Paris’te feministler kadın cinayetlerine karşı reklam panolarını işgal ettiler!

26/11/2016

Fransa’da her 2,5 günde bir kadın katlediliyor. Lea G (18), Fabienne S. (56) ve Maryvonne G. (73) bu yıl Fransa’da erkekler tarafından öldürülen 100 kadından sadece birkaçı.

25 Kasım sabahı Parisliler sokaklarındaki reklam panolarında feministlerin işgaliyle karşılaştı. Gece korsan eylemleriyle bilinen INSOMNIA timi, 24 Kasım gecesi Paris’in farklı bölgelerine yayılarak, bulvarların üzerinde yer alan reklam panolarından reklam afişlerini indirdi ve bu yıl erkekler tarafından öldürülen kadınlar için afişler astı. Her posterde kadın cinayetiyle öldürülen kadınların ismi, yaşı ve onları kimin öldürdüğü yazıyordu. Eşleri, eski partnerleri, babaları, ağabeyleri tarafından öldürülen kadınlar Paris’in reklam panolarında yer aldı. INSOMNIA bu eylemi yapma gerekçesini, görünmez olan kadın cinayetlerine dikkat çekmek ve bu cinayetlerin artık adının konmasını talep etmek olduğunu açıkladı.

Kadın cinayetleri İtalya’da, İspanya’da ve Güney Amerika’da farklı 7 ülkede ayrı bir suç olarak tanımlanıyor. An itibariyle Fransa’da mevcut hükümet ve parlamento arasında tartışılmakta olan “eşitlik ve vatandaşlık” kanun projesi kabul edilirse, bir kişinin sadece cinsiyetinden dolayı öldürülmesi ağırlaştırıcı etken sayılacak. INSOMNIA bu kanunun geçmesini, Fransa hükümetinin kadın cinayetlerini ayrı bir suç olarak tanımasını ve yargının bu kanunu uygulamasını talep ediyor.

INSOMNIA üyeleri yaptıkları basın açıklamasında, kadın cinayetlerinin sıradan bir suç olmadığının, aile meselesi olmadığının ve aşk cinayeti olmadığının altını çiziyor. Medyanın, kadınların kadın oldukları için öldürüldüklerini ve faillerin bu sebeple cinayet işlediklerini yazmayarak erkek egemen sisteme uyduklarını ve bu suçun olağanlaştırılmasını sağladıklarını söyleyen INSOMNIA kadın cinayetlerini doğru haber etiğiyle yayımlamasını talep ediyor.

INSOMNIA geçtiğimiz Temmuz ayında yine benzer bir gece eylemi düzenlemiş ve cinsel tacizi olağanlaştıran bir reklam yayınlayan Bagelstein adlı simit lokantasının dışını afişlerle kaplamışlardı. Bagelstein’in bahsi geçen reklam afişinde, hakkında yapılan cinsel taciz iddialarından sonra istifa eden Fransa Meclis Başkanvekili Denis Baupin ile farazi bir diyalog gerçekleşmekteydi. INSOMNIA eyleminden sonra büyük tepki çeken afiş “Le Jury de la Déontologie Publicitaire” (Fransa’da RTÜK olarak işleyen devlet kurumu) tarafından yeniden düzenlenme talebiyle kaldırılmıştı.

Bugün, Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde INSOMNIA tekrar sokaklara çıkarak, kadın cinayetine kurban giden ve erkek şiddetine uğrayan tüm kadınlar için ayaklandı. Kadın cinayetlerinin sonlandırılması için harekete geçti!

(Bu haber 26/11/2016’da T24‘de yayınlanmıştır.)

Advertisements

Yunanistan’da feministlerden yeni oluşum: Tecavüze taviz vermiyoruz!

26/09/2016

Yunanistan’da geçtiğimiz ay iki erkeğin çocuk koruma programından kaçan 14 yaşındaki bir çocuğu alıkoymasından sonra feministler olayın münferit olmadığını, cinsel şiddetin genel bir problem olduğunu dile getirerek “Taviz Yok” adında bir hareket başlattılar.

Yunanistan’ın Larissa kentinde 50 ve 56 yaşında iki erkek, Çocuk Koruma Programı’ndan kaçan 14 yaşındaki bir kız çocuğunu rızası dışında alıkoydu. Failler 15 gün boyunca bir evde kapalı tutarak cinsel istismar ettikleri kız çocuğunu, aynı zamanda para karşılığı başka erkeklere satarak da sistematik cinsel istismarı devam ettirdiler. Polise gelen bir ihbar sonucu yapılan ev baskınıyla kız çocuğu kimliği gizli tutularak devlet korumasına alınırken, failler (birisi çocuğun vaftiz babası olmak üzere) tutuklandı. Peki bu sistematik cinsel şiddet vakasına Yunanistan’da verilen tepki nasıl oldu?

Yunanistan’daki feministler, bu davaya münferit bir olay olarak yaklaşıldığını ve Yunanistan’da cinsel şiddetin genel bir problem olduğunu dile getirdiler. Halkın ve medyanın tepkisizliğini eleştiren feministler, herhangi bir eylem organize edilmediğini ve olayın medyada yeterince konu edilmediğini, haberleştirme dilinin kurbana acıma odaklı olduğunu ve Yunanistan’daki cinsel şiddet sorununun görmezden gelindiğini belirttiler. Yunanistan’daki tecavüz kültürüne karşı “artık sabrımız” taştı diyen feministler, Atina’da “Taviz Yok” isimli bir hareket başlattılar. Taviz Yok’un Yunanistan’da cinsel, fiziksel, psikolojik, ekonomik şiddete ve cinsiyetçi ayrımcılığa uğrayan kadınların sesi olması planlanıyor.

Taviz Yok’un açıklaması şöyle: 

“14 yaşında cinsel şiddete maruz bırakılmış kızın davasında 5 sanık yakalandı. Medya failleri kamuoyuna “canavar” ya da “sapık” kişilermiş gibi gösteriyor. Oysa ki biz onların fotoğraflarına baktığımızda sıradan, her gün karşımıza çıkabilecek erkekler görüyoruz. Cinsel şiddet uygulayan failler toplum dışında kalmış bireyler değil, her gün aramızda olan akrabalar, avukatlar, manavlar, aile dostları ve komşular. Ve bu cinsel şiddete, her cinsel şiddet vakasında olduğu gibi, bütün toplum ortak oluyor. Medya organları, kadına yönelik her türlü şiddet vakasını, şok edici ve olağan dışı bir vakaymış gibi sunarken bu suça ortak oluyorlar. Bu şiddet vakalarını kısa sürede unutanlar da, veya kadınları kendi güvenliklerini sağlayamadıkları için sorumlu tutanlar da bu suça ortak oluyorlar. Biz unutmayı reddediyoruz. Biliyoruz ki bu şiddete maruz bırakılmış bu kızın yerinde aramızdan herhangi biri, bir tanıdığımız, dostumuz, bir sınıf arkadaşımız da olabilirdi. Biliyoruz ki onun yerinde baskaları da oldu ve olacak. Biz adaletin sağlanmasını talep ediyoruz. Adalet, faillere gerekli cezaların verilmesi demek. Adalet, kurumsal çerçevede, şiddete maruz kalanları desteklemeye yönelik değişiklikler yapılması demek. Adalet, medya organlarının sansasyonel makalelerle dehşete aç bir kamuoyunu beslemek yerine, suçlar hakkında konuşması demek. Adalet, yaşananları görmeyen, dinlemeyen, olanlar hakkında konuşmayanların da sorumlu tutulması demek. Adalet yolda, işte, evde, sosyal çevremizde korkmamamız demek. 14 yaşındaki bir kız çocuğunun maruz bırakıldığı cinsel şiddet cezasız kalmasın diye, kimse ataerkiye karşı kendini yalnız hissetmesin diye, tecavüz kültürüne taviz yok diyoruz!”

 

 

24 Eylül 14462971_934996569942325_3016190974837116996_nCumartesi günü, Taviz Yok haraketi tecavüz kültürüne karşı Atina’da 100’den fazla kişinin katıldığı bir eylem düzenledi. “Ne Larissa’da, ne başka bir yerde, tecavüze karşı mücadele her mahallede” sloganlarıyla protesto eden feminist aktivistler, halkın eyleme ilgisini olumlu olarak yorumladı. Çevreden izleyenlerden bu vakadan haberi olmayan ve bu eylem sayesinde öğrendiklerini belirtenler oldu.

 

14449858_934946973280618_9031190741108107877_n

Taviz Yok Hareketi aynı zamanda “Polonya’daki kadınları destekliyoruz, herkes için kürtaj hakkı” pankartıyla Polonya’da şu an hükümetin hiçbir istisna kabul etmeden kürtajı yasaklamasına karşı dayanışma mesajı gönderdiler.

Taviz Yok, Yunanistan’da ataerkiyle mücadele etme konusunda kararlı görünüyor ve tüm kadınları dayanışmaya çağırıyor.

(Bu haber 26/09/2016 tarihinde T24‘de yayınlanmıştır.)

Sorun ‘dikkat çekecek kadar seksi’ olmamız değil, kadının varlığı ile dağılan dikkatiniz!

11/06/2015

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir bilim insanı yaşarmış İngiltere’de. Bu bilim insanın adı Tim Hunt’mış, 2001 yılında hücre bölünmesini kontrol eden protein molekülleri bularak kanser tedavisinin gelişimine büyük katkıda bulunmuş ve Nobel ödülünü almaya layık görülmüş. Kendisini tebrik ediyoruz.

Dünya Bilim Gazetecileri Konferansı bu yıl Güney Kore’de düzenleniyor. Bilime büyük katkısı olan bu bilim insanını da çağırmışlar elbette konferansa. 8 Haziran günü Güney Koreli Bilim Kadınlarının ve Kadın Mühendislerinin sponsor olduğu öğle yemeğinde, hayatının büyük çoğunluğunu bilime adayan ve şu an 72 yaşında olan sevgili Tim Hunt yıllardır içine dert olan büyük bir sorununu dile getirme kararı almış:

“Benim kadınlarla ilgili bir sorunum var… Onlara âşık oluyorsunuz, onlar da size âşık oluyorlar ve onları eleştirdiğiniz zaman, ağlıyorlar. Bilim insanları cinsiyetlere göre ayrılan laboratuvarlarda çalışmalılar; ben kadınların yolunda durmak istemiyorum.”

Bu cümlenin kabul görebileceği hiçbir yer olmadığı gibi, kurulabileceği birçok yer vardır. Peki, bu cümleyi kura kurakadınlar yemeğinde kurmak!? Tam bir bilim “adamı” zekâsı örneği. Kendisini tebrik ediyoruz.

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, eğitim hakkını erkeklerden yüzlerce yıl sonra elde edebilmiş, bilime ne haddine ki merak salabilmiş kadınlar yaşarmış şu ataerkil düzende. Eyvah ki ne eyvah, bu kadınlar, erkeklerle aynı laboratuvarda çalışma cüretini göstermişler.

Canım kadınlar, görüyorsunuz ki, sırf varlığımız bile erkekler için dikkat dağıtıcı bir sebep! Kendimize âşık ediyor, âşık oluyor, onları dünyayı kurtarmaktan alıkoyuyoruz. Ah bir de çok duygusalız ya hu! Hemen ağlayıveriyoruz. Eleştiriye tahammülsüzlüğümüz yüzünden bilime engel oluyoruz. Biz ağlamasak paralel evrende yeni bir gezegende hayat bile kurulmuştu şimdi. Hep bu kadınlar yüzünden! Ah be ya!

zoe            FullSizeRender (1)

Yani diyor ki, kadınlar, sadece kadın oldukları için duyguları kışkırtıyorlar. Kışkırtmakla kalmıyorlar bir de duygularını gösteriyorlar!

Kadınlar, mini etek giydikleri için, erkekleri tahrik ediyorlar, tahrik etmekle kalmıyorlar, cinselliklerini göstererek tecavüze yol açıyorlar!

Bu iki mantık arasındaki paralelliği göremeyen biriyle sanmıyorum ki feminizm üzerine oturup konuşabilelim. Tecavüz de, iş sahibi olmak da, laboratuvarda çalışmak da, her şey, hep kadınların suçu! Bilim yapmak bile kadınların suçu, vay halimize.

Tim Hunt beyimiz iyi biliyordur muhtemelen Marie Sklodowska-Curie’nin hikâyesini; ama eminim atladığı yerler vardır. Polonya doğumlu fizik ve kimyacı olan Marie Sklodowska-Curie, radyoaktivite çalışmalarındaki keşifleri ile ünlü bir bilimcidir. Nobel ödülünü kazanan ilk, ödülü iki defa kazanan ilk ve tek kadın olmakla beraber, farklı bilim dallarında iki farklı Nobel sahibi olan ilk insandır. Marie Sklodowska-Curie’nin tüm bu başarılara imza atarken araştırmalarını eşi Pierre Curie ile beraber yaptığını bilir mi mesela Tim Hunt? Bilir mi acaba Marie Sklodowska-Curie, Sorbonne mezunu olmasına rağmen, kadın olduğu için profesör olamazken, Sorbonne’da profesör olan eşinin vefatı sonucu görevini devraldığını ve Sorbonne’da profesörlük yapan ilk kadın olduğunu? Bir aşk, bir kadın ve erkek, iki de çocuk, bilimde dikkatleri dağılmadan efsanevi başarılara imza atmışlar. Sevgili Tim Hunt’ı “yok artık!” derken duyar gibiyim…

Tim Hunt beyimiz iyi biliyordur muhtemelen Lise Meitner’in hikâyesini; ama eminim atladığı yerler vardır. Avusturyalı, radyoaktivite ve nükleer fizik üzerinde çalışan bilim insanı Lise Meitner’in erkek iş arkadaşlarıyla yaptığı nükleer fisyon çalışması 1938 Nobel almıştır. Ancak Lise Meitner alamamıştır? Neden? Çünkü kadın olduğu için bu çalışmaya olan katkısı yok sayılmıştır ve bu gerçek ancak 1997 yılında ortaya çıkabilmiştir. Bu gerçeğin ortaya çıkmasından sonra yapılan düzeltme: 109. elementin artık kendisinin adına ithafen meitnerium olarak adlandırılması. Kadınlar ağlıyorlar sevgili Tim Hunt haklısınız, ağlamaktan hiç de utanmıyorlar, kadın oldukları için değil, duygularını maço erkekler gibi gizlemekten çekinmedikleri için ağlıyorlar; ancak tüm emeği erkek iş arkadaşları tarafından çalınan Lise Meitner hiç ağlamadı, bunu da bilesiniz!

Sorun bizim “dikkat çekecek kadar seksi” olmamızda değil sevgili Tim Hunt, sorun sizin bir kadının varlığı ile dağılabilecek kadar eksik olan dikkat probleminizde. Bilim “adamı”sınız en nihayetinde, dikkat dağınıklığınıza sebebiyet veren cinsiyetçiliğinizi de bir araştırsanız artık diyorum, ne dersiniz?

(Bu yazı aynı zamanda T24‘de yayınlanmıştır.)

Paris’te ‘Cumhuriyet yürüyüşü’ne alternatif radikal sol yürüyüşü

12/01/2015

11 Ocak 2014’ün Fransa tarihinde yer edecek bir gün olacağı, eylem çağrısı yapıldığı günden beri belliydi. 50 üzerinde ülkeden devlet temsilcisinin katılacağı resmi bir eylem, tabii ki yankı uyandıracaktı. Benim de eyleme gideceğim kesindi; ama nasıl gidecektim? Apolitik bir dayanışma için orada bulunmak istemiyordum. Hollande en başından beri çağrıyı “ulusal birlik” için yapmıştı. République yani Cumhuriyet Meydanı’nda gerçekleşecek olan yürüyüşün adı Cumhuriyet yürüyüşüydü. “Amanın Cumhuriyetimiz elden gidiyor” diyerek elimde Fransa bayrağıyla, yaşasın Fransa, yaşasın Fransızlık diyecek halim yoktu. Hem de bu yaşanan katliama ideolojik altyapıyı hazırlayan ülke temsilcilerinin arkasında yürümek! Adı “Cumhuriyet Yürüyüşü” olan bir yürüyüşü “terör karşıtı yürüyüş” olarak adlandıran Ahmet Davutoğlu’nun arkasında yürümek!

Burada sempatizanı olduğum örgüt ve kolektiflerden arkadaşlarla görüştüm. Onlardan alternatif bir yürüyüş düzenleneceğini öğrendim. Fransa Komünist Partisi (PCF), Sol Cephe (FDG), Sol Partisi (PG), yakında parti olacak Birlik (Ensemble), Sınıf ve Kitle Sendikası (CGT ), Genç Komünist Hareketi (MJCF), Yunanistan Radikal Sol Koalisyonu (Syriza) ve Sınır Tanımayan Gazeteciler (RWB) République Meydanı’na 500 metre uzakta yer alan Cirque d’hiver önünden alternatif yürüyüş çağrısı yapmışlardı. Bir yandan da Alternatif Liberterler (AL) ve Anti Kapitalist Parti (ANP) ise hiçbir yürüyüşe katılmayacaklarının bildirisini geçmişlerdi.

Hepsinin gerekçeleri benzer altyapılara dayanıyordu. Birincil olarak Fransa’nın Orta Doğu’daki stratejisini eleştiriyor ve Fransa’yı Paris katliamından mesul tutuyorlardı. Fransa’nın emperyalist müdahaleleri Mali, Moritanya gibi ülkelerde sürerken, böyle bir eylemle ikiyüzlü davrandıklarını düşünüyorlardı. “Ulusal birlik” çağrısını ise oldukça hatalı buluyor ve insan birliğini destekliyorlardı. Ayrıca bu olaylar dindikten sonra alınacak güvenlik önlemlerinin ırkçı boyutlara ulaşabileceğinden ve Müslüman azınlığın potansiyel suçlu olarak damgalanmasından tedirgindiler. Davet edilen devlet temsilcilerine de ayrıca öfkeliydiler. Kendi ülkelerinde basın özgürlüğünü kısıtlayan, Basın Özgürlüğü Raporuna göre 180 ülkeden 154. olan Türkiye ve 159. olan Mısır’dan devlet temsilcilerin ne işi vardı özgürlük yürüyüşünde?

Bunların hepsine ben de katılıyordum, yine de tereddütte kaldım; çünkü “sizi kınadığımız için biz sizinle yürümeyiz” yerine “sizi kınayarak sizinle yürüyoruz” bana göre daha çoğulcu bir söylemdi. Ayrıca “ulusal birlik” çağrısına rağmen Front National (Ulusal Cephe) başkanı Marine Le Pen resmi olarak yürüyüşe davet edilmemişti ve Güney Fransa’da Beaucaire komününde ayrı bir yürüyüşe katılacağını da açıklamıştı.

Radikal solun her görüşünü benimsemiyor olsam da, Fransa’nın içinde bulunduğu medeniyet seviyesine radikal sol sayesinde eriştiğine inandığım için alternatif yürüyüşe katılmaya karar verdim. Öğlen evden çıktığımda sokaklar kalabalıktı. Metro ise İstanbul metrobüsünü aratmayacak kadar kalabalıktı. Eylem yerlerine yakın duraklar kapalı olduğundan metrodaki insanlarla nereden gideceğimizi konuşuyorduk. Yanımdaki 60’lı yaşlarında olan çift inecek durak kavgası yaparken, adam eşine “benim senden daha fazla eylem deneyimim var, eylem güzergâhı konusunda bana güven” diyordu. Bu güzergâh mevzusu tüm günün sorunu oldu sonra benim için de!

Strasbourg-Saint-Denis’de inip République’e doğru yürümeye başladım. République’i geçip alternatif yürüyüş buluşma alanına gitmeyi planlıyordum. Bir müddet République’e doğru yürüdüm. Pankartları ellerinde, kimisinin kucağında köpeği, kimisinin elinde puset ve omuzlarda çocuklarla yüz binlerce insan yürüyordu. Pencerelerden çıkan insanlar da eyleme destek veriyorlardı. Burada ufak çapta bir kıskançlık yaşadım. Zira ben ilk eylemime 20’li yaşların başında katılmıştım. Bunun çocuk yaştan itibaren yaşanan bir kültür olması harika bir şey!

République’e doğru kalabalığın arasında sıkıştım, ilerlemek mümkün değildi. Sürekli birbirimize çarpıp özür diliyorduk. Ara sokaklardan geçmeye çalıştım ama çoğu polis tarafından izdihamı önlemek ve parkuru sabit tutmak için kapatılmıştı.

Açtım haritamı en uç ücra ara sokakları bula bula, kimi zaman da polislerin ilgisi dağıldığı an şeritlerin altından çaktırmadan geçe geçe ilerlemeye başladım. Ara sokaklarda farklı farklı grupların toplaşmasına, kendi aralarında ellerinde şaraplarla marşlar okumasına şahit oldum. Sonunda République bulvarını kesen bir bulvarda arkadaşlarımla buluşabildim.

Alternatif yürüyüşün başladığı alana gidemedik ve oldukça kalabalık olan Bastille meydanında alternatif yürüyüşü beklemeye başladık. Önümüzden geçen insanları izlerken aralarından bazılarının Fransa ulusal marşı olan la Marseillaise’yi söylediklerini duydum. Oysaki Charlie Hebdo çizerleri bu gibi kutsal değerlerin varlığını reddediyorlardı ve bu değerlerle dalga geçtikleri için öldürülmüşlerdi. “Ulusal birlik çağrısı” bir kez daha canımı sıktı o an. Sabırsızlıkla alternatif yürüyüşün kortejini beklemeye başladım.

Sol Partisinin kortejinin öncüllüğünde başlamış olan alternatif yürüyüş, kortejini kırmızı halatla ayırmıştı. Korteji yaklaştıkça o kadar heyecanlandım ki biraz ileride duran otobüs durağının üzerine çıkıp yukarıdan görmek istedim her şeyi. HDK Paris’ten Demokrat ağabeyin omuzlarına basarak çıkmaya başladım. Otobüs durağının üzerinde iki tane genç vardı, hemen bana yardım ettiler. Durağın tepesine çıkmayı başardığımda üçümüz sarılıp zıplamaya başladık. Cam olan durak çatısı titreyince yürüyüştekiler tedirgin olup uyardılar bizi. Çocuklardan biri “merak etmeyin, bu duraklar bizi Antifa eyleminde de taşıdılar” dedi. “Hadi be!” dedim, “ben de aynı eylemdeydim!” Bastille Meydanı’ndaki bir otobüs durağının tepesinde iki yoldaşla sohbet etmek! Eylem kültürü, protesto yoldaşlığı böyle bir şeydi işte. Radikal sol, belki birleşemiyordu ama her yerde birbirini buluyordu. Durağın tepesinden Bastille Meydanı’na baktığım an, sanırım hayatımda yaşadığım en duygusal anlardan biriydi. Eylemde kaç kişi olduğunu bilmiyordum, sonradan öğrendik ki 1.5 milyon kişiymişiz! O an tüm dünya sanki meydanda gibiydi benim gözümde. Aşağıdaki alternatif yürüyüşü izlerken farklı örgütlerden arkadaşlarımı gördüm, selamlaştık. Duraktan inerken gençlerden biri bana Türkçe olarak “seni seviyorum” dedi. “Ben de seni seviyorum” diyerek sarıldım tekrar. Antifaşistlerden biri sevilmez mi?

Alternatif yürüyüş korteji Bastille itibariyle ana yürüyüşün arasına karıştı. Planladıkları bu muydu bilmiyorum. Bizse République’e doğru yürümektense, Bastille’in ara sokaklarına daldık elimizde pankartlarla. Yaşlıca bir teyze elimdeki pankarta odaklanmıştı. “Lazkiye, Şengal, Kobanê, Paris hepsinin katilleri aynı!” Yüzünü buruşturarak öfke dolu baktığını gördüm bana. “İşte bu nedenle esas yürüyüşle alternatif yürüyüşün karışması iyi oldu,” diye düşündüm. Farklı sesler, popülist zihinler tarafından duyulabildi diye.

Eylemden sonra DIDF-Jeunes (Demokratik İşçi Dernekleri Federasyonu Gençlik Kolu) yönetim kurulu üyesi olan arkadaşım Özge Altun ile konuşma fırsatımız oldu. Alternatif yürüyüş toplanma alanında bulunabildiği için oradaki atmosferi sordum ona. Zira polis onları 2 saat beklettiğinden ötürü kendi aralarında bolca sohbet etme fırsatları olmuş. Fransızcada récupération diye bir kelime var, bir olayı/olguyu politik çıkar için sahiplenerek tekrar inşa etmek anlamına geliyor. Çoğunluğun tepkisi de bunaymış. Hatta Sol Partisinin kendi amblemleri ile dağıttıkları “Je suis Charlie” yaka etiketlerine bile kızanlar olmuş. Bu sahiplenme durumunu hiçbir partinin kendi politik ajandası üzerinden gerçekleştirmelerini istememişler.

Evet, gerçekten de Fransa tarihinde yıllar boyunca anılacak kalabalıkta bir yürüyüş gerçekleşti bugün.  Büyük bir birlik hissi vardı Paris’te. Tek bir ırkçı söylem duymadım, saldırgan bir pankart görmedim. Gördüğüm tek bir arbede olmadı, nitekim herhangi bir yaralı haberi de yok. Hoşgörü, birlik, özgürlük için bir yürüyüştü daha çok. Organize eden, önlerde yürüyenler kim olursa olsun. Ama yine de sanmıyorum ki Türkiye’de alternatif yürüyüşün varlığından bahsedecek bir gazeteci, bir programcı olsun. Bu nedenle de yazmak istedim. Fransa’yı bugünkü Fransa yapan radikal solun varlığı, protesto kültürünün yaygınlığı ve eleştirilerin her daim var olabilmesidir. Kutsalları yıkarak düşünce özgürlüğünü güçlendiren onlardır. Bu nedenle bugün gerçekleştirilen alternatif yürüyüşü ve önemini sizler de bilin istedim.

(Bu yazı aynı zamanda T24, Sendika.org ve SiyasiHaber.org‘da yayınlanmıştır.)

Sanal bir eylemin gerçek başarı hikâyesi: Julien Blanc’ı devireceğiz!

22/11/2014

“Bir şeyleri değiştirmek için ben tek başıma ne yapabilirim ki? Sanal kampanyalar neyi değiştiriyor ki?” diye soranlara bu yazım. Genç bir kadının tek başına başlattığı sanal imza kampanyasının, birçok ülkenin dış işleri bakanlığını ilgilendirecek kadar büyüme ve başarıya ulaşma hikâyesini anlatacağım.

Türkiye’de çok yaygın olmasa da birçok ülkede “dating” yani flört etmek üzerine tavsiyelerde bulunan kurumlar ve kişiler oldukça yaygın. Bireylerin birbirleriyle tanışıp, arkadaşlıktan öte bir ilişki kurabilmeleri için taktik vermeyi iş haline getirmiş “pick up artists (PUA)” yani “tavlama sanatçıları” var. Kariyerini böyle çizmiş olanlardan biri de Julien Blanc. Kendisi “Real Social Dynamics (RSD)” adında, erkeklere flört eğitimi vermek üzerine kurulmuş bir şirkette çalışıyor ve şu aralar başı “biraz” belada.

Her şey 2 Kasım günü, California’da yaşayan Jennifer Li’nin, RSD seminer videolarından bir tanesini izlemesiyle başladı. RSD’den habersiz internete sızdırılmış olan bu videoda Blanc, öğrencilerine Tokyo’ya gitmelerini öneriyordu. “Eğer ki Tokyo’da beyaz bir erkekseniz, istediğinizi yapabilirsiniz! Ben s.kmek istediğim Japon kızların başlarından tutup, yüzlerini bacak arama itiyorum.” (Bu sırada eylemi el hareketleriyle gösteriyor.) “Eğer ki tedirgin olurlarsa tek yapmanız gereken Pikachu ya da Pokemon demek!” (Bu sırada öğrenciler gülüyor, ön taraflarda not alanlar var!) “Bu taktik o kadar işi yarıyor ki, daha sonrasında Tokyo sokaklarında dolaşarak beğendiğim her kadını tutup, başını penisime dayadım! Tokyo’da bunu yapabilirsiniz çünkü kimse şikâyetçi olmuyor!” Videonun sonundaysa Blanc’in Tokyo’da bu “taktiğini” gerçekten uyguladığını gösteren ve birçok farklı kadını bu şekilde taciz ettiğini kanıtlayan videoları gösteriliyor. Muhtemelen bu video Blanc’i ifşa etmek isteyen biri tarafından hazırlandı, o kişinin de bu eyleme katkısını unutmamak gerek.

Bu videoya haklı olarak sinirlenen Jennifer Li, Twitter üzerinden #TakeDownJulienBlanc (Julien Blanc’i devireceğiz) hashtagiyle bir kampanya başlattı. Hemen ardından RSD’yi araştırmaya başlayan Li, Blanc’in bir sonraki seminerinin Avusturalya’da Como Melbourne Otel’de gerçekleşeceğini öğrendi. Change.org adlı sanal imza sitesinden, Como Melbourne Otel’e ithafen, bu seminerin iptal edilmesi için bir imza kampanyası başlattı. 50 bin sanal imza toplandı ve otel gelen tepkilerden ötürü seminerin otellerinde gerçekleşmeyeceğini açıkladı. Kampanyasını tek başına basına duyuran ve konsolosluklarla bağlantıya geçen Li önce RSD ile anlaşmalı olan otelleri hedef aldı, insanları bu otelleri aramaya davet etti ve etkinlikler teker teker iptal olmaya başladı. Eyleme geçtiğinin 3. gününde 5 tane otel semineri gerçekleştirmeyeceklerini açıklamıştı bile! RSD etkinliklerinin biletlerinin satış sitesi ile de irtibata geçen Li, bu sitenin de RSD ile anlaşmasını feshetmesi sağladı.

Bu sırada kampanya hızla büyüdüğünden Blanc’in internette daha önceki paylaşımları çıktı ortaya. Instagram hesabında #ChokingWomenAroundTheWorld (dünya çapında kadınların boğazını sıkıyoruz) hashtagiyle kadınların boğazını sıkarkenki fotoğrafları ifşa oldu. Bu hashtag ile öğrencilerini fotoğraf paylaşmaya davet eden Blanc, aynı zamanda Twitter hesabı üzerinden de “müthiş” taktiklerini yazmıştı. Birkaç örnek vermek gerekirse: “En cazibeli kadınlar, özgüven eksikliği olanlardır. Onlara çöp gibi davranmayı unutmayın.” “Ona sahte bir telefon numarası verirseniz, kürtaj masrafını ödemekten kurtulursunuz.” “Reşit olmayan biriyle seks yapmak tecavüz mü? Suçu köpek yaşı hesaplamasına atın.” Bu adamdan daha çok nefret edebilmeniz için tüm tweetlerini yazmak isterdim ama sanırım şu kâfi olacak: instagram hesabında paylaştığı fiziksel ve cinsel şiddeti, güç ve kontrol elde etmek adına kullanma kılavuzu!

Blanc’in ve RSD’nin diğer “eğitmenlerinin” öğrencilerine kadın tavlamak üzerine verdikleri program tek bir algıya dayanıyor: kadınlar üzerinde güç oluşturma. Bu gücü de fiziksel, psikolojik ve cinsel şiddetle oluşabileceğini anlatıyorlar. Kadınlar tarafından ilgi gören, dominant ve güçlü alfa erkeği arketipini böyle tanımladıkları için, öğrencilerine de bu yönde eğitim veriyorlar.

Blanc’e karşı oluşturulan kampanya hızla büyüdü ve konu Avustralya devlet görevlilerine kadar taşındı. Avustralya Göçmen Bakanlığı’na gönderilmek üzerine hazırlanan, Blanc’in vizesinin iptalini talep eden imza kampanyası 10 bin imza topladı ve Avustralya Göçmen Bakanı Scott Morrison “Bu kişi kadını aşağılayan tacizin propagandasını yapmaktadır ve bu değerler Avustralya’da hoş görülmemektedir” gerekçesiyle Blanc’in vizesini iptal etti ve Blanc sınır dışı edildi. Avustralya’nın örneğini Brezilya takip etti ve Blanc’in Brezilya vizesine başvurması durumunda reddedileceğini belirtti. İngiltere’de Blanc’e karşı başlatılan kampanyanın 150 bin imza toplaması sonucu 19 Kasım’da İngiltere de Blanc’e vize vermeyeceğini açıkladı.

Kanada, Almanya, Güney Kore ve Singapur’da da Blanc’e vize verilmemesi üzerine kampanyalar devam ediyor. Aslen ABD vatandaşı olan Blanc hakkında ABD hükümetinin yaptığı açıklama ise Blanc’in suça teşvik eden ve artık uluslar arası boyutta olan eylemlerinin federal suç sayılabileceği ve bu sebeple araştırıldığı üzerine.

Blanc olayların başlamasından tam 3 hafta sonra, sessizliğini bozarak CNN’e konuk oldu ve özür diledi. Amacının aslında sosyal becerileri gelişmemiş olan erkeklere partner bulmaları konusunda destek olmak olduğunu,  eğitimlerinden alınan parçaların konu dışında lanse edildiğini söyledi. Time’da kendi hakkında çıkan “Dünyanın en nefret edilen erkeği bu mu?” makalesine referansla “dünyanın en nefret edilen erkeği oldum” diyerek mağdur edebiyatı yaptı.

Kampanya sadece Blanc üzerinden ilerlemiyor artık. RSD’ye karşı bir kampanya başlatılmış durumda. RSD’nin kurucusu Owen Cook’un “nefret ettiği için s.ktiği” bir kadına nasıl tecavüz ettiğini anlattığı ve RSD eğitmeni Jeffrey Allen’ın “tecavüz kamyoneti” olarak adlandırdığı aracıyla “maceralarını” anlattığı videolar mevcut.

Blanc’e karşı bu kampanyayı “ifade özgürlüğü ihlali” ve “sansüre teşvik” başlıkları altında savunanlar da yok değil! Zaten ne zaman feminist bir kampanya başlasa, aksini “liberter” düzlemde savunan erkekler türer. Bu erkeklerin The Guardian’dan tutun, Forbes’a kadar konu hakkında savunma yaptıkları makaleleri bulup okuyabilirsiniz. Tabii sinir sisteminiz kuvvetliyse!

Mizonjin, yani kadın düşmanlığının başlı başına nefret suçu olması bir kenara dursun, Blanc’in ifade özgürlüğü hakkını savunanlar, bu hakkın tam olarak ne olduğundan habersizler. İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ni açıklayıcı “Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslar Arası Sözleşme” İfade Özgürlüğü hakkını şöyle açıklar:  “İfade özgürlüğü özel haklar ve sorumluluklar getirir. Bu doğrultuda bazı limitler kanunlar tarafıyla uygulanabilir: başkalarının haklarına ve şöhretine saygı.” Kısaca, ifade özgürlüğü bir başkasına şiddeti teşvik ettiği yerde biter!

RSD kadına şiddeti teşvik eden, tecavüzü meşru kılan “eğitim” programlarıyla, öğrenci başına 3000 dolar kazanan bir şirket ve bu şirket artık ifşa oldu. Hem de sadece bir videonun yayılması ve bu videoyu izleyen genç bir kadının bu konuda harekete geçmesiyle! Bu noktadan sonra yargılanıp yargılanmayacakları bilinmez; fakat birçok ülkenin devlet yetkilisi bu konuda eyleme geçti ve artık bu konuda farkındalık yaratıldı. Bu sanal eylemin kazanımlarının devam edeceğine inanıyorum. Bu nedenle “sanal âlemi” ve “ufak aktivist kampanyalarını” o kadar da küçümsemeyin. Çünkü bir şeyleri değiştirmek için, tek bir insanın harekete geçmesi yeterli olabiliyor çoğu zaman.

(Bu yazı aynı zamanda T24‘de yayınlanmıştır.)

Lice’ye kör gözlere açık mektup

08/06/2014

Pardon, Türkiye’nin batısında yürütmekte olduğunuza inandığınız Gezi Direnişinizin ortasına düşüp, gündem dağıtacağım biraz. Affedersiniz. Siz sevmezsiniz böyle aykırı ve sizden olmayanların gündemi meşgul etmesini ama Türkiye’nin doğusunda insanlar tüfeklerle taranırken sessiz kalamadım. Kusuruma bakmayın.

Medeni Yıldırım’ı hatırlarsınız. 90 yıldır Doğu’da katledilen Kürtlerden bir tanesiydi hani. Şansa (!) bakın ki Gezi dönemine denk gelmişti ölümü, bu sayede adını öğrenebilmiştiniz. Daha 18 yaşındaydı. Lice’de kalekol inşaatına karşı direnenlerden biriydi. Penguen medya ve Muz Cumhuriyeti iktidarı, terörist olduğunu ve askerin havaya açtığı ateş sonucu öldüğünü söylemişti hani. Hah, işte o çocukcağız.

Vah vah, nasıl oldu da uçarken vurulabilen canlılar sınıfında yer alabilmişti? PKK beynini yıkamıştı herhalde. PKK küçük çocukları dağa kaçırmakla meşhurdu ya.. Hem zaten neyineydi onun direnmek? Hem de TSK’ye, koskoca vatana karşı direniyordu. Size göre TSK’ye direnmek, hükümete direnmekle aynı değil, vatana direnmekti ya, o hesap işte. Askere karşı duran bir vatan haini! Mehmetçiklerin tetiğe basan parmakları suçsuzdu size göre. Gezi direnişçileri ile bir anıldığında adı, öfkeden kuduruyordunuz. Medeni sizden değildi, olamazdı da.

Dün gece Lice’de yine sizden olmayanlar askerin açtığı ateş sonucu katledildiler. Asker saldırmadan önce “sizi imha edeceğiz” anonsu yaptı. Canlı bir insandan değil de, öylesine cansız bir nesneden bahsediyormuşçasına. Rakamdan ibaret ölümlerinde, rakam bile belli değil hâlâ. Çünkü alana basın sokulmuyor. Kimisi bir diyor, kimisi dört. Cesetler isimsiz, cesetlerin nerede olduğu bile belli değil. Bilinmez çünkü oralarda, asker “leş” der o cesetlere ve yine oranın halkına kalır cenazelerini aramak, bulmak ve gömmek. O da şansları varsa.

Siz, güzel kardeşlerim, hani Gezi’de “faşizme karşı omuz omuza” diyerek beraber direndiğimiz kardeşlerim, kalekol nedir bilir misiniz? Gezi’den sonra önünden geçmeye korktuğunuz karakolların OHAL bölgesi versiyonudur kalekol. TSK’ye bağlıdır. Sınır bölgeleri korumak adına yapıldığı iddia edilen, ancak sınır bölgelerde yaşayan Türkiye vatandaşlarını katletmekte “sınır tanımayan” askerlerin koşullandıkları binalardır.

28 Eylül 2009, 12 yaşındaki Ceylan Önkol Lice’nin Şenlik köyünde hayvan otlatırken kalekoldan ateşlenen havan mermisiyle katledildi. Annesi, kızının cesedinin parçalarını eteğinde taşıdı. Ceylan’ı kim öldürdü? Siz bilmezden gelebilirsiniz, kanıt yok dersiniz; ama öldüren kişi, o havanı kalekoldan ateşleyen bir askerdi. Aslında tam olarak kimin katlettiğinin ne önemi var? Ceylan’ı öldüren bizdik güzel kardeşlerim. Batı’nın elitist, üsten bakmacı, ötekileştiren ve tüm bunları vatanseverlik kisvesinde gizleyen vatandaşları olarak bizdik.

Lice sadece 15 gündür direniyor sanıyorsanız yanılıyorsunuz. 22 Ekim 1993, Lice Katliamı. Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın suikasta kurban gittiği için, TSK Lice’de 16 kişiyi öldürüldü; insanların evleri, işyerleri yakıldı. Yüzlerce insan göçe zorlandı. Ah ama doğru, siz ona tehcir diyordunuz, unutmuşum. Lice’de olanları da PKK eylemini, TSK müdahalesiyle yatıştırma olarak görüyordunuz. O gün katledilen herkes PKK’liydi sizin gözünüzde. Teröristti. Kerem Cantürk’e anlatın bir de siz terörist olmayı. 1993’te üç çocuğunu mezara gömen, katliam günü 5 yaşındaki kızının havan mermisiyle patlatılmış beynini, kafatasına kendi elleriyle yerleştirmek zorunda kalan Kerem Cantürk’e.

Lice halkının hafızası katliamlarla dolu. Bu nedenle de Lice halkı, PKK sempatizanı/militanı olsun ya da olmasın, kalekol istemiyor. Kalekol demek, sebepsiz yere katledilen insanlar demek. Kalekol demek, sebepsiz yere gözaltına alınan insanlar demek. Gözaltına alınıp, işkence gören, tecavüz edilen ve işkenceyle öldürülen insanlar demek. Kayıp cenazeler demek.

Siz ağaçlar için direndiniz, kürtaj hakkı için, alkol alabilmek için, demokratik haklarınızın ihlal edilmemesi için direndiniz. Lice halkı da bir vatandaşın elinde olması gereken birincil ve en gerekli hak için, can güvenliği için direniyor.

Lice, Ceylanpınar, Kızıltepe, Dersim ve Doğu’nun daha nice ili, ilçesi değil 15 gündür, 90 yıldır direniyor. Anlayacağınız dilden söylemek gerekirse, direnmek Doğu halkının fıtratında var! 90 yıldır iktidarda kim olursa olsun, gerek tarih kitaplarıyla, eğitim sistemiyle, gerek de ana akım medya aracılığıyla sizi Doğu’ya düşman ederken, Doğu’yu az gelişmişlik ve ezilmişlik cehenneminde bıraktı.  Son bir yıldır Batı’da yaşanan zulmün kaç bin katı yaşandı Doğu’da.

Siz güzel kardeşlerim, son bir yıldır direndiğinizi iddia ediyorsunuz. Özgürlükçü ve eşitlikçi, demokratik bir sistem için direndiğinizi söylüyorsunuz. Peki, bu iktidar, bu ana akım medya sizi de terörist ilan etmedi mi? Vatan haini demediler mi sizi de? Yükselen “Yeni Türkiye”yi sabote etmekle itham edilmediniz mi? Gezi’de direnişe katıldığınız için dış mihraklardan para almamış olduğunuzu kanıtlamak zorunda kalmadınız mı? Polis kafanıza gaz fişeği sıkmadı mı, karşısında düşman varmışçasına? Hem plastik, hem de gerçek mermiler sıkılmadı mı? Yaralanan, gözaltına alınan, işkence gören, gözünü kaybeden ve ölen onca insan için terörist demediler mi? Vatan hainlerini “imha ediyoruz” demediler mi? Ölümler olağanlaşmadı mı?

Son bir yıldır yaşanan zulmün kat be kat fazlasını 90 yıldır yaşadığınızı düşünün. Hem de coğrafi, ekonomik ve hayat şartları olarak çok daha sefil bir ortamda. O zaman da sorar mıydınız acaba, neden dağa çıkıyoruz diye? Neden silahlıyoruz diye?

Kimse paşa gönlünün keyfine dağa çıkmıyor. Kimse de kimseyi dağa kaçırmıyor. Ancak 1916’dan beri devletin paşa gönlünün keyfine, ülkenin tüm genç erkekleri TSK tarafından kaçırılıyor. Adına da zorunlu askerlik deniyor. Bu zorunlu askerlikle de vatanın bölünmesi tehdidi ve korkusuyla, ülkedeki insanlar birbirine düşman ediliyor. Adına da terörle mücadele deniyor. Aynen bugün Batı’da “vatan haini Geziciler”le polisin verdiği mücadele gibi.

Ve ben, aradaki bu basit benzerliği anlatmaya çalıştığım için Kürtçü, Türk düşmanı, vatan haini ve hatta terörist sempatizanı ilan ediliyorum. Siz beni istediğiniz sınıfa sokabilirsiniz kardeşlerim, benim gözümde ezilen herkes aynı sınıfta; ezilenin yanında durmayan, ezene yandaşlık eden de zalimin sınıfında. Kazım Koyuncu’nun da dediği gibi “birbirimizi anlamamız için aynı dili konuşmamıza gerek yok; ezildikten sonra hepimiz aynı şarabız.”

(Bu yazı aynı zamanda Radikal Blog‘da yayınlanmıştır.)

Karşılaştırmalı direniş edebiyatı

21/02/2014

Türkiye’de Gezi direnişiyle birlikte politik bilinci artan, aktivizmi benimseyen ve gerek yerel, gerek küresel siyasi gündemi kendi gündeminde tutan insanlar olarak sayımız her geçen gün artıyor. Gezi direnişinde aktif rol almış ya da yakın çevremizden takip etmişler olarak, haksızlığa uğramanın ve insan hakları ihlalinin yarattığı hıncı, bu hınç ile hareket etmeyi güzel benimsedik. Bu başlı başına muhteşem bir şey, buna diyecek lafım yok! Gezi sürecinden sonra dünya gündemine baktığımızda, Brezilya’da, Mısır’da, Venezuela’da ve Ukrayna’da birbirinden çok farklı dinamikleri olan ve çok farklı amaçlar altında birleşmiş direnişler popüler gündemimize yansıdı. İster istemez, bu Dünya’nın farklı yerlerinde vuku bulan ayaklanmaları kendi direnişimizle özdeşleştirdik ve bunu yapmaya da devam ediyoruz. Peki bunu doğru verilerle, yandaş olmayan kaynaklarla veya kendi direnişimizi temiz, başka direnişleri farklı güçlerin desteği olduğu için kirli görmeden yapabiliyor muyuz?

Şu an tüm Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya gündemini meşgul eden Ukrayna direnişine yani Euromaiden’a bakalım mesela. Rusya İmparatorluğu yıkıldıktan sonra 69 yıllık iktidarı olan SSCB’nin de yıkılmasıyla bağımsızlığını kazanabilen Ukrayna’nın, Rusya ve totaliter rejiminden ne kadar bağımsız olduğu tartışılır. Zira Ukrayna’nın bir anayasaya sahip olabilmesi bile bağımsızlığından 5 yıl sonrasına tekabül eder. Meşhur muhalefet partimizin genel başkanı gibi matematik hesapları yaparak lafı uzatmak istemem; ama aslında sadece 18 yıldır kendi anayasasına sahip bir ülke Ukrayna. Sadece bu veri bile, siyasi ve kültürel dinamiklerinin, bizden ne kadar farklı olduğunu anlamaya kâfi diye düşünüyorum.

Peki Euromaiden nasıl başladı? Avrupa Birliği ve Ukrayna hükümeti arasında süregelmekte olan müzakere anlaşmalarında hükümetin tavrını protesto etmek isteyen AB yanlısı öğrencilerin 30 Kasım gecesi sokaklara dökülmesi ve Ukrayna polisinin bu barışçıl protestoya vahşice saldırmasıyla başladı. Sonrasında 1 Aralık günü sokaklardaki protestocuları yalnız bırakmak istemeyen AB yanlısı halk da eylemlere katıldı. Eylemler büyüdükçe eylemlere katılan kitle homojenliğini yitirmeye başladı, aralarına uç sağdan olan, milliyetçi olan, Rus karşıtı olan, muhalefet partisinin yandaşları olan kitleler de girmeye başladı. Rusya ve Ukrayna hükümeti bu eylemleri bir “darbe” girişimi olarak tanımlarken, AB ülkeleri (özellikle Almanya ve Fransa) bu ayaklanmayı müzakereyi hızlandırmak için bir fırsat olarak gördü. Bir yandan da Ukrayna muhalefetinin sevilen yüzü, UDAR (yumruk) partisinin kurucusu, doktora sahibi ve aynı zamanda dünya ağırsıklet boks şampiyonu olan Vitali Kliçko’nun ABD bağlantılarını ortaya çıkaran tape’lerinin yayınlanmasıyla direnişe ABD desteği yapıştırıldı hemen.

Peki elimizdeki sonuç ne? Homojen olmasa da, farklı kaynaklarla bağlantısı olsa da, farklı politik görüşlere sahip olsa da, ortak tek istekleri Cumhurbaşkanı Yanukoviç’in görevinden ayrılması olan, Rusya baskısından kurtulmak isteyen ve farklı bir yönetimle yönetilmek isteyen bir halk. Her ne kadar 28 Ocak’ta Başbakan Azarov istifa etmiş olsa da eylemler sürmeye devam etti ve Yanukoviç’in emriyle 18 Şubat’ta “anti-terörist operasyon” ile meydanın boşaltılma süreci başladı. Gerekçelerden biri ise eylemcilerin silahlanmış olmaları. Eylemlerin başından beri aktif rol oynayan Ukrayna Parlamentosu’nun insan hakları aktivisti Lesya Orobets ise eylemcilerin “silahlandırılması” olayını hükümetin müdahale edebilmek için yarattığı bir tiyatro olduğunu iddia ediyor mesela.

Asıl vahşet bundan sonra başladı işte. 18 Şubat’tan beri ölen insan sayısının resmi olmamakla birlikte 70’e ulaştığı söyleniyor. Bu süreçte Yanukoviç’in açıklaması “İktidar sokaklarda değil, seçim sandığında belirlenir” olurken, Ukrayna İçişleri Bakanı “ölümlerden Berkut (Ukrayna Çevik Kuvveti) sorumlu değildir, eylemciler birbirlerini öldürüyor” dedi. Çünkü nişancıların Berkut mensubu oldukları belli değil. Neden? Kollarında üniforma numaralarını kapatan bantlar olduğundan. Ölenlerin arasında hem çevik kuvvetin hem de halkın olduğu, bazı polislerin eylemciler tarafından esir alındığı, polislerin yakaladıkları eylemcilere işkence ettikleri, şehrin belli başlı yerlerinde internetin kesildiği, şehre giriş çıkışların kapatıldığı, hükümet mensuplarının gece charter uçaklarıyla Kiev’i terk ettikleri ve şehirde bir çok yerde yağmalamaların başladığı gibi haberler de farklı kaynaklardan yayılmakta.

Bambaşka bir ülkenin, bambaşka sebeplerle sokağa dökülen ve bambaşka koşullar altında yaklaşık 3 aydır direnen halkı, şu an politik görüşleri ne olursa olsun, -20 derecede, genel geçer yaşam standartlarının çok altında bir direniş gösteriyor. Fakat direnişin ilerleme biçimine baktığımızda Gezi eylemlerinde hepimizin şahit olduğu çarpıtmaları ve insan hakları ihlallerini görmek mümkün.

31 Mayıs’ta sabaha karşı barışçıl eylemcilerin çadırlarının yakılmasıyla çıkmadık mı hepimiz sokaklara? Eylemler büyüdükçe bize ABD destekli eylemci denmedi mi? Faiz lobisi denmedi mi? Gezi’de flamalar var, bu siyasi/terörist bir eylemdir denmedi mi? 11 Haziran sabahı Taksim Meydanı’ndaki flamaları temizleme bahanesiyle sözde eylemciler ile Çevik Kuvvet arasında bir tiyatro oynanmadı mı? O sözde eylemcilerin sonradan sivil polis olduğu ortaya çıkmadı mı? Çevik Kuvvet kasklarının numaralarını bantlamadı mı? Eylemciler birbirlerini öldürüyorlar denmedi mi? Biz de gaz yemedik mi? Coplanmadık mı? Tutuklanıp işkence görmedik mi?

Evet, Dünya’nın herhangi bir yerinde sürmekte olan direnişi, Türkiye’deki Gezi Direnişi ile karşılaştırmak ve Türkiye politik altyapısıyla değerlendirmek akıl dışıdır. Ancak belli bir süreden uzun süren bir direnişin homojenliğini yitirmesi, farklı görüşler tarafından çarpıtılması ve diktatörler tarafından şiddetle bastırılmaya çalışılması dünyanın her yerinde aynıdır. Siyasetin kirli ve manipülatif yüzünü anlamaya bizim zihinlerimiz yetmez; mühim olan yaşanan bu direnişleri iktidara karşı olan bir direniş olarak algılamak; direnişin kendi içindeki bölünmelerini bir kenara bırakıp, o direnişi bir bütün olarak görmek. Politik görüşü ne olursa olsun, belli sebeplerle ayaklanan; özgürlük ve demokrasi isteyen bir halk, karşısında devletin polisini buluyorsa; o direnişin motivasyonu iktidara ve diktatörlüğe karşı durmaktır. Bu nedenle de bütünlüğü bir olmalıdır.

(Bu yazı aynı zamanda Radikal Blog‘da yayınlanmıştır.)