Fransa’da şiddete uğrayan kadınlar için emsal vaka olan Jacqueline Sauvage serbest!

29/12/16

Jacqueline Sauvage’ın davası ile 2016 Ocak ayında tanışmıştım. Jacqueline de Çilem gibi, Yasemin gibi, Nevin gibi şiddete karşı hayatını savunmuş kadınlardan. 2014 Ekim ayında, eşini öldürdüğü için 10 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Bu cezadan sonra Fransa’da feministler kamuoyu oluşturarak serbest kalmasını talep etmişlerdi. Benim de bu sayede haberim olmuştu.

68 yaşında bir kadın, kendisinden 4 çocuk sahibi olduğu 47 yıllık eşini tüfekle neden öldürür ki?

Olay tam olarak şöyle gerçekleşiyor. 2012 yılında Jacqueline bir gece eşinin odaya girmeye çalışmasıyla uyanıyor. Eşi odanın kapı kolunu kırıp Jacqueline’e fırlatıyor ve ona şiddet uygulamaya başlıyor. Bu Jacqueline’in günlük rutini. Peki, bu sefer neden şiddete uğruyor? Çünkü eşinin karnı aç ve çorba istiyor. Eşi şiddet rutinini tamamladıktan sonra aşağı iniyor ve balkonda çorbasını beklemeye başlıyor. Tam olarak o anda Jacqueline bir uyanış yaşıyor: “Ben buna neden katlanıyorum ki?” uyanışı. Odadan tüfeği alıyor, aşağı iniyor, arkası dönük olan eşine 3 kez ateş açıyor ve polisi arıyor: “kocamı öldürdüm.”

Jacqueline eşi ile genç kızken tanışmış. Eşi neredeyse yarım yüzyıl boyunca Jacqueline’e fiziksel, psikolojik ve cinsel şiddet uygulamış. Yarım yüzyıl! Ve bu ailede şiddete uğrayan tek kişi Jacqueline de değil! Jacqueline’in eşini öldürdüğü günden tam bir gün önce oğulları kendini asarak intihar etmiş. Babasından gördüğü şiddete dayanamadığı için. Ve aile olay sırasından bundan henüz haberdar değil. Kız çocukları da babalarıyla yaşadıkları süre boyunca cinsel şiddete maruz kalmışlar. Mahkemede diğer kız kardeşleri adına da ifade veren Sylvie Marot babalarının tecavüze onlar 6-7 yaşındayken başladığını anlatıyor.

Mahkemede ifade veren komşular, arkadaşları, hatta yaşadıkları kentin belediye başkanı bile bu kişinin bir istismarcı olduğunu, yıllarca şiddet uyguladığını bildiklerini anlatıyorlar. Hatta bir komşu mahkemede Jacqueline’e teşekkür ediyor: “Sayende artık rahat uyuyabileceğiz.”

Jacqueline Sauvage

Herkesin bildiği ve yarım asırdır sessiz kaldığı bu istismar ve şiddet hikâyesinde failin kim olduğu aşikârken, mahkeme Jacqueline Sauvage’ı suçlu buldu ve 10 yıl hapis cezası verdi. Gerekçe ise şöyle: bu şiddet vakasında hayatta kalanlar ve bilenler asla polise şikâyette bulunmamışlar. Ayrıca kanuna göre Jacqueline’in öldürme biçimi “meşru müdafaa” sayılmıyor. Şiddete uğradığı anda müdafaa gerçekleştirmediği, müdafaa biçiminin orantısız olması meşru müdafaa savunmasını da yok ediyor.

Oysa mahkemenin yok saydığı durum, Jacqueline Sauvage’ın “örselenmiş kişi sendromu”na sahip olmasıydı. “Örselenmiş kişi sendromu” 1970’lerden itibaren psikolojide incelenmeye başlanan, bir kişinin belli bir dönem boyunca psikolojik, fiziksel ve/veya cinsel tacize uğraması sonucu kendisinde oluşan kalıcı hasarları açıklayan bir sendrom.  Kanada, ABD, İngiltere, Yeni Zelanda ve Avustralya’da bazı mahkemeler şiddet görmüş ve eşini öldürmüş kadınlar için bu savunmayı kullanmışlar ve bu savunma ceza hukukuna “örselenmiş kadın sendromu” olarak geçmiş.

Fakat Türkiye’de olmadığı gibi Fransa’da da bu kanun bulunmuyor. Feminizmde çareler tükenmez! Mahkeme kararını bozmak için feministler Fransa’da bulunan başka bir uygulamaya başvurdular. “Cumhurbaşkanlığı affına”. Bu af monarşi zamanlarından kalma ve Cumhurbaşkanına yargının üzerinde bir af hakkı tanıyor. Geçtiğimiz Ocak ayında feministler farklı farklı alanlarda örgütlenmeye başladılar. Osez le Féminisme örgütünden Karine Plassard ve Jacqueline Sauvage’ın iki kızı change.org üzerinden bir imza kampanyası başlatarak Hollande’dan af talep ettiler. 400 bine yakın kişi bu kampanyayı imzaladı. Bu sırada sosyal medyadan organize olarak bir ay boyunca Hollande’a kart/mektup atarak bu affı istediler. FEMEN ise Jacqueline’ın kaldığı cezaevi önünde bir tünel kazarak sembolik bir eylem gerçekleştirdi. Ertesi gün ise Fransa’nın farklı şehirlerinden yüzlerce kadın Paris’te bir eylem düzenlediler.

Tüm bu eylemler sonuç verdi ve Ocak sonu Hollande yaptığı bir açıklama ile kısmi afta bulunduğunu anons etti. Bu kısmi af kabul görseydi Jacqueline 2 yıl 4 ay sonra serbest kalacaktı ancak yargı kısmi affı ve denetimli serbestlik talebini reddetti! Fakat ne dedik, feminizmde çareler tükenmiyor! Tam tamına 14 aydır Hollande’a baskı yapan feminist mücadele sonunda Hollande’ı ikna etti ve Hollande bugün Jacqueline’in kısmi değil tamamen affedildiğini söyleyerek onun acilen salıverilmesini talep etti.

Çilem’in tutuksuz yargılanacağı haberini aldığımız günkü gibiyiz bugün Paris’te. Telefonuma mesajlar yağıyor, herkes kutlamada. İşin en güzel kısmı da dün Jacqueline’in 69. yaş günüydü. Yeni yaşını erkek şiddetinden uzak, özgür yaşayacak Jacqueline! Neredeyse 50 yıldan sonra ilk defa!

Peki, bu davanın hukuki açıdan önemi ne? Paris’teki eylemde birçok feminist avukatla görüşme şansına erişmiştim ve bu davanın emsal vaka olması için çabaladıklarını öğrenmiştim. Meğer Fransa’da “Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi” kapsamında kanunları toplayan bir yasa bulunmuyormuş! Kanunda bu konu hakkında birçok yasa bulunmasına rağmen bunlar bir başlık altında toplanmamış! Hani Türkiye’de feministlerin müthiş mücadelesi sonucu 2012 yılında çıkan ve şu anda da uygulanması için mücadele verilen “6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Yasa” var ya, işte Fransa’da öyle bir kanun yokmuş!

Jacqueline artık özgür! Umarım davası da yasaların değişmesi adına bir emsal vakaya dönüşür.

(Bu yazı 29/12/2016’da T24‘de yayınlanmıştır.)

Advertisements

Yasemin’i yalnız bırakmayacağız!

26/06/2016

Bu aybaşı İstanbul’dayken Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi’nde Yasemin Çakal’ı ziyaret ettim. O da Çilem Doğan gibi kendine şiddet uygulayan eski eşine karşı öz savunma gerçekleştirerek kendi hayatını savunmuş kadınlardan, şu an 27 yaşında ve tam 2 yıldır ağırlaştırılmış müebbet ile yargılanıyor.

Yasemin 23 yaşında evlendirilmişti. Evlendiğinde kendi ailesi içindeki şiddetten özgürleşeceğini sanmıştı; fakat evlenir evlenmez benzer bir tahakkümün altına girdi. Evliliği boyunca şiddetin her türüne maruz kaldı. Sürekli aşağılanarak, hakarete uğrayarak ve yok sayılarak uğradığı psikolojik şiddet ile özgüvenini yitirdi önce. Eşinin baskısıyla, “kadın başına ne çalışacaksın” demesiyle işini bırakmak zorunda kaldı. Eşi, psikolojik olarak benliğini yıktığı, ekonomik olarak kendine bağımlı hale getirdiği Yasemin’e fiziksel şiddet uygulamaya başladı. Sürekli dövüyor, astım hastası olduğunu bildiğinden ötürü boğazını sıkarak nefessiz bırakıyor, üzerinde sigara söndürüyordu. Evlilik içi şiddet yaşayan birçok kadının yaptığı gibi Yasemin önce ailesine gitti. Anne ve babası boşanmasına izin vermediler. Polise gitti, sığınağa yerleştirildi; ama ağabeyi ve eşi yeri gizli olması gereken sığınağa bulup, Yasemin’i eşinin evine geri getirdiler. Yasemin bu sırada hamile kaldı. Çocukları doğduktan sonra bir oğlan çocuğunda “dişilik hormonunun” yüksek çıkmasına tahammül edemeyen eşi, çocuğu kendi ablasına vermek istedi. Yasemin buna karşı çıktığı zaman daha çok şiddete maruz kaldı. Bir gece eşi, Yasemin’i bebeğinin bezinin olmadığını söylediği için aç bir şekilde odaya kilitledi. O gecenin sabahında tekrar şiddet uygulamaya başladı. Bebeğinin başına vurarak onu koltuğa fırlattı. Kemeriyle Yasemin’in boğazını sıkarken, bir yandan bebeğinin boğazını diziyle bastırıyordu. Yıllardır eşinin şiddetine boyun eğen Yasemin, çocuğunun ölmek üzere olduğunu anladığı o anda, o kemerden bir şekilde kurtulup kahvaltı sofrasından bıçağı aldı ve eşine sapladı. Oturdukları sitenin güvenliğini çağırıp eşini yaraladığını söyledi ancak ambulans gelene kadar eşi ölmüştü. Yasemin o günden beri cezaevinde.

Bu anlattıklarım Yasemin’in daha önce verdiği bir röportajdan. Eksiği yok ama fazlası var. Fazlası ne diye soracak olursanız, Yasemin’in fiziksel şiddete uğradığının tespitinin yapılmamış olmasını, ifadesinin psikolog eşliğinde alınmamış olmasını, tanık ifadelerine başvurulmamış olmasını ve Yasemin’in “yakın akrabayı öldürmek suçu” ile yargılanıyor olmasını ekleyebilirim. Hani sanki Yasemin bir gün eşiyle kavga etmiş de, basında çok sık okuduğumuz o “cinnet”lerden birini keyfekeder geçirip eşini öldürmüş gibi. Öncesi hiç sorgulanmamıştı. Yasemin duruşmalar boyunca mahkemeye çıkmış, ailesi ve eşinin ailesinin de bulunduğu açık mahkemede ifade verememiş ve duruşmalar öylece devam etmişti. İstanbul Feminist Kolektif’ten avukatların davadan haberdar olup müdahil olmasıyla değişti tabii bazı şeyler. Tanıklar dinlendi, raporlar toplandı. 5. duruşmadan sonra “şiddet tespiti” ve “psikiyatri muayenesi” için adli tıp raporu izni çıktı mesela. Bu psikiyatri ziyareti ile de Yasemin’in 2 yıldır anlatmaktan utandığı bir şiddet boyutu daha ortaya çıkmış: Yasemin’in sistematik olarak cinsel şiddete maruz kaldığı.

Yasemin’i 9. duruşmasından önce psikolojik destek sunmak için kendisini danışman olarak ziyaret ettim. Çünkü yukarıda tüm bu anlattıklarımı yazılı olarak ifade edebilse de mahkeme salonunda sözlü olarak ifade edemiyordu ve dava uzadıkça uzuyordu. Defalarca kez aranarak girdiğim, kapısı kırmızı demir, içinde renkli duvarlı kreşi olan cezaevinin kapalı görüşme salonunda, bir elimde görüşme telefonu, camın arkasında bekledim onu. Geldiğinde görüşme sandalyesine oturmadı. Kenardan telefonu aldı. Yüzünün yarısını görebildim sadece. Uzun uzun baktı bana. İlk 10 dakika hiç konuşmadı diyebilirim. İkimizin arasında geçen diyalogu, arkadan çocuk ve kadın seslerinin geldiği, aramızda ses geçirmeyen o camın olduğu alanda yaratabildiğimiz mahremiyette yarattık, etik olan da orada kalması.

Anlatabileceğim kısmı ise şu: Yasemin şiddetin farklı türlerine sistematik olarak maruz kalmış birçok kadın gibi “örselenmiş kadın sendromu” yaşıyor. “Beni neden anlamıyorlar?” diye sordu ilk defa göz temasında bulunduğu anda. “Ben neden buradayım? Neden savunma yapmak zorundayım?” Hem kendi, hem bebeği öldürülmek üzereyken hayatını savunmuş bir kadına neden “mahkûm” olduğunu nasıl anlatabilirsiniz? Bir psikolog olarak bu durum ne kadar anlatılabilirse ben de o kadar anlattım.

Yasemin mahkemede savunma veremiyor. Maruz kaldığı şiddeti, bilhassa da cinsel şiddeti anlatamıyor. Ki emin olun örselenmiş kadın sendromu yaşayan birçok kadın için bu en zor olan kısım. İFK avukatlarının 8 aylık çabası ve yapmış olduğu psikiyatrik ziyaret sonucunda yaşadıklarını konuşamasa da kaleme dökmeyi başarmış. Bu eril yargıya göre yeterli değil; çünkü mahkemede bunu okuyabilmesi gerekiyor; ama duruşma sırasında Yasemin’in travması tetiklendiği için konuşamıyor. Yasemin’in yazdığı mektupları okusanız, üzerine feminist manifestonun âlâsı çıkar. Yasemin öyle güçlenmiş, öyle okumuş yutmuş ki her şeyi “içerideyken”. Persepolis’i ve Kadının Adı Yok’u çok sevmiş. Hatta Nevin Yıldırım’a iki mektup yazmış. Ben gittiğimde Nevin yeni cevap yazmıştı. Yasemin heyecanla yazacağı mektubu düşünüyordu. Tüm bunları bana anlatıyordu “kadın dayanışması”ndan bahsediyordu da, o eril yargının önüne çıktığında konuşamıyordu.

Sonra işte, süremiz bitti. Süre bitince telefon da kesiliyormuş. Sonra işte ben kalktım, hızlı hızlı nefes ala vere o güvenliklerden, o kapılardan çıktım. Gün ışığına çıkar çıkmaz avukatı Diren Cevahir Şen’in üstüne yığılıp hıçkıra hıçkıra ağladım. “Ben bu kadar haksızlığa dayanamıyorum” diye. O an elime bir kibrit verseler ve deseler ki “yaktığın an bu eril düzen kül olacak”, bir dakika tereddüt etmezdim. Şu an psikolojik olarak destek alması gereken Yasemin, rehabilitasyon sürecinde olması gereken Yasemin mahkûm, şiddet uygulayan milyonlarca erkek özgür.

Biz kadınlar, Yasemin’i anlayabiliyoruz. Ama eril yargı anlamıyor. Dinlemiyor, sorgulamıyor. O bıçak şiddet uygulayan o erkeğe saplanmış mı? Saplanmış. O erkek ölmüş mü? Ölmüş. İşte eril yargı sadece buna bakıyor. Biri “öldürüldü”. Öncesinde ne oldu? Yasemin bunu neden yaptı? Meşru müdafaa neydi?

Bi’ şey var eril yargı ile ilgili. Her seferinde tekrar anlıyorum. O da adı üstünde eril olduğundan mütevellit, kadından adaleti esirgiyor. Gerçek adaleti bahşetmek için süründürüyor.

Siz var ya siz, biz kadınları ya deli diye, ya katil diye tıktınız parmaklıklar arasına. Yüzlerce yıldır sürüp gidiyor bu. Ama ben o gün Yasemin’in gözlerinde gördüm. Bu düzen böyle sürmeyecek. Çilem’in davasını nasıl takip ettiysek, kadınlar Yasemin’in davasında da yanında olacak! Yasemin’in bir sonraki duruşması 8 Eylül’de. O güne kadar Yasemin mektup ve kartlarınızı bekliyor: Yasemin Çakal – Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi – C/12 Blok – Bakırköy – İstanbul

(Bu yazı 26/06/2016’da T24‘de ve sendika.org‘da yayınlanmıştır.)

Çilem Doğan ve daha nicesi, kadınlar hayatlarını savunuyor!

13/07/2015

“Sevgili geçmişim, tüm derslerin için teşekkürler. Sevgili geleceğim, ben hazırım.”

10 Temmuz günü yıllardır uğradığı şiddete dayanamayarak, eski eşini meşru müdafaa ile öldüren Çilem Doğan’ın bluzunda yazan sözlerdi bunlar.

Polis aracına bindirilirken kendisine “Çilem pişman mısın?” diye soran muhabirlere şu cevabı vermişti: “Kadınlar ölmesin, biraz da erkekler ölsün.”

Çilem’in elleri kelepçeli bir şekilde polislerle birlikte yürürken, başparmakları havada verdiği poz, karakolda iki memura olanları gülümseyerek anlattığı fotoğraf ve “kadınlar ölmesin, biraz da erkekler ölsün” sözü sosyal medyada binlerce defa paylaşıldı.

“Bir cinayete kadınlar nasıl bu kadar çok sevinebiliyor, bir insan öldü” diyenler var.

Cidden biz feministler, bir insanın öldürülmesine neden bu kadar sevinmiştik? Sevindiğimiz şey bir insanın öldürülmesi miydi? Yoksa bir kadının nefsi müdafaa ile yaşama hakkını (hapishanede dahi olsa) sonunda elde ettiği için azat hissiyle yaşadığı haklı gurur muydu?

“Bu bir cinayet ve şiddet asla çözüm değil” diyenler var.

“Şiddet” çözüm olmayabilir, ancak yaşam hakkı tehlikede olan birinin kendini savunması bir çözümdür. Çilem Doğan öldürmeseydi, öldürülecekti.

Çilem Doğan’ın eski eşi Hasan Karabulut yıllarca Çilem Doğan’a şiddet uygulamıştı. Evlendikten 28 gün sonra hastalandığı için dövmüştü, hastanede doğum yapmak üzereyken, hastane yatağında bile dövmüştü. Bu sebeplerle Çilem Doğan zar zor kocasından boşanmıştı ancak ailelerin baskısıyla tekrar barışmaya zorlanmıştı. Hasan Karabulut inatla Çilem Doğan’ın seks işçiliği yaparak kendisine para getirmesini talep ediyordu. Çilem Doğan bu talebi gerçekleştirmeyi reddettiği için, daha önce kendisini ormanlık alana götürerek, hatta sokak ortasında saçından sürükleyerek dövmüştü. 10 Temmuz sabahı aynı taleple Çilem Doğan’a saldıran Hasan Karabulut, kendisini öldüresiye dövmeye başladı. Zaten sürekli belinde silahıyla gezen Hasan Karabulut o sabah silahı yastığının altına koymuştu. Yatağın üzerinde dövülürken yaşam mücadelesi veren Çilem, yastığın altından silahı aldı, ateşledi ve kendini ölümden kurtarmak adına eski eşini öldürdü.

Uluslararası insan hakları sözleşmelerinde de yer aldığı gibi TCK Madde 25, meşru müdafaayı bir hak olarak tanımlar. Kendini haksız saldırıya karşı savunan kişiye ceza verilmez.

Ocak 2015’den beri İstanbul Feminist Kolektif (İFK) her ay “Kadınlar Hayatlarına Sahip Çıkıyor” raporunu yayınlıyor. Her ay hayatları erkekler tarafından tehlike altına giren ve bu yüzden kendini savunmak durumunda kalan kadınların hikâyeleri yer alıyor bu raporda.

Bu raporlara göre 2015’in 6 ayında toplamda 16 kadın canlarını koruyabilmek adına kendilerine şiddet uygulayan erkekleri öldürdüler. Çilem Doğan’ın savunması ile bu ay sayı 17 oldu. Bu raporda sadece öldüren kadınlar yok, şiddete karşı kendilerini koruyarak erkekleri yaralayan, polise ihbar eden kadınlar, şiddeti izlemeyip müdahil olanlar ve devam etmekte olan davalar var.

Bu davalardan biri Nevin Yıldırım’ın davası. Nurettin Gider, 8 ay boyunca tüfek ve şantaj zoruyla Nevin Yıldırım’a tecavüz etmişti. Bu cinsel şiddet sonucunda hamile kalan Nevin’in durumu köyde duyulmaya başlanmıştı. Köy kıraathanesinin önünden geçemez olmuştu. En sonunda bir gün Nurettin Gider’i tüfekle vurdu, kafasını kesip köy meydanındaki kıraathanenin önüne attı. Nevin Yıldırım kendisine tecavüz eden bu adamı öldürdüğü için tutuklandı, hapishanede bu adamın bebeğini doğurdu. İstemediği bu bebek devlet güvencesiyle çocuk yurduna verildi. Bu süreç zarfında köy dedikoduları basına gerçekmiş gibi yansıtılarak Nevin ile kendisine tecavüz eden adamın aslında sevgili olduklarından bahsedildi. Kimse Nevin’i dinlemedi.  Geçtiğimiz Mart ayında mahkeme Nevin’e “tasarlayarak canavarca hisle kasten adam öldürmek” suçuyla ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezası verdi.

Bu davalardan bir diğeri de Yasemin Çakal’ın davası. Yasemin Çakal evliliği boyunca kocası Özkan Kaymaklı’dan şiddet gördü. Hamileyken bile. Çocuğu doğduğunda ise çocuğuyla birlikte şiddet gördü. Eşinin baskısıyla işinden ayrıldı. Ailelerin baskısıyla sürekli barışmaya zorlandı. Bıçakla saldırıya maruz kaldı, bir kez eşinden boşanmak istediği için eşi tarafından camdan aşağı atıldı. Defalarca kez karakola gitti, doldurduğu aile içi şiddet formunda “kocanız sizi öldürmeye teşebbüs etti mi” sorusuna “evet” demesine rağmen korunma hakkına, sığınak hakkına erişemedi. Eşinin, boğazını kemerle sıkarak onu boğmaya çalıştığı bir gün, hem kendinin hem de çocuğunun yaşam hakkı için Özkan Kaymaklı’yı öldürdü. Mahkeme meşru müdafaayla tahliye talebini 5 duruşmadır reddediyor. Yasemin için tek bir umut var şu an, o da hem fiziksel hem de psikiyatrik muayeneden geçmek ve uğradığı şiddeti kanıtlamak. Bu raporun talebi mahkeme tarafından 2 kez reddedilmişti. Geçtiğimiz ay gerçekleşen duruşmada en nihayetinde bu talep onaylandı. Bu Yasemin için direnen kadınların ve Yasemin’in birlikte hak ettikleri bir zafer.

İçinde olduğumuz yılın ilk 6 ayında Türkiye’de şiddetten ölen kadınların sayısı 160. Peki ya adalet?

Diyarbakır’da felçli ve görme engelli H.A.’nın evine girerek kendisine tecavüz eden Abdullah Taşkıran’ın davası bu ay sonuçlandı. Kendisi “iyi hal indirimi” sebebiyle 8 yıl 4 ay hapis cezası aldı.

Zonguldak’ta 5 yaşındaki bir kız çocuğuna cinsel istismarda bulunan Suat K. “oruçluyum, Allah şahidim olsun bu suçu ben yapmadım” dedi ve hakkındaki 15 yıllık hapis istemi 8 aya düşürüldü.

Erzurum’da Turgay K. boşanma sürecinde olduğu eşi Diba K.’yi bir başkasının arabasında görünce arabaya girerek bıçakladı. Hakkındaki 15 yıllık hapis istemi 6 yıl 3 aya düşürüldü. Neden? Çünkü Diba K. o gün tayt giymişti ve mahkeme bunu tahrikten saydı.

İzmir’de eşi Alev Er’i aldattığından şüphelendiği için iple boğarak öldüren, sonrasında buzdolabına koyarak kaçan Şakir Er için müebbet hapis isteniyordu. Cezası 20 yıla düşürüldü; çünkü Alev Er’in çantasında doğum kontrol hapı olması ve piercing yaptırmış olması mahkemeye göre tahrik unsuruydu.

Erkekler öz savunmadan değil, eril yargıdan tahrik, iyi hal gibi sebeplerle “indirim” alırken, kadınlar küresel ve birincil hak olan yaşam haklarını savundukları için müebbet hapis cezasına çarptırılıyorlar. Kadınları evde, sokakta öldürdükleri yetmiyormuş gibi, bir de adalet sisteminde öldürüyorlar.

Kadınlar kendi hayatları veya bedenleri ile ilgili karar almak istediklerinde erkekler tarafından öldürülüyorlar ve bu erkekler indirim alıyorlar. Kadınlar ise kendi yaşamlarını savunmak için öldürdüklerinde ise değil bunun meşru müdafaadan sayılması, indirim dahi almıyorlar.

Sare Davutoğlu geçtiğimiz hafta “kadına yönelik şiddet” diyerek şiddeti bütün olarak ele almadığımızı, kadın cinayetlerinden bahsettikçe kadın cinayetlerinin arttığını ve durumu abarttığımızı söylemiş. Biz katlediliyoruz Sayın Sare Davutoğlu. Abartmadan da ölebiliriz haklısınız. Abartmadan da ölmek yerine öldürebiliriz. Eril yargıda sorun çıkarmadan, ölelim veya meşru müdafaaya rağmen müebbet hapis yatalım, sessizce. Aman eril düzene, o düzende kendine yer bulup da eril sistemi uygulayanlara zeval gelmesin. Çilem Doğan’ın yüzündeki ifadeye iyice bakın lütfen Sayın Sare Davutoğlu. Sizce erkek şiddetini gerçekten de abartıyor muyuz?

(Bu yazı 13/07/2015 tarihinde T24‘de ve sendika.org‘da yayınlanmıştır.)