bu aktüaliteyi görerek nasıl olur da korkmaz? 11 Eylül’den sonra Fransa’da benim ırkçı olarak tanımladığım yasalar geçirildi, kabul ediyorum; ancak son haftalarda Müslümanlara karşı olan bu saldırılar Fransa tarihinde bir ilk. Örneğin Charlie Hebdo saldırısından önceki istatistiklere bakacak olursanız, mezarlıklara grafiti saldırılarında Müslüman mezarlıklarının yüzde 4’üne saldırı yapılırken, Yahudi mezarlıklarının yüzde 11’ine saldırılmıştı.

– Avrupa’da alt sınıflardaki Müslüman yoğunluğunu, Müslümanların ciddi bir kesiminin banliyölerde yaşıyor olmasını nasıl açıklıyorsunuz? 2005’te ve daha sonraki yıllarda Müslümanların büyük çoğunluğunu oluşturduğu göçmenler sizce Fransa’da neden ayaklandı?

Ayaklanan kişilerin neden Müslüman olduğunu düşünüyorsunuz? 2005’teki eylemlerdekiler sadece Müslüman değildi ki! Çoğu iş bulamayan genç erkeklerden oluşuyordu. Fransa’da ekonomik sorunlar vardı. Açıkçası Fransa’da kadın, erkek herkes için bir iş bulma sorunu var. Ayrımcılığa uğradıklarını düşündükleri için ayaklanmadılar. Mesela bazı beyaz ve Katolik kişiler de Arapların onların işlerini çaldıklarını düşünüyorlar. Gerçek şu ki, Fransa’da yeteri kadar iş imkânı yok ve iyi konuşan, bağlantıları olan ve açık görüşlü olan kişiler daha kolay iş bulabiliyorlar.

‘Dini rejimlerde kadın hakları yoktur’

– Azimli bir feminist olarak, FEMEN’in kurucusu Inna Shevchenko hakkında da bir kitap yazdınız. FEMEN’in Türkiye’deki varlığından haberdar mısınız? Türkiye’de feministler büyük bir mücadele veriyorlar. Din ile feminizm arasındaki ilişki konusunda fikriniz nedir?

Şu anki duruşum FEMEN’den oldukça uzak ancak benim ilgimi çeken onların başlangıcı oldu. Ukrayna’daki feministler, Ukrayna’da seks ticaretine ve patriarkiye karşı mücadele veriyorlardı. Bu, daha sonrasında gözlemlediğimiz “Ukrayna Baharı”nın başlangıcıydı muhtemelen. Arap Baharı’nda ya da Türkiye’de mücadele veren feministler, laiklik ile eşitlik arasında bir bağ olduğunu gösteriyorlar. Dini rejimlerde kadın hakları hiçbir zaman olmamıştır. Çünkü dini hâkimiyet her zaman ilk olarak kadının bedenine saldırır. Kadının bedenini kontrol etmek isterler. Bunun, onların esas motivasyonu olduğunu düşünüyorum. 16 yıldır tüm dinlerden fanatiklerin üzerinde çalışıyorum ve onların maneviyata değil, kadın ve kadını kontrol etmeye takıntılı olduklarını düşünüyorum. Bu nedenle fanatiklerle mücadelede feminizm öncülük etmelidir. Bu, fanatiklerin en çok korktuğu şey tabii ki. Dini tutuculuk geri tepecek ve eşitlik için verilen feminist mücadele, tutuculuktan çok daha fazla büyüyecek.

– Türkiye’deki feministlere tavsiyeniz ne olurdu?

Güçlü, feminist, laik ve demokrat bireyler olmaya devam etmelerini tavsiye ederim. Ve kazanacağız! Neden biliyor musunuz? Eğer o fanatikler, Suriye’deki gibi kendi kanunlarına ve bakış açılarına göre bir rejim yaratmayı başarabilirlerse, o ülke onlar dışında herkes için bir kâbus olur. Laik demokratların, gerçekten demokratikçe ve dogmatik olmayan bir şekilde yönettikleri ülkelerde herkes için bir yer vardır. Bu nedenle laik demokrasiyi savunanların sayısı, teokrasiyi savunanlardan çok daha fazla olacak. İnsanlar bir çeşit cihada katılarak Suriye’de öldürmeye ve tecavüz etmeye gidecek kadar akıllarını yitirebilirler; ancak günün sonunda insanların çoğunluğu temel insan haklarına saygılı olan bir rejimde yaşamak isterler, bu da demokratik ve laik bir rejimdir.

– İnsanların neden Suriye’ye gittiğini düşünüyorsunuz, bu konuyu biraz daha açabilir misiniz? Sizce sebepleri ne?

Hayatlarında anlam arıyorlar, seyahat etmek istiyorlar, bir Kalaşnikof’a sahip olmak istiyorlar, tecavüz etmek istiyorlar ya da kadınların durumunda bir koca bulmak istiyorlar ya da önemli biri olduklarını hissetmek istiyorlar. Aynen içinde şiddet içeren bir sebebe kendini adayan, tüm kayıp ve aptal fanatikler gibi. Ha dazlak olmuş, ha terörist, hepsi aynı. 15 yıldır uç sağ fanatikler ve radikal İslamcılar üzerine çalışıyorum, bana göre hepsi aynı. Sadece bayrak, ırk veya inanç farklılıkları gösteriyorlar.

(Bu söyleşi aynı zamanda T24‘de yayınlanmıştır.)

Advertisements

Paris’te ‘Cumhuriyet yürüyüşü’ne alternatif radikal sol yürüyüşü

12/01/2015

11 Ocak 2014’ün Fransa tarihinde yer edecek bir gün olacağı, eylem çağrısı yapıldığı günden beri belliydi. 50 üzerinde ülkeden devlet temsilcisinin katılacağı resmi bir eylem, tabii ki yankı uyandıracaktı. Benim de eyleme gideceğim kesindi; ama nasıl gidecektim? Apolitik bir dayanışma için orada bulunmak istemiyordum. Hollande en başından beri çağrıyı “ulusal birlik” için yapmıştı. République yani Cumhuriyet Meydanı’nda gerçekleşecek olan yürüyüşün adı Cumhuriyet yürüyüşüydü. “Amanın Cumhuriyetimiz elden gidiyor” diyerek elimde Fransa bayrağıyla, yaşasın Fransa, yaşasın Fransızlık diyecek halim yoktu. Hem de bu yaşanan katliama ideolojik altyapıyı hazırlayan ülke temsilcilerinin arkasında yürümek! Adı “Cumhuriyet Yürüyüşü” olan bir yürüyüşü “terör karşıtı yürüyüş” olarak adlandıran Ahmet Davutoğlu’nun arkasında yürümek!

Burada sempatizanı olduğum örgüt ve kolektiflerden arkadaşlarla görüştüm. Onlardan alternatif bir yürüyüş düzenleneceğini öğrendim. Fransa Komünist Partisi (PCF), Sol Cephe (FDG), Sol Partisi (PG), yakında parti olacak Birlik (Ensemble), Sınıf ve Kitle Sendikası (CGT ), Genç Komünist Hareketi (MJCF), Yunanistan Radikal Sol Koalisyonu (Syriza) ve Sınır Tanımayan Gazeteciler (RWB) République Meydanı’na 500 metre uzakta yer alan Cirque d’hiver önünden alternatif yürüyüş çağrısı yapmışlardı. Bir yandan da Alternatif Liberterler (AL) ve Anti Kapitalist Parti (ANP) ise hiçbir yürüyüşe katılmayacaklarının bildirisini geçmişlerdi.

Hepsinin gerekçeleri benzer altyapılara dayanıyordu. Birincil olarak Fransa’nın Orta Doğu’daki stratejisini eleştiriyor ve Fransa’yı Paris katliamından mesul tutuyorlardı. Fransa’nın emperyalist müdahaleleri Mali, Moritanya gibi ülkelerde sürerken, böyle bir eylemle ikiyüzlü davrandıklarını düşünüyorlardı. “Ulusal birlik” çağrısını ise oldukça hatalı buluyor ve insan birliğini destekliyorlardı. Ayrıca bu olaylar dindikten sonra alınacak güvenlik önlemlerinin ırkçı boyutlara ulaşabileceğinden ve Müslüman azınlığın potansiyel suçlu olarak damgalanmasından tedirgindiler. Davet edilen devlet temsilcilerine de ayrıca öfkeliydiler. Kendi ülkelerinde basın özgürlüğünü kısıtlayan, Basın Özgürlüğü Raporuna göre 180 ülkeden 154. olan Türkiye ve 159. olan Mısır’dan devlet temsilcilerin ne işi vardı özgürlük yürüyüşünde?

Bunların hepsine ben de katılıyordum, yine de tereddütte kaldım; çünkü “sizi kınadığımız için biz sizinle yürümeyiz” yerine “sizi kınayarak sizinle yürüyoruz” bana göre daha çoğulcu bir söylemdi. Ayrıca “ulusal birlik” çağrısına rağmen Front National (Ulusal Cephe) başkanı Marine Le Pen resmi olarak yürüyüşe davet edilmemişti ve Güney Fransa’da Beaucaire komününde ayrı bir yürüyüşe katılacağını da açıklamıştı.

Radikal solun her görüşünü benimsemiyor olsam da, Fransa’nın içinde bulunduğu medeniyet seviyesine radikal sol sayesinde eriştiğine inandığım için alternatif yürüyüşe katılmaya karar verdim. Öğlen evden çıktığımda sokaklar kalabalıktı. Metro ise İstanbul metrobüsünü aratmayacak kadar kalabalıktı. Eylem yerlerine yakın duraklar kapalı olduğundan metrodaki insanlarla nereden gideceğimizi konuşuyorduk. Yanımdaki 60’lı yaşlarında olan çift inecek durak kavgası yaparken, adam eşine “benim senden daha fazla eylem deneyimim var, eylem güzergâhı konusunda bana güven” diyordu. Bu güzergâh mevzusu tüm günün sorunu oldu sonra benim için de!

Strasbourg-Saint-Denis’de inip République’e doğru yürümeye başladım. République’i geçip alternatif yürüyüş buluşma alanına gitmeyi planlıyordum. Bir müddet République’e doğru yürüdüm. Pankartları ellerinde, kimisinin kucağında köpeği, kimisinin elinde puset ve omuzlarda çocuklarla yüz binlerce insan yürüyordu. Pencerelerden çıkan insanlar da eyleme destek veriyorlardı. Burada ufak çapta bir kıskançlık yaşadım. Zira ben ilk eylemime 20’li yaşların başında katılmıştım. Bunun çocuk yaştan itibaren yaşanan bir kültür olması harika bir şey!

République’e doğru kalabalığın arasında sıkıştım, ilerlemek mümkün değildi. Sürekli birbirimize çarpıp özür diliyorduk. Ara sokaklardan geçmeye çalıştım ama çoğu polis tarafından izdihamı önlemek ve parkuru sabit tutmak için kapatılmıştı.

Açtım haritamı en uç ücra ara sokakları bula bula, kimi zaman da polislerin ilgisi dağıldığı an şeritlerin altından çaktırmadan geçe geçe ilerlemeye başladım. Ara sokaklarda farklı farklı grupların toplaşmasına, kendi aralarında ellerinde şaraplarla marşlar okumasına şahit oldum. Sonunda République bulvarını kesen bir bulvarda arkadaşlarımla buluşabildim.

Alternatif yürüyüşün başladığı alana gidemedik ve oldukça kalabalık olan Bastille meydanında alternatif yürüyüşü beklemeye başladık. Önümüzden geçen insanları izlerken aralarından bazılarının Fransa ulusal marşı olan la Marseillaise’yi söylediklerini duydum. Oysaki Charlie Hebdo çizerleri bu gibi kutsal değerlerin varlığını reddediyorlardı ve bu değerlerle dalga geçtikleri için öldürülmüşlerdi. “Ulusal birlik çağrısı” bir kez daha canımı sıktı o an. Sabırsızlıkla alternatif yürüyüşün kortejini beklemeye başladım.

Sol Partisinin kortejinin öncüllüğünde başlamış olan alternatif yürüyüş, kortejini kırmızı halatla ayırmıştı. Korteji yaklaştıkça o kadar heyecanlandım ki biraz ileride duran otobüs durağının üzerine çıkıp yukarıdan görmek istedim her şeyi. HDK Paris’ten Demokrat ağabeyin omuzlarına basarak çıkmaya başladım. Otobüs durağının üzerinde iki tane genç vardı, hemen bana yardım ettiler. Durağın tepesine çıkmayı başardığımda üçümüz sarılıp zıplamaya başladık. Cam olan durak çatısı titreyince yürüyüştekiler tedirgin olup uyardılar bizi. Çocuklardan biri “merak etmeyin, bu duraklar bizi Antifa eyleminde de taşıdılar” dedi. “Hadi be!” dedim, “ben de aynı eylemdeydim!” Bastille Meydanı’ndaki bir otobüs durağının tepesinde iki yoldaşla sohbet etmek! Eylem kültürü, protesto yoldaşlığı böyle bir şeydi işte. Radikal sol, belki birleşemiyordu ama her yerde birbirini buluyordu. Durağın tepesinden Bastille Meydanı’na baktığım an, sanırım hayatımda yaşadığım en duygusal anlardan biriydi. Eylemde kaç kişi olduğunu bilmiyordum, sonradan öğrendik ki 1.5 milyon kişiymişiz! O an tüm dünya sanki meydanda gibiydi benim gözümde. Aşağıdaki alternatif yürüyüşü izlerken farklı örgütlerden arkadaşlarımı gördüm, selamlaştık. Duraktan inerken gençlerden biri bana Türkçe olarak “seni seviyorum” dedi. “Ben de seni seviyorum” diyerek sarıldım tekrar. Antifaşistlerden biri sevilmez mi?

Alternatif yürüyüş korteji Bastille itibariyle ana yürüyüşün arasına karıştı. Planladıkları bu muydu bilmiyorum. Bizse République’e doğru yürümektense, Bastille’in ara sokaklarına daldık elimizde pankartlarla. Yaşlıca bir teyze elimdeki pankarta odaklanmıştı. “Lazkiye, Şengal, Kobanê, Paris hepsinin katilleri aynı!” Yüzünü buruşturarak öfke dolu baktığını gördüm bana. “İşte bu nedenle esas yürüyüşle alternatif yürüyüşün karışması iyi oldu,” diye düşündüm. Farklı sesler, popülist zihinler tarafından duyulabildi diye.

Eylemden sonra DIDF-Jeunes (Demokratik İşçi Dernekleri Federasyonu Gençlik Kolu) yönetim kurulu üyesi olan arkadaşım Özge Altun ile konuşma fırsatımız oldu. Alternatif yürüyüş toplanma alanında bulunabildiği için oradaki atmosferi sordum ona. Zira polis onları 2 saat beklettiğinden ötürü kendi aralarında bolca sohbet etme fırsatları olmuş. Fransızcada récupération diye bir kelime var, bir olayı/olguyu politik çıkar için sahiplenerek tekrar inşa etmek anlamına geliyor. Çoğunluğun tepkisi de bunaymış. Hatta Sol Partisinin kendi amblemleri ile dağıttıkları “Je suis Charlie” yaka etiketlerine bile kızanlar olmuş. Bu sahiplenme durumunu hiçbir partinin kendi politik ajandası üzerinden gerçekleştirmelerini istememişler.

Evet, gerçekten de Fransa tarihinde yıllar boyunca anılacak kalabalıkta bir yürüyüş gerçekleşti bugün.  Büyük bir birlik hissi vardı Paris’te. Tek bir ırkçı söylem duymadım, saldırgan bir pankart görmedim. Gördüğüm tek bir arbede olmadı, nitekim herhangi bir yaralı haberi de yok. Hoşgörü, birlik, özgürlük için bir yürüyüştü daha çok. Organize eden, önlerde yürüyenler kim olursa olsun. Ama yine de sanmıyorum ki Türkiye’de alternatif yürüyüşün varlığından bahsedecek bir gazeteci, bir programcı olsun. Bu nedenle de yazmak istedim. Fransa’yı bugünkü Fransa yapan radikal solun varlığı, protesto kültürünün yaygınlığı ve eleştirilerin her daim var olabilmesidir. Kutsalları yıkarak düşünce özgürlüğünü güçlendiren onlardır. Bu nedenle bugün gerçekleştirilen alternatif yürüyüşü ve önemini sizler de bilin istedim.

(Bu yazı aynı zamanda T24, Sendika.org ve SiyasiHaber.org‘da yayınlanmıştır.)

Paris katliamı: 3 günde neler oldu?

10/01/2015

Dilara Gürcü – Paris

7 Ocak günü Fransa’nın satirik mizah dergisi Charlie Hebdo’ya 2 silahlı kişi saldırıda bulundu. 12 ölü ve 20 yaralı ile sonuçlanan saldırıdan sonra Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande bu saldırının bir terör saldırısı olduğunu açıkladı. Tüm ülkede ve bilhassa Paris’te terör alarmına geçildi.

Fransa’nın tüm güvenlik güçlerini Paris’te saldırganları arama çalışmalarına seferber etmesi, kalabalık kamusal alanlara fazladan önlem getirmesi ve saldırganların hâlâ yakalanamamış olması Paris’in romantik ve güvenli atmosferini tamamen değiştirdi.

Saldırılar Müslümanlara mal edilmedi

Saldırı anını gösteren videolarda saldırganların “Allahu Ekber” diye bağırmaları saldırının bir İslamist terör saldırısı olduğuna dair dikkatleri çekerken, Fransa hükümeti bu söylemin Müslümanları zan altında bırakacağından ötürü kaygı duyduğunu dile getirerek, söylemi desteklemedi.

Dayanışma ve birlik

7 Ocak akşamı Paris’te 15 bin, Fransa’nın tamamında ise toplamda 100 bin kişi “Je suis Charlie” (Ben Charlie’yim) diyerek anma eylemleri düzenlediler. Eylemlere katılan Müslüman topluluklar da saldırıyı kınadıklarını dile getirirken, Fransa’da bir dayanışma ve birlik atmosferi hâkimdi. Paris belediye başkanı Anne Hidalgo 8 Ocak gecesi Paris République meydanında anma eylemi düzenleneceğini açıkladı.

Ulusal yas günü

Fransa hükümeti 8 Ocak günü ulusal yas ilan etti ve öğlen saat 12’de tüm ülkede 1 dakikalık saygı duruşunda bulunuldu. Aynı gün Fransa’nın ulusal ve yerel gazetelerinin neredeyse hepsi Charlie Hebdo saldırısını manşet yaparken, saldırıyı kınadıklarını dile getirerek “Je suis Charlie” dayanışmasına destek oldular.

Polis memurunun vurulması

8 Ocak sabahı erken saatlerde Paris Montrouge bölgesinde bir trafik kazasını kontrole giden 27 yaşındaki polis memuru Clarissa Jean-Philippe, kaza yerinde bulunan silahlı ve çelik yelekli bir kişi tarafından vurularak öldürüldü. Aynı kişi olay yerinde birini daha yaraladı. Olay ile Charlie Ebdo saldırısı arasındaki ilişki açıklanmadı.

Marine Le Pen’in açıklaması

Göçmen karşıtı politikasıyla bilinen, milliyetçi sağ Front National (Ulusal Cephe Partisi) başkanı Marine Le Pen bu saldırının İslamistlerin Fransa’ya karşı açmış oldukları resmi bir savaş olduğunu iddia etti. Bu saldırıya karşı gelinmesi gerektiğini belirten Le Pen, bu saldırının sebebinin Fransa’daki göçmen politikası olduğunu dile getirdi. Göçmen Müslümanları hedef göstermekten çekinmeyen Le Pen, aynı zamanda bu tarz saldırıları gerçekleştiren kişilerin hak ettikleri cezayı almaları için Fransa’da yasak olan idam cezasının halk kararına bırakılması için referanduma gidilmesini önerdi. Le Pen ayrıca Fransa’nın Avrupa Birliği içerisinde de sınırlarını kapatması gerektiğini söyledi. Le Pen’in tüm bu önerileri daha sonrasında Fransa hükümeti tarafından reddedildi.

Hamyd Mourad’ın karakola gitmesi

Saldırıyı gerçekleştirenlerin kaçış sırasında Paris 19. bölgede bıraktıkları arabada bir kimliği unutmaları sonucu saldırganların isimleri belirlenirken, 18 yaşındaki Hamyd Mourad medyada isminin yayınlandığını görmesi üzerine, 8 Ocak günü “masum olduğunu açıklamak” için polis karakoluna gitti. Birçok kaynak kendisinin sürücü olduğunu iddia ederken, bazıları ise olay sırasında okulda ve derste olduğunu söylüyor. Hamyd Mourad’ın masum olup olmadığı konusunda hâlâ net bir açıklama yok.

Müslümanlara karşı düzenlenen saldırılar

8 Ocak günü Fransa’nın farklı şehirlerinde camilere saldırılar gerçekleşti. Güney Fransa’da Porte-la-Nouvelle bölgesinde bir caminin içerisine ateş açılırken, batı Paris’teki Le Mans bölgesinde bir caminin avlusuna el bombaları atıldı. Aynı zamanda doğu Fransa’da bulunan Villefranche-sur-Saône şehrindeyse cami yakınında bulunan ve genellikle Müslümanların gitmeyi tercih ettikleri bir kebap restoranında patlama yaşandı. Hiçbir saldırıda ölen ya da yaralanan olmazken, Fransa medyasında bu saldırıları olayların tetiklemiş olabileceğinden bahsedildi.

11 Ocak Cumhuriyet yürüyüşü

Fransa hükümeti 11 Ocak Pazar günü Cumhuriyet yürüyüşü gerçekleşeceğini açıkladı. Cumhurbaşkanı Hollande’ın da bizzat katılacağı Paris yürüyüşüne tüm partiler davet edildi. Birleşik Krallık Başbakanı David Cameron’ın da katılacağı yürüyüşe, Front National başkanı Marine Le Pen davet edilmediğini açıkladı. Bu konuda büyük hayal kırıklığına uğradığını dile getiren Le Pen, resmi davet almayarak partisinin dışladığını ve ulusal birliğin bozduğunu söyledi. Le Pen’in açıklamalarından sonra Hollande yürüyüşe herkesin davetli olduğunu belirtti. Başbakan Manuel Valls ise ulusal birlikten kimsenin dışlanmadığını ancak teröristlerin şiddet, tahammülsüzlük ve nefreti İslam ile özdeşleştirmek istediklerini ve yürüyüşte bu özdeşleştirmeye izin verilmeyeceğini açıkladı.

Chérif ve Saïd Kouachi kardeşler hakkında arama kararının çıkartılması

8 Ocak akşamı Fransa Emniyet Departmanı Chérif ve Saïd Kouachi kardeşlerin isimlerinin Charlie Hebdo saldırısında aranan esas şüpheliler olduğunu açıkladı. Olayların başlangıcından itibaren 9 kişinin de gözaltında sorgulandığını belirttiler. Emniyet Departmanı Kouachi kardeşlerin fotoğraflarının bulunduğu arama bültenini basına sundu. Bültende aynı zamanda konu hakkında bilgi sahibi olanların araması için bir telefon hattı da yer alıyordu.

Fransa medyasının tutumu

Fransa medyası olaylar devam ederken teyitlenmemiş bilgileri paylaşmamaya özen gösterirken, aynı zamanda çoğu medya kuruluşu hedef göstermekten çekinerek soğukkanlılıkla haber iletti. Birlik, beraberlik ve sağduyu çağrıları yoğunluktaydı. Basın özgürlüğüne verilen önemin altının çizildiği haberlerde gündem hep Charlie Hebdo saldırısına odaklıydı. Televizyon kanallarında Chérif ve Saïd Kouachi kardeşlerin yaşadıkları yerden röportajlar gösterilirken, oturdukları mahallenin sakinleri kendilerini sakin, uyumlu ve düzenli camiye giden insanlar olarak tanımlıyordu. Tartışma programlarına farklı İslam örgütlerinden liderler de davet edilirken, bu saldırının İslam’ı yansıtmadığı ve Müslüman azınlıkların bu saldırı yüzünden zan altında bırakılmasından çekinildiğinden bahsedildi.

Chérif ve Saïd Kouachi kardeşlerin ABD terörist listesinde yer alıyor olması

Fransa medyasının ABD basını aracılığıyla aldığı bilgiler doğrultusunda Chérif Kouachi’nin ABD terörist listesinde yer aldığı ve ABD’ye uçuş izninin olmadığı açıklandı. 2010 yılında Chérif Kouachi’nin El-Kaide’nin Yemen’de yer alan eğitim kampına gittiği belirtildi. Bu bilgilerin basında yer aldığı sırada Kouachi kardeşlerin Fransa’nın Belçika sınırına yakın Reims kentinde bir benzin istasyonu soygunu gerçekleştirdikleri öğrenildi. Saldırganları basında yer alan fotoğraflardan tanıyan bir görgü tanığının polise haber vermesi üzerine güvenlik güçleri Reims kentinin l’Aisne bölgesinde arama başlattılar. Ormanlık alanın fazlaca bulunduğu bölgede tüm gece aramalar devam etti.

Otoban çatışması

9 Ocak günü sabah saatlerinde kullandıkları arabayı bırakıp başka bir arabayı kaçıran Kouachi kardeşler Paris’e doğru geri harekete geçtiler. Otobandaki polis kontrolüne geldiklerinde araçla kaçmaya başlayan saldırganlar ve polis arasında çatışma yaşandı.

Matbaa kuşatması

Otobanda yaşanan kovalamaca, Paris yakınlarında yer alan 8500 nüfuslu Dammartin-en-Goële kasabasında sonlandı. Kasabadaki bir matbaaya giren Kouachi kardeşler içerideki bir kişiyi rehin aldılar. Matbaanın etrafı kuşatılırken polis saldırganlar ile diyalog kurmaya çalıştı. “Şehit olarak ölmek istiyoruz” diyen saldırganları öldürmeden ele geçirmek isteyen Fransa güvenlik güçleri, aynı zamanda kasaba halkına evlerinde kalma, panjurlarını ve ışıklarını kapatma ve dışarı çıkmama çağrısında bulundu. Kasabadaki okulda mahsur kalan çocuklar, saldırganlarla yürütülen pazarlık sonrası güvenlik güçleri eşliğinde dışarı çıkartılırken, kasaba üzerinde helikopterler yakın takipteydi. Yakında bulunan Charles-de-Gaulle havaalanın birçok pisti uçak inişlerine kapatıldı.

Yahudi marketi işgali

8 Ocak sabahı Montrouge bölgesinde gerçekleşen trafik kazasında vurulan polisin şüpheli katili olarak aranan Amedy Coulibaly, 9 Ocak günü öğleden sonra Porte-de-Vincennes yakınlarında bir Yahudi marketini ele geçirdi. Çocukların da olduğu 16 rehineyi esir alan Coulibaly, Dammartin-en-Goële’deki Kouachi kardeşlerin serbest bırakılmasını talep etti. Güvenlik güçleri ile Coulibaly arasındaki diyalog devam ederken, Yahudi dükkânlarının çoğunlukta olduğu Marais bölgesindeki tüm mağazalar ve restoranlar güvenlik sebebiyle kapatıldı.

Charlie Hebdo’yla dayanışma

Gün içerisinde olaylar devam ederken, binaları hâlâ olay yeri olduğu için ofislerine gidemeyen Charlie Hebdo çalışanlarına Libération gazetesi kapılarını açtı. Özel koruma eşliğinde Libération binasına giden Charlie Hebdo ekibi, 14 Ocak günü çıkacak olan özel sayıları için çalışmaya başladı. Katledilen çizerlerin de karikatürlerinin yayınlanacağı bu baskı, normalde 16 sayfa olan baskının yarısı kadar hazırlanacak ve genellikle ürettikleri baskının 20 katı fazlası olarak 1 milyon adet basılacak. Fransa Kültür Bakanlığı’nın da bütçe tedarik edeceği Charlie Hebdo dergisi için aynı zamanda sanal bağış kampanyaları da yürütülmekte. Fransa’nın tek ulusal komünist gazetesi olan l’Humanité ise Pazar günü Charlie Hebdo özel sayısını çıkartarak tüm geliri dergiye bağışlayacak.

Çift zamanlı operasyon

Cumhurbaşkanı François Hollande, Elysées Sarayı’ndaki acil durum ekibiyle beraber aldığı ortak karar ile güvenlik güçlerinin iki rehin binasına da giriş yapılmasını talep etti. İki binaya eş zamanlı olarak yapılan operasyon sonucu, Dammartin-en-Goële’deki Kouachi kardeşler öldürülürken, rehin aldıkları kişi sağ olarak kurtuldu. Porte-de-Vincennes’deki Yahudi marketinde ise Coulibaly öldürülürken, 4 rehine de yaşamını kaybetti. Diğer rehineler sağ olarak marketten çıkartıldılar; ancak dördü ağır yaralı olarak hastaneye kaldırıldı. Coulibaly’ye eylemlerinde eşlik ettiği düşünülen 26 yaşındaki kız arkadaşı Hayat Boumediene ise hâlâ ulusal bültenle aranıyor.

Saldırıların örgütsel bağlantıları

Kouachi kardeşlerin matbaada oldukları sırada Chérif Kouachi ile telefon görüşmesi yapmayı başaran BFM-TV çalışanı gazeteci Igor Sahiri bu telefon görüşmesini kaydetti. Telefon görüşmesinde Chérif Kouachi saldırıyı Hz. Muhammed’i korumak için gerçekleştirdiklerini, İslam kanunlarına göre bir saldırıda bulunduklarını, katil olmadıklarını ve saldırıyı El-Kaide adına gerçekleştirdiklerini açıkladı. Saldırının finansal kaynağını ise 2011 yılında Yemen’de CIA tarafından öldürülen El-Kaide’nin internet propagandalarını yürüten imam Anwar al-Awlaki’nin finanse ettiğini söyledi.

İki eylemde bir polis memuru ve 4 rehineyi öldüren Amedy Coulibaly ise kendisi BFM-TV’yi arayarak neden saldırıda bulunduğunu açıkladı. Saldırısını DAİŞ (IŞİD) adına gerçekleştirdiğini söyleyen Coulibaly, Kouachi kardeşler ile Müslümanlık üzerinden ortak olduklarını ve aynı amaca hizmet ettiklerini söyledi. Bireysel tanışıklıkları olmadığını ve eylemlerin ortak planlanmadığını belirtti. Coulibaly daha önce 1995 Paris Metro bombalama eylemlerinden ötürü hapis cezası almıştı.

Chérif Kouachi ile Amedy Coulibaly arasında doğrulanmış bir bağlantı olmamakla beraber, ikisinin de 2003’deki ABD-İngiltere Irak kuşatması sonrası cihadistleri Irak’a göndermek üzere kurulan Paris merkezli Buttes-Chaumont örgütüyle bağlantıları olduğu biliniyor. Hem Kouachi kardeşlerin hem de Amedy Coulibaly ve Hayat Boumediene’nin Paris’teki ABD Konsolosluğu’na bomba saldırısı planladığı için Fransa Cantal’da ev hapsinde olan Djamel Beghal’ı ziyaret ettikleri biliniyor.

9 Ocak gecesi,  Yemen El-Kaide örgütü Charlie Ebdo saldırısını üstlendi.

Fransa hükümetinin tutumu

Saldırganların yakalanma operasyonu devam ederken Başbakan Manuel Valls “Fransa bir dinle değil, terörizmle savaşta,” açıklamasını yapmıştı. Operasyonların tamamlanmasından sonra Hollande da yaptığı basın açıklamasında “Bu fanatiklerin İslam ve dinle ilgisi yoktur,” dedi. 3 gün boyunca ulusal birlik ve sağduyu çağrısı yapan Hollande, basın açıklamasında Pazar günü gerçekleşecek olan Cumhuriyet yürüyüşüne bizzat katılacağını dile getirdi. Direniş, birlik ve protesto kültürü üzerine kurulu Fransa’nın Cumhurbaşkanı olarak herkesi sokak eylemine çağırdı.

Bundan sonra ne olacak?

Paris’te üç gün süren panik hali biraz yatışmış olsa da, birbirinden bağımsız İslamistlerin gerçekleştirmiş olduğu saldırıların devamının geleceği konusunda tedirginlik devam ediyor. Bir ya da birkaç kişinin gerçekleştirdiği bu tarz terör saldırılarına “lone wolf” yani yalnız kurt terör saldırısı deniyor. Her ne kadar saldırıyı El-Kaide üstlenmiş olsa da, benzer saldırıların başka cihadistler tarafından bireysel olarak gerçekleştirilmesinden endişe duyuluyor.

Sadece Fransa değil, Avrupa’da diğer ülkelerde güvenlik önlemlerini arttırmış durumda. Tabii ki bu durum ekstra güvenlik önlemleriyle günlük hayatın devam edemeyeceğini, bu şekilde Fransa’nın bir polis devletine dönüşeceği yönünde eleştiriliyor. Aynı zamanda Müslüman mahallelere ve Müslümanlara karşı yapılabilecek saldırılar da endişe konusu. Bu konuda ne gibi önlemler alınacağı henüz bilinmezken, ne medyada ne de hükümet tarafından herhangi bir kesimi zan altında bırakacak hiçbir açıklama yapılmadığını belirtmek gerek.

Fransa hükümeti ise zorlu bir mücadeleden geçerken, hem ulusal güvenliğin eksikleri hem de terörle mücadelede yapılmış olan hatalar gündemde. Bu saldırıları gerçekleşmeden engelleyemedikleri için Fransa hükümetinin izlediği politika da sorgulanmakta. Bir yandan da saldırıları gerçekleştiren tüm saldırganların Fransa vatandaşı olması Fransa’daki göçmenlerin adaptasyon problemlerinin konuşulması gerektiğini ortaya koyuyor. Bu durumu kendi çıkarına kullanan Front National’in söylemlerini arttırarak nefret eylemlerini teşvik etmesinden de korkuluyor. Türkiye basın ve kamuoyunda bahsedilen mantık dışı komplo teorileri Fransa’da dile bile getirilmezken, hem Fransa hükümetinin hem de medyasının bu katliamı ellerinden geldiğince profesyonel ve sağduyulu idare ettiğini söylemek mümkün.

Fransa halkı ise birlik ve çoğulculuk ilkeleriyle her gün sokaklarda farklı alanlarda eylemlerine devam ediyor. Eylemlere katılan ve Charlie Hebdo saldırısını kınayan Müslümanların sayısı ise her geçen gün artıyor. Fransa’nın büyük bir testten geçtiği şu dönemde, sağduyu ile ve korkusuzca devam eden eylemler umut veriyor.

(Bu haber T24 için hazırlanmıştır.)

Paris’te demokrasi için beraber ve birbirine kenetli!

08/01/2015

Dilara Gürcü – Paris

Paris’te geçirdiğim en üzücü, en ürkütücü gündü. Neresinden, nasıl anlatsam bilemiyorum. Fransa 1995 yılındaki metro bombalamalarından bu yana en büyük terörist saldırıyı yaşadı. Bir dergi binası hem de koruma altındayken 3 silahlı saldırganın saldırısına uğradı. AK-47’lerin ateşlendiği, roketatarların fırlatıldığı saldırıda 10 gazeteci ve 2 polis memuru hayatını kaybetti. Paris’te OHAL var! Saldırganlar hâlâ dışarıda olduğundan ötürü herkes tedirgin. Başka bir saldırı beklenirken, ofiste herkes binadan dışarı çıkıp çıkamayacaklarını konuşuyor. Benim aklımsa République Meydanı’nda gerçekleşecek dayanışma eyleminde. Akşamki Fransızca dersimi iptal etmek için öğretmenimi arıyorum. Her dersimizin sonunda beraber bir karikatürü incelediğimiz öğretmenimi. Sesi titriyor. “Ben de République’de olacağım” diyor.

İşten izin alarak koşa koşa République yani Cumhuriyet Meydanı’na doğru yola çıkıyorum. Banliyöde yer alan ofisimizin binasında bile tüm çıkışları kırmızı bantlarla kapatmışlar, tek bir kapıdan kontrolle çıkartılıyor insanlar. Metroya vardığımda güvenlik görevlileri ile karşılaşıyorum. Kabinlere fazla insan almıyorlar. Herkesin yüzünden tedirginlik okunuyor. Birkaç durak sonra bir grup genç erkek biniyor metroya. Bindikleri gibi direkt Rusça bir devrim marşı okumaya başlıyorlar. Tedirginliğim azalıyor. Metroda güvenlik nedeniyle République durağının kapatıldığının anonsu geçmeye başlıyor. “Çok fazla insan var herhalde” diye düşünerek seviniyorum.

Eylem alanına yakın bir yerde arkadaşımla buluşuyorum. Gözleri şişmiş ağlamaktan. “Nasıl olur da engelleyemediler bunu,” diye soruyor bana.  “Bunun olacağı çok belliydi.” Meydana doğru yürümeye başlıyoruz ama ilerlemek mümkün değil, yüzlerce insanın arasındayız. Ne internet çekiyor ne de telefonlar. Trafik araçlara kapalı. Geçen yaz katıldığım, sokakları talan ettiğimiz Antifaşist eylemi geliyor aklıma. O eylemdeki coşku, heyecan kimsede yok. Ellerinde mumlarla yürüyen, gözleri yaşlı, başları önde yüzlerce insan.

Eylem alanına yaklaştığımızda gayri ihtiyari tedirginleşiyorum yine. Buradaki her eylemde yaşadığım şaşkınlıkla polisleri arıyor gözlerim. Yoklar ama! Hem de izinsiz bir eylem. Uzaktan polis araçlarının caddeleri kapatmak için koşullandıklarını görüyorum. Robocoplar ortada yoklar; ama araçların içerisindeler. Eylemcilerin güvenliği için oradalar sadece.

Meydana yaklaşınca medya kamyonetlerini görüyorum. Muhabirler ve kameramanlar kamyonetlerin ya da bankların üzerine çıkmış eylemi bildiriyorlar. Bir tanesine eylemde kaç kişi olduğunu soruyoruz. 15 bin diyor.

15 bin kişi! Paris’in göbeğinde, herhangi bir saldırıya açık şekilde, oradayız. Saldırının gerçekleştiği Charlie Hebdo binasından sadece yürüme mesafesinde uzaklıktayız. Ama metrodaki insanların yüzünden okunan tedirginlik hissinin zerresi yok bu insanlarda. İlerledikçe, ellerinde tuttukları kalemleri gökyüzüne kaldıran kitlenin arasına karışıyoruz. O kalemden çıkanları AK-47’lerle eşdeğer gören yobaz zihinlere inat, puslu Paris gökyüzüne doğru sivrilttiğimiz kalemlerle saygı duruşunda bulunuyoruz.

Arkamızda bir adam var. Konuşmaya başlıyor bizimle. “Ben Front Nationel’e (Ulusal Cephe Partisi) üyeyim. Bu çizerleri hiç sevmezdim.” Haklı! Ulusal Cephe ile fena uğraşırdı bu çizerler. “Ama buradayım” diyor. “İfade özgürlüğünü kimse engelleyemez!”

Bir grubun yanan mumlar arasına kalemlerini bıraktığını görüyorum. Etrafında yüzlerce not. Çevresinde halka olmuş insanlar sessizce ağlıyorlar. Fransa Devrimi’nden sonra şekillenen République Meydanı’nda, Cumhuriyeti temsil eden kadın heykeli ve Fransa’nın üç ilkesi özgürlük, eşitlik ve kardeşliği temsil eden üç heykelin etrafındayız. Özgürlük o denli mühim ki Fransa halkı için. Bugün katledilen insanlara karşı yapılmış olan saldırıyı, kendi özgürlüklerine karşı yapılmış olarak görüyorlar!

Önümden bir adam geçiyor. Elindeki pankartta “Hıristiyanlar, Müslümanlar, Yahudiler, ateistler, hepsi özgürlük için birleşiyor!” yazıyor. Teşekkür edip elini sıkıyorum. “Bu olaylar yüzünden Müslüman halkına karşı nefret eylemleri gerçekleştirmelerinden çok korkuyorum” diyor.

Meydandaki heykellerin üstü insan kaynıyor. “Oturun” çağrısında bulunuyorlar. Oturuyoruz. Birkaç dakika sonra “unité” yani “birlik” diye bağırıyorlar ve hepimiz “unité” diye bağırarak ayağa kalkıyoruz.  “Nous sommes tous Charlie!” diye bağırıyor yanımda biri. “Hepimiz Charlie’yiz!” Ben de bağırmaya başlıyorum.  “Ensemble, uni pour la démocratie!” yani “demokrasi için beraber ve birbirine kenetli” diyerek sloganlarımıza devam ediyoruz.

İleride bir adamla röportaj yapıldığını görüyorum. Adı Chiheb Bouanene’ymiş. Elindeki pankartta “Ben Müslümanım, ben Charlie Hebdo’yum” yazıyor. Gözlerim doluyor. “Öldürülen polis memurunun adı Ahmed Merabat’mış” diyor arkamdan birisi. “O da Müslüman olabilir.”

Saatlerce meydanda kalıyorum, tek bir ırkçı veya İslam karşıtı slogan dahi duymuyorum. Çeşit çeşit örgütler var meydanda. Onlarca flama, onlarca bayrak, onlarca pankart. Bir kişi bile çıkıp da bir diğerine “sen burada ne arıyorsun?” diye sormuyor. Birbirine çarptıkça özür dileyen, sigarasını içkisini birbiriyle paylaşan insanlar görüyorum. Ağlamamak için zor tutuyorum kendimi.

Kendi özsaygısı olmayan insanların, ancak başkalarından bekledikleri saygı ile yücelttikleri kutsallar, normlar, değerler. Boris Vian misali hepsini karşıma alıp “kutsallarınıza tüküreceğim” demek istiyorum. 7 Ocak günü tüm Fransa’da toplamda 100 bin insan kurşunlanan kalemler için eylem yapmış.  Bu birlik ve dayanışma hissi olmasa, öfkemi bastırmama imkân yok!

Meydandan ayrılmadan önce mumlarla “Je suis Charlie” (Ben Charlie’yim) yazdıkları alana gidiyor bir mum yakıyorum. Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik için. Demokrasi için beraber ve birbirine kenetli insanlar için. Charlie Hobde için. Öldürülen 12, yaralanan 11 kişi için. 8 Ocak 1996 günü polis işkencesiyle öldürülen, katledildiğinde daha 27 yaşında olan gazeteci Metin Göktepe için. Tutuklanan, dövülen, kalemi kırılan, susturulan, arkasında kırık gözlük, delik ayakkabı, devrik bisiklet bırakan basın emekçileri için.Paris Belediye Başkanı Anne Hidalgo 8

Ocak günü için yine République Meydanı’nda anma eylemi çağrısı yaptı. Diğer iller için de eylem çağrıları devam ediyor. 8 Ocak’ı da sokaklarda, dayanışma ile geçireceğiz! Çünkü KORKMUYORUZ!

(Bu haber T24 için hazırlanmıştır.)