Lice’ye kör gözlere açık mektup

08/06/2014

Pardon, Türkiye’nin batısında yürütmekte olduğunuza inandığınız Gezi Direnişinizin ortasına düşüp, gündem dağıtacağım biraz. Affedersiniz. Siz sevmezsiniz böyle aykırı ve sizden olmayanların gündemi meşgul etmesini ama Türkiye’nin doğusunda insanlar tüfeklerle taranırken sessiz kalamadım. Kusuruma bakmayın.

Medeni Yıldırım’ı hatırlarsınız. 90 yıldır Doğu’da katledilen Kürtlerden bir tanesiydi hani. Şansa (!) bakın ki Gezi dönemine denk gelmişti ölümü, bu sayede adını öğrenebilmiştiniz. Daha 18 yaşındaydı. Lice’de kalekol inşaatına karşı direnenlerden biriydi. Penguen medya ve Muz Cumhuriyeti iktidarı, terörist olduğunu ve askerin havaya açtığı ateş sonucu öldüğünü söylemişti hani. Hah, işte o çocukcağız.

Vah vah, nasıl oldu da uçarken vurulabilen canlılar sınıfında yer alabilmişti? PKK beynini yıkamıştı herhalde. PKK küçük çocukları dağa kaçırmakla meşhurdu ya.. Hem zaten neyineydi onun direnmek? Hem de TSK’ye, koskoca vatana karşı direniyordu. Size göre TSK’ye direnmek, hükümete direnmekle aynı değil, vatana direnmekti ya, o hesap işte. Askere karşı duran bir vatan haini! Mehmetçiklerin tetiğe basan parmakları suçsuzdu size göre. Gezi direnişçileri ile bir anıldığında adı, öfkeden kuduruyordunuz. Medeni sizden değildi, olamazdı da.

Dün gece Lice’de yine sizden olmayanlar askerin açtığı ateş sonucu katledildiler. Asker saldırmadan önce “sizi imha edeceğiz” anonsu yaptı. Canlı bir insandan değil de, öylesine cansız bir nesneden bahsediyormuşçasına. Rakamdan ibaret ölümlerinde, rakam bile belli değil hâlâ. Çünkü alana basın sokulmuyor. Kimisi bir diyor, kimisi dört. Cesetler isimsiz, cesetlerin nerede olduğu bile belli değil. Bilinmez çünkü oralarda, asker “leş” der o cesetlere ve yine oranın halkına kalır cenazelerini aramak, bulmak ve gömmek. O da şansları varsa.

Siz, güzel kardeşlerim, hani Gezi’de “faşizme karşı omuz omuza” diyerek beraber direndiğimiz kardeşlerim, kalekol nedir bilir misiniz? Gezi’den sonra önünden geçmeye korktuğunuz karakolların OHAL bölgesi versiyonudur kalekol. TSK’ye bağlıdır. Sınır bölgeleri korumak adına yapıldığı iddia edilen, ancak sınır bölgelerde yaşayan Türkiye vatandaşlarını katletmekte “sınır tanımayan” askerlerin koşullandıkları binalardır.

28 Eylül 2009, 12 yaşındaki Ceylan Önkol Lice’nin Şenlik köyünde hayvan otlatırken kalekoldan ateşlenen havan mermisiyle katledildi. Annesi, kızının cesedinin parçalarını eteğinde taşıdı. Ceylan’ı kim öldürdü? Siz bilmezden gelebilirsiniz, kanıt yok dersiniz; ama öldüren kişi, o havanı kalekoldan ateşleyen bir askerdi. Aslında tam olarak kimin katlettiğinin ne önemi var? Ceylan’ı öldüren bizdik güzel kardeşlerim. Batı’nın elitist, üsten bakmacı, ötekileştiren ve tüm bunları vatanseverlik kisvesinde gizleyen vatandaşları olarak bizdik.

Lice sadece 15 gündür direniyor sanıyorsanız yanılıyorsunuz. 22 Ekim 1993, Lice Katliamı. Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın suikasta kurban gittiği için, TSK Lice’de 16 kişiyi öldürüldü; insanların evleri, işyerleri yakıldı. Yüzlerce insan göçe zorlandı. Ah ama doğru, siz ona tehcir diyordunuz, unutmuşum. Lice’de olanları da PKK eylemini, TSK müdahalesiyle yatıştırma olarak görüyordunuz. O gün katledilen herkes PKK’liydi sizin gözünüzde. Teröristti. Kerem Cantürk’e anlatın bir de siz terörist olmayı. 1993’te üç çocuğunu mezara gömen, katliam günü 5 yaşındaki kızının havan mermisiyle patlatılmış beynini, kafatasına kendi elleriyle yerleştirmek zorunda kalan Kerem Cantürk’e.

Lice halkının hafızası katliamlarla dolu. Bu nedenle de Lice halkı, PKK sempatizanı/militanı olsun ya da olmasın, kalekol istemiyor. Kalekol demek, sebepsiz yere katledilen insanlar demek. Kalekol demek, sebepsiz yere gözaltına alınan insanlar demek. Gözaltına alınıp, işkence gören, tecavüz edilen ve işkenceyle öldürülen insanlar demek. Kayıp cenazeler demek.

Siz ağaçlar için direndiniz, kürtaj hakkı için, alkol alabilmek için, demokratik haklarınızın ihlal edilmemesi için direndiniz. Lice halkı da bir vatandaşın elinde olması gereken birincil ve en gerekli hak için, can güvenliği için direniyor.

Lice, Ceylanpınar, Kızıltepe, Dersim ve Doğu’nun daha nice ili, ilçesi değil 15 gündür, 90 yıldır direniyor. Anlayacağınız dilden söylemek gerekirse, direnmek Doğu halkının fıtratında var! 90 yıldır iktidarda kim olursa olsun, gerek tarih kitaplarıyla, eğitim sistemiyle, gerek de ana akım medya aracılığıyla sizi Doğu’ya düşman ederken, Doğu’yu az gelişmişlik ve ezilmişlik cehenneminde bıraktı.  Son bir yıldır Batı’da yaşanan zulmün kaç bin katı yaşandı Doğu’da.

Siz güzel kardeşlerim, son bir yıldır direndiğinizi iddia ediyorsunuz. Özgürlükçü ve eşitlikçi, demokratik bir sistem için direndiğinizi söylüyorsunuz. Peki, bu iktidar, bu ana akım medya sizi de terörist ilan etmedi mi? Vatan haini demediler mi sizi de? Yükselen “Yeni Türkiye”yi sabote etmekle itham edilmediniz mi? Gezi’de direnişe katıldığınız için dış mihraklardan para almamış olduğunuzu kanıtlamak zorunda kalmadınız mı? Polis kafanıza gaz fişeği sıkmadı mı, karşısında düşman varmışçasına? Hem plastik, hem de gerçek mermiler sıkılmadı mı? Yaralanan, gözaltına alınan, işkence gören, gözünü kaybeden ve ölen onca insan için terörist demediler mi? Vatan hainlerini “imha ediyoruz” demediler mi? Ölümler olağanlaşmadı mı?

Son bir yıldır yaşanan zulmün kat be kat fazlasını 90 yıldır yaşadığınızı düşünün. Hem de coğrafi, ekonomik ve hayat şartları olarak çok daha sefil bir ortamda. O zaman da sorar mıydınız acaba, neden dağa çıkıyoruz diye? Neden silahlıyoruz diye?

Kimse paşa gönlünün keyfine dağa çıkmıyor. Kimse de kimseyi dağa kaçırmıyor. Ancak 1916’dan beri devletin paşa gönlünün keyfine, ülkenin tüm genç erkekleri TSK tarafından kaçırılıyor. Adına da zorunlu askerlik deniyor. Bu zorunlu askerlikle de vatanın bölünmesi tehdidi ve korkusuyla, ülkedeki insanlar birbirine düşman ediliyor. Adına da terörle mücadele deniyor. Aynen bugün Batı’da “vatan haini Geziciler”le polisin verdiği mücadele gibi.

Ve ben, aradaki bu basit benzerliği anlatmaya çalıştığım için Kürtçü, Türk düşmanı, vatan haini ve hatta terörist sempatizanı ilan ediliyorum. Siz beni istediğiniz sınıfa sokabilirsiniz kardeşlerim, benim gözümde ezilen herkes aynı sınıfta; ezilenin yanında durmayan, ezene yandaşlık eden de zalimin sınıfında. Kazım Koyuncu’nun da dediği gibi “birbirimizi anlamamız için aynı dili konuşmamıza gerek yok; ezildikten sonra hepimiz aynı şarabız.”

(Bu yazı aynı zamanda Radikal Blog‘da yayınlanmıştır.)

Advertisements

Kaldırım taşlarının altında, Denizlerin hayalleri var

07/05/2014

Dün 6 Mayıs’tı. Sosyal medyada herkes Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’dan bahsediyordu. Fotoğrafları paylaşıldı, hasretle anıldı bu 3 genç. 42 yıl önce 6 Mayıs’ta Ulucanlar Cezaevi’nde boyunlarına asılan ip ile devlet tarafından öldürülen bu 3 cesur genç.

Neden idam edilmişlerdi? Suçları neydi? Silahlanarak, TCK’ya aykırı davranmışlardı. Komünist, devrimci ve bölücüydüler. O dönemin iktidar partisi Adalet Partisi tarafından, 1960 darbesinden sonra idam edilen Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın “kanlarına” karşılık 3 can olarak görülmüşlerdi.

O dönemi hangimiz yaşadı? Ne kadarını biliyoruz? Bu kısmı tartışılır. Ancak bugün, yine bu cesur gençler gibi silahlı mücadele sürdürebilen bir 3 can daha çıksa, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu gibi bir ordunun mensubu olsalar, kaçımız dün yaptığımız gibi fotoğraflarını profillerimizde paylaşarak destekleriz?

Unutursak kalbimiz kurusun diyoruz. Kurusun, doğru. Peki ne kadar hatırlıyoruz ki unutmaktan bahsediyoruz?

“Politik mücadele yöntemlerinin en üst düzeyine şiddet politikası ve şiddet politikasının temel yöntem olduğu politik mücadeleye de silahlı mücadele diyoruz.” Bu söylem Hüseyin İnan’a ait. Mart 1972’den. Bu söylem dahilinde kendisi THKO’yu siyasi ve silahlı ancak askeri olmayan bir ordu olarak tanımlamaktadır.

Düşünsenize, Gezi’den bu yana yeni bir THKO kuruluyor, silahlılar ve organize bir “örgüt”ler. Medya bas bas bağırıyor  “banka soyuyorlar” diye, Başbakan bas bas bağırıyor “Amerikan askerlerini kaçırıyorlar” diye. Kaçımız destekleriz bu adamları?

Tarih tekerrürden ibaret olsa keşke Türkiye’de de. Ancak geriliyor sadece bazı anlayışlar. Mart 2014 ve Türkiye’nin Başbakanı yaptığı bir seçim konuşmasında, 14 yaşında vurulan, 15 yaşında ölen Berkin Elvan’ı “elinde sapan vardı, taş vardı” diye kitlesine yuhalatıyor. Bırakın silahlı bir ordunun mensubu olmayı, hiçbir görüşün mensubu olamayacak kadar toy, 14 yaşında bir çocuk. Ölü ve suçlu.

Bu konjonktürde Türkiye’den daha kaç tane Deniz çıkar? Kaç tane Hüseyin cesurca silahlı mücadeleyi savunur? Kaç tane Mahir, Deniz’i, Hüseyin’i, Yusuf’u idamdan kurtarmak NATO üssünden görevli kaçırıp, Kızıldere’de silahlı çatışmada silah arkadaşlarıyla birlikte  yaşamından olur? Sürekli bastırılan ve apolitize edilen bir halktan başka, ne değişti ki o günden bu güne?

Yusuf Aslan’ın idamdan önce son yazdığı mektupta şöyle bir paragraf geçer: “bir yıldan beri bu bir avuç sömürücüler, vatan satıcıları, işbirlikçiler, ellerindeki bütün imkanlarla bizi dışarıdan yardım gören, beyinleri yıkanmış, vatan haini, dışarıadan emir alan, bölücü, anaşirst diye tanıtmaya ve halkımızdan bizi koparmaya çalıştılar.” Tanıdık değil mi? Farklı olan ne peki?

Farklı olan bizleriz.

Apolitik nesil sivil direnişi öğreniyor diyordum da, yanıldığımı düşünüyorum bazen. Bastırıldık, darbelerle politik kökenlerimiz kazındı, ana akım medyayla beynimiz yıkandı. Doğru. Ancak bazı şeyleri görüp, mantık çerçevesinde anlayabilmek için illaki siyasi bir bilince sahip olmak mı gerekiyor?

Sivil direniş, sokaktaki direnişçiyi dışlamak, taş atanı terörist, karanfil taşıyanı barışçıl ve doğru direnişçiden saymak değildir. Direnişin başından beri, farklı örgüt mensupları olan flamalıları, devrimci mahallelerin molotoflu çocuklarını ve farklı etnik kökenlerden gelen politik çocukları dışlamak değildir.

Aslında siz yine de haklısınız. Siz sokakta yürürken, başınıza gaz fişeği sıkarak sizi öldürmeye teşebbüs eden polise karşı karanfil sunmak en doğrusuydu. Hakkınızı sandıkta aramak ve sokağa hiç çıkmamak en doğrusuydu. Sokaklarda taş atmak, molotof atmak, silahlanmak yanlıştı. Onlar bizi ÖLDÜRSELER de biz edepli direnmeliydik. Haklısınız, çok haklısınız!

Kimseye düşmez Deniz, Yusuf, Hüseyin, Mahir, Cihan, Ömer ve daha nicesi bugünlerde yaşasaydı öyle ya da böyle olurdu demek. Ancak üzerime vazife olmasa da derim ki idamından önceki son sözleri “Yaşasın tam bağımsız Türkiye. Yaşasın Marksizim-Leninizm’in yüce ideolojisi. Yaşasın Türk ve Kürt haklarının bağımsızlık mücadelesi. Kahrolsun emperyalizm. Yaşasın işçiler, köylüler” olan Deniz Gezmiş, bugün hâlâ yaşıyor olsaydı, bugünün direnişine, Gezi’de linç edilen Kürtlere, meydandan kovulan flamalılara, taş atanları, araba yakanları döven “eli karanfilli” direnişçilere, Gazi Mahallesi, Okmeydanı gibi sokaklarda yalnız bırakılan devrimci çocuklara bakıp kocaman bir “yazıklar olsun” derdi bence.

1968 Fransa ayaklanmalarında direnişçilerin duvarlara yazdığı meşhur bir söz vardır: “Kaldırım taşlarının altında kumsal var!” Kaldırım taşlarını söküp, barikat kurup, özgürlük için mücadele eden Fransa halkının bugün geldiği noktaya muhteşem bir “kumsal” demek elbette ki gerçekdışı olur. Ancak 1968’den bu yana çok daha iyi bir kumsalda yaşadıkları reddedilemez bir gerçek.

Şimdi dönüp bir de kendi gerçeğinize bakın derim. Şu an özgürlüğünüz için ne yapıyorsunuz? Profillerinizi süsleyen Denizlere iyi bakın. Kırmaya kıyamadığınız canım kaldırım taşlarınızın altında, onların hayalleri olan kumsal var çünkü.

(Bu yazı aynı zamanda Radikal Blog‘da yayınlanmıştır.)

Karşılaştırmalı direniş edebiyatı

21/02/2014

Türkiye’de Gezi direnişiyle birlikte politik bilinci artan, aktivizmi benimseyen ve gerek yerel, gerek küresel siyasi gündemi kendi gündeminde tutan insanlar olarak sayımız her geçen gün artıyor. Gezi direnişinde aktif rol almış ya da yakın çevremizden takip etmişler olarak, haksızlığa uğramanın ve insan hakları ihlalinin yarattığı hıncı, bu hınç ile hareket etmeyi güzel benimsedik. Bu başlı başına muhteşem bir şey, buna diyecek lafım yok! Gezi sürecinden sonra dünya gündemine baktığımızda, Brezilya’da, Mısır’da, Venezuela’da ve Ukrayna’da birbirinden çok farklı dinamikleri olan ve çok farklı amaçlar altında birleşmiş direnişler popüler gündemimize yansıdı. İster istemez, bu Dünya’nın farklı yerlerinde vuku bulan ayaklanmaları kendi direnişimizle özdeşleştirdik ve bunu yapmaya da devam ediyoruz. Peki bunu doğru verilerle, yandaş olmayan kaynaklarla veya kendi direnişimizi temiz, başka direnişleri farklı güçlerin desteği olduğu için kirli görmeden yapabiliyor muyuz?

Şu an tüm Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya gündemini meşgul eden Ukrayna direnişine yani Euromaiden’a bakalım mesela. Rusya İmparatorluğu yıkıldıktan sonra 69 yıllık iktidarı olan SSCB’nin de yıkılmasıyla bağımsızlığını kazanabilen Ukrayna’nın, Rusya ve totaliter rejiminden ne kadar bağımsız olduğu tartışılır. Zira Ukrayna’nın bir anayasaya sahip olabilmesi bile bağımsızlığından 5 yıl sonrasına tekabül eder. Meşhur muhalefet partimizin genel başkanı gibi matematik hesapları yaparak lafı uzatmak istemem; ama aslında sadece 18 yıldır kendi anayasasına sahip bir ülke Ukrayna. Sadece bu veri bile, siyasi ve kültürel dinamiklerinin, bizden ne kadar farklı olduğunu anlamaya kâfi diye düşünüyorum.

Peki Euromaiden nasıl başladı? Avrupa Birliği ve Ukrayna hükümeti arasında süregelmekte olan müzakere anlaşmalarında hükümetin tavrını protesto etmek isteyen AB yanlısı öğrencilerin 30 Kasım gecesi sokaklara dökülmesi ve Ukrayna polisinin bu barışçıl protestoya vahşice saldırmasıyla başladı. Sonrasında 1 Aralık günü sokaklardaki protestocuları yalnız bırakmak istemeyen AB yanlısı halk da eylemlere katıldı. Eylemler büyüdükçe eylemlere katılan kitle homojenliğini yitirmeye başladı, aralarına uç sağdan olan, milliyetçi olan, Rus karşıtı olan, muhalefet partisinin yandaşları olan kitleler de girmeye başladı. Rusya ve Ukrayna hükümeti bu eylemleri bir “darbe” girişimi olarak tanımlarken, AB ülkeleri (özellikle Almanya ve Fransa) bu ayaklanmayı müzakereyi hızlandırmak için bir fırsat olarak gördü. Bir yandan da Ukrayna muhalefetinin sevilen yüzü, UDAR (yumruk) partisinin kurucusu, doktora sahibi ve aynı zamanda dünya ağırsıklet boks şampiyonu olan Vitali Kliçko’nun ABD bağlantılarını ortaya çıkaran tape’lerinin yayınlanmasıyla direnişe ABD desteği yapıştırıldı hemen.

Peki elimizdeki sonuç ne? Homojen olmasa da, farklı kaynaklarla bağlantısı olsa da, farklı politik görüşlere sahip olsa da, ortak tek istekleri Cumhurbaşkanı Yanukoviç’in görevinden ayrılması olan, Rusya baskısından kurtulmak isteyen ve farklı bir yönetimle yönetilmek isteyen bir halk. Her ne kadar 28 Ocak’ta Başbakan Azarov istifa etmiş olsa da eylemler sürmeye devam etti ve Yanukoviç’in emriyle 18 Şubat’ta “anti-terörist operasyon” ile meydanın boşaltılma süreci başladı. Gerekçelerden biri ise eylemcilerin silahlanmış olmaları. Eylemlerin başından beri aktif rol oynayan Ukrayna Parlamentosu’nun insan hakları aktivisti Lesya Orobets ise eylemcilerin “silahlandırılması” olayını hükümetin müdahale edebilmek için yarattığı bir tiyatro olduğunu iddia ediyor mesela.

Asıl vahşet bundan sonra başladı işte. 18 Şubat’tan beri ölen insan sayısının resmi olmamakla birlikte 70’e ulaştığı söyleniyor. Bu süreçte Yanukoviç’in açıklaması “İktidar sokaklarda değil, seçim sandığında belirlenir” olurken, Ukrayna İçişleri Bakanı “ölümlerden Berkut (Ukrayna Çevik Kuvveti) sorumlu değildir, eylemciler birbirlerini öldürüyor” dedi. Çünkü nişancıların Berkut mensubu oldukları belli değil. Neden? Kollarında üniforma numaralarını kapatan bantlar olduğundan. Ölenlerin arasında hem çevik kuvvetin hem de halkın olduğu, bazı polislerin eylemciler tarafından esir alındığı, polislerin yakaladıkları eylemcilere işkence ettikleri, şehrin belli başlı yerlerinde internetin kesildiği, şehre giriş çıkışların kapatıldığı, hükümet mensuplarının gece charter uçaklarıyla Kiev’i terk ettikleri ve şehirde bir çok yerde yağmalamaların başladığı gibi haberler de farklı kaynaklardan yayılmakta.

Bambaşka bir ülkenin, bambaşka sebeplerle sokağa dökülen ve bambaşka koşullar altında yaklaşık 3 aydır direnen halkı, şu an politik görüşleri ne olursa olsun, -20 derecede, genel geçer yaşam standartlarının çok altında bir direniş gösteriyor. Fakat direnişin ilerleme biçimine baktığımızda Gezi eylemlerinde hepimizin şahit olduğu çarpıtmaları ve insan hakları ihlallerini görmek mümkün.

31 Mayıs’ta sabaha karşı barışçıl eylemcilerin çadırlarının yakılmasıyla çıkmadık mı hepimiz sokaklara? Eylemler büyüdükçe bize ABD destekli eylemci denmedi mi? Faiz lobisi denmedi mi? Gezi’de flamalar var, bu siyasi/terörist bir eylemdir denmedi mi? 11 Haziran sabahı Taksim Meydanı’ndaki flamaları temizleme bahanesiyle sözde eylemciler ile Çevik Kuvvet arasında bir tiyatro oynanmadı mı? O sözde eylemcilerin sonradan sivil polis olduğu ortaya çıkmadı mı? Çevik Kuvvet kasklarının numaralarını bantlamadı mı? Eylemciler birbirlerini öldürüyorlar denmedi mi? Biz de gaz yemedik mi? Coplanmadık mı? Tutuklanıp işkence görmedik mi?

Evet, Dünya’nın herhangi bir yerinde sürmekte olan direnişi, Türkiye’deki Gezi Direnişi ile karşılaştırmak ve Türkiye politik altyapısıyla değerlendirmek akıl dışıdır. Ancak belli bir süreden uzun süren bir direnişin homojenliğini yitirmesi, farklı görüşler tarafından çarpıtılması ve diktatörler tarafından şiddetle bastırılmaya çalışılması dünyanın her yerinde aynıdır. Siyasetin kirli ve manipülatif yüzünü anlamaya bizim zihinlerimiz yetmez; mühim olan yaşanan bu direnişleri iktidara karşı olan bir direniş olarak algılamak; direnişin kendi içindeki bölünmelerini bir kenara bırakıp, o direnişi bir bütün olarak görmek. Politik görüşü ne olursa olsun, belli sebeplerle ayaklanan; özgürlük ve demokrasi isteyen bir halk, karşısında devletin polisini buluyorsa; o direnişin motivasyonu iktidara ve diktatörlüğe karşı durmaktır. Bu nedenle de bütünlüğü bir olmalıdır.

(Bu yazı aynı zamanda Radikal Blog‘da yayınlanmıştır.)

2014’e girerken

31/12/2013

BirGün gazetesi bir manşet atmış dün: “2013 Yılının Özeti: Sizin çocuklarınız çaldı, bizim çocuklarımız öldü.” 31 Mayıs 2013 tarihinden itibaren protestolar sırasında hayatını kaybeden 7 gencin yüzleri manşet fotoğrafında. Hepsi de gülümsüyor. “Siz daha fazla çalmayasınız, daha fazla baskı kurmayasınız diye öldük” der gibiler.

Sizin yeni yılınız ne zaman başladı ya da başlar bilemem. Ancak RTE’nin dilinden düşürmediği “Yeni Türkiye”nin yeni yılı, 31 Mayıs 2013’de başladı. Tabi ki onun kastettiği “Yeni Türkiye” olarak değil, Cumhuriyet tarihinin en apolitik neslinin uyanışıyla başlayan “Yeni Türkiye” olarak.

“Yeni Türkiye”nin 7. ayını tamamlayarak girdik 2014’e. Bu 7 ay içerisinde 7 can kaybettik; ama 7 kardeş kazandık. İçimizi karartan ve umudumuzu yitirmemize sebep olan bu olaylar silsilesinde, Ahmet Telli’nin de dediği gibi “dilimizin ucunda küfre döndü her sözcük” kimi zaman. Sinirlendik çoğu zaman, sımsıkı sıktık yumruklarımızı, tırnaklarımızla avuçlarımızı kanatırcasına. Hiç tanımadığımız insanların yaşadıklarına gözlerimiz doldu, sözleriyle yüreklerimiz kabardı. Duvar yazılarına, sosyal medya paylaşımlarına, orantısız zekâya, orantısız mizaha güldük bazen de. Mizah en güçlü silahımızdı ne de olsa. Bizi ayakta tutuyordu. En apolitik insanı bile, bu politik çemberin içine çekiyordu.

Her şeyden  önemli olan ise, yalnız olmadığımızı anladık. “Ne kadar çok benim gibi düşünen insan varmış, ne kadar da çok arkadaşım varmış aslında” dedik. Yakınlaştığımızı, hayata aynı şekilde baktığımızı düşündüğümüz insanlarla ayrıştığımız zamanlar da oldu. Bu kaçınılmaz bir süreçti. Bu kaçınılmaz sürecin içinde ayrışıp, birleşirken, hepimizin fark ettiği bir şey vardı yine de: direniş devam ediyordu ve ediyor da.

Bu son 7 ayda sivil direniş bilinci öyle bir işledi ki ruhumuza, eskiden bir çöpçü bir çocuğu dövdüğünde “komikli” videolar hazırlayan nesil; dün, hem de 31 Aralık gibi “özel” bir gün olmasına rağmen, metro geçişinde Akbil basmayan 20 yaşındaki Aykut Kelek’in başını metal detektörle yaran özel güvenliğe karşı bir protesto düzenlenebiliyor. Bu eylemi “daha ücretsiz toplu ulaşım” mesajıyla birleştirebiliyor; çünkü Türkiye insanı artık hakkını aramadan elde edemeyeceğini biliyor.

2014 yılına bu süreçten birçok şey öğrenmiş, deneyimimiz artmış, biraz da olgunlaşmış olarak giriyoruz. Değil Dünya politikasındaki önemli kişilerin isimlerini bilmek, kendi ülkesindeki bakanların, milletvekillerinin ismini bilmeyen çocuklar, artık siyasi terminolojiyi biliyor. Gaz bombasına maruz kaldığı zaman anti-asitli solüsyonla gözlerini temizlenmesini biliyor. Kendi vergisiyle inşa edilen kamu mallarını, gerekirse kendi özgürlüğü için sökmesi ve barikat kurması gerektiğini biliyor. Kendi vergisiyle inşa edilen duvarlara, kendi arzusuyla duvar yazısı yazabileceğini, afiş asabileceğini biliyor. Eyleme gitmesini, eylemden bahsetmesini, eylemi canlı tutmasını biliyor.

Fransa’da Cumhuriyet bayramı, Cumhuriyet’in kurulduğu günde değil; Fransız İhtilalı sırasında monarşinin temsili olan Bastille hapishanesine baskın yapıldığı gün, 14 Temmuz gününde kutlanır. 31 Mayıs gününün Türkiye için resmi bir ulusal gün olup olmayacağını söyleyebilmek için daha çok erken. Ancak önümüzdeki aylarda da ne olursa olsun, 31 Mayıs 2014 günü de, barışçıl bir protestoyu bir katliama çeviren iktidara karşı “unutursak kalbimiz kurusun” diyerek yine sokaklarda olacağımıza eminim.

Kendini Padişah sanan bir Başbakan, kendini imparatorluk sanan bir hükümete karşı biat etmek istemeyen bir halk uyandı ve korku eşiği her geçen gün düşüyor. 2014’e girerken yanımıza cesaretimizi, istikrarımızı, umudumuzu ve vicdanımızı aldığımız sürece, bu uzun ve meşakkatli süreçte ayakta kalabiliriz. Zor bir yılı bitirdik, daha da zoruna başlıyoruz. Değişim yaratmak ise sadece bizim elimizde ve biz artık bunu, onlardan daha iyi biliyoruz.

(Bu yazı aynı zamanda Radikal Blog‘da yayınlanmıştır.)