Fransa’da şiddete uğrayan kadınlar için emsal vaka olan Jacqueline Sauvage serbest!

29/12/16

Jacqueline Sauvage’ın davası ile 2016 Ocak ayında tanışmıştım. Jacqueline de Çilem gibi, Yasemin gibi, Nevin gibi şiddete karşı hayatını savunmuş kadınlardan. 2014 Ekim ayında, eşini öldürdüğü için 10 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Bu cezadan sonra Fransa’da feministler kamuoyu oluşturarak serbest kalmasını talep etmişlerdi. Benim de bu sayede haberim olmuştu.

68 yaşında bir kadın, kendisinden 4 çocuk sahibi olduğu 47 yıllık eşini tüfekle neden öldürür ki?

Olay tam olarak şöyle gerçekleşiyor. 2012 yılında Jacqueline bir gece eşinin odaya girmeye çalışmasıyla uyanıyor. Eşi odanın kapı kolunu kırıp Jacqueline’e fırlatıyor ve ona şiddet uygulamaya başlıyor. Bu Jacqueline’in günlük rutini. Peki, bu sefer neden şiddete uğruyor? Çünkü eşinin karnı aç ve çorba istiyor. Eşi şiddet rutinini tamamladıktan sonra aşağı iniyor ve balkonda çorbasını beklemeye başlıyor. Tam olarak o anda Jacqueline bir uyanış yaşıyor: “Ben buna neden katlanıyorum ki?” uyanışı. Odadan tüfeği alıyor, aşağı iniyor, arkası dönük olan eşine 3 kez ateş açıyor ve polisi arıyor: “kocamı öldürdüm.”

Jacqueline eşi ile genç kızken tanışmış. Eşi neredeyse yarım yüzyıl boyunca Jacqueline’e fiziksel, psikolojik ve cinsel şiddet uygulamış. Yarım yüzyıl! Ve bu ailede şiddete uğrayan tek kişi Jacqueline de değil! Jacqueline’in eşini öldürdüğü günden tam bir gün önce oğulları kendini asarak intihar etmiş. Babasından gördüğü şiddete dayanamadığı için. Ve aile olay sırasından bundan henüz haberdar değil. Kız çocukları da babalarıyla yaşadıkları süre boyunca cinsel şiddete maruz kalmışlar. Mahkemede diğer kız kardeşleri adına da ifade veren Sylvie Marot babalarının tecavüze onlar 6-7 yaşındayken başladığını anlatıyor.

Mahkemede ifade veren komşular, arkadaşları, hatta yaşadıkları kentin belediye başkanı bile bu kişinin bir istismarcı olduğunu, yıllarca şiddet uyguladığını bildiklerini anlatıyorlar. Hatta bir komşu mahkemede Jacqueline’e teşekkür ediyor: “Sayende artık rahat uyuyabileceğiz.”

Jacqueline Sauvage

Herkesin bildiği ve yarım asırdır sessiz kaldığı bu istismar ve şiddet hikâyesinde failin kim olduğu aşikârken, mahkeme Jacqueline Sauvage’ı suçlu buldu ve 10 yıl hapis cezası verdi. Gerekçe ise şöyle: bu şiddet vakasında hayatta kalanlar ve bilenler asla polise şikâyette bulunmamışlar. Ayrıca kanuna göre Jacqueline’in öldürme biçimi “meşru müdafaa” sayılmıyor. Şiddete uğradığı anda müdafaa gerçekleştirmediği, müdafaa biçiminin orantısız olması meşru müdafaa savunmasını da yok ediyor.

Oysa mahkemenin yok saydığı durum, Jacqueline Sauvage’ın “örselenmiş kişi sendromu”na sahip olmasıydı. “Örselenmiş kişi sendromu” 1970’lerden itibaren psikolojide incelenmeye başlanan, bir kişinin belli bir dönem boyunca psikolojik, fiziksel ve/veya cinsel tacize uğraması sonucu kendisinde oluşan kalıcı hasarları açıklayan bir sendrom.  Kanada, ABD, İngiltere, Yeni Zelanda ve Avustralya’da bazı mahkemeler şiddet görmüş ve eşini öldürmüş kadınlar için bu savunmayı kullanmışlar ve bu savunma ceza hukukuna “örselenmiş kadın sendromu” olarak geçmiş.

Fakat Türkiye’de olmadığı gibi Fransa’da da bu kanun bulunmuyor. Feminizmde çareler tükenmez! Mahkeme kararını bozmak için feministler Fransa’da bulunan başka bir uygulamaya başvurdular. “Cumhurbaşkanlığı affına”. Bu af monarşi zamanlarından kalma ve Cumhurbaşkanına yargının üzerinde bir af hakkı tanıyor. Geçtiğimiz Ocak ayında feministler farklı farklı alanlarda örgütlenmeye başladılar. Osez le Féminisme örgütünden Karine Plassard ve Jacqueline Sauvage’ın iki kızı change.org üzerinden bir imza kampanyası başlatarak Hollande’dan af talep ettiler. 400 bine yakın kişi bu kampanyayı imzaladı. Bu sırada sosyal medyadan organize olarak bir ay boyunca Hollande’a kart/mektup atarak bu affı istediler. FEMEN ise Jacqueline’ın kaldığı cezaevi önünde bir tünel kazarak sembolik bir eylem gerçekleştirdi. Ertesi gün ise Fransa’nın farklı şehirlerinden yüzlerce kadın Paris’te bir eylem düzenlediler.

Tüm bu eylemler sonuç verdi ve Ocak sonu Hollande yaptığı bir açıklama ile kısmi afta bulunduğunu anons etti. Bu kısmi af kabul görseydi Jacqueline 2 yıl 4 ay sonra serbest kalacaktı ancak yargı kısmi affı ve denetimli serbestlik talebini reddetti! Fakat ne dedik, feminizmde çareler tükenmiyor! Tam tamına 14 aydır Hollande’a baskı yapan feminist mücadele sonunda Hollande’ı ikna etti ve Hollande bugün Jacqueline’in kısmi değil tamamen affedildiğini söyleyerek onun acilen salıverilmesini talep etti.

Çilem’in tutuksuz yargılanacağı haberini aldığımız günkü gibiyiz bugün Paris’te. Telefonuma mesajlar yağıyor, herkes kutlamada. İşin en güzel kısmı da dün Jacqueline’in 69. yaş günüydü. Yeni yaşını erkek şiddetinden uzak, özgür yaşayacak Jacqueline! Neredeyse 50 yıldan sonra ilk defa!

Peki, bu davanın hukuki açıdan önemi ne? Paris’teki eylemde birçok feminist avukatla görüşme şansına erişmiştim ve bu davanın emsal vaka olması için çabaladıklarını öğrenmiştim. Meğer Fransa’da “Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi” kapsamında kanunları toplayan bir yasa bulunmuyormuş! Kanunda bu konu hakkında birçok yasa bulunmasına rağmen bunlar bir başlık altında toplanmamış! Hani Türkiye’de feministlerin müthiş mücadelesi sonucu 2012 yılında çıkan ve şu anda da uygulanması için mücadele verilen “6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Yasa” var ya, işte Fransa’da öyle bir kanun yokmuş!

Jacqueline artık özgür! Umarım davası da yasaların değişmesi adına bir emsal vakaya dönüşür.

(Bu yazı 29/12/2016’da T24‘de yayınlanmıştır.)

Advertisements

Feminist erkek olur mu?

21/02/2015

Kadın ve erkeğin eşit haklara sahip olması gerektiğine inanıyor musun?

– Tabii ki!

Bu haklar için mücadele etmek gerektiğine inanıyor musun?

– Tabii ki!

O zaman sen de feministsin!

– Hayır değilim! Kadın hakları için neden ben mücadele edeceğim?

 Ataerkinin sana sunduğu sahte konforu anlaman ve bununla mücadele etmen gerek.

–  Kadınlar mücadele edip alsınlar haklarını, ben neden uğraşmalıyım ki bunun için?

Ataerkinin kadınlardan aldığı ve en başından beri zaten sahip olmaları gereken haklardan mı bahsediyorsun?

– Bu konu beni ilgilendirmez, bu benim değil, kadınların mücadelesi.

Bir zamanlar çok sevdiğim bir erkek ile aramızda geçen bir diyalogdu bu. Bu ve bunun gibi yüzlercesi üzerine tartışmıştık defalarca. Gösterdiği direnci kendimce haklı görmeye çalışmıştım hep. Ne de olsa erkekti ve doğuştan penis sahibi olmanın ona kazandırdığı genel geçer saygıyı anlamıyordu. Doğuştan penis sahibi olmanın ona yüklediği zorluklarla mücadele etmesi gerektiğini de anlamıyordu. Feminist olmayan bir erkekle beraber olmayı kendime yediremediğimden, her şey penis yüzünden diyor, onu haklı çıkarmaya çalışıyordum kendimce. Penisli heteroseksüel feministler. Olur muydu ayol öyle şey?

Şimdi o ve onun gibiler Özgecan Aslan’ın katledilişinden sonra kadın dayanışmasına destek olma kararı almışlar. Daha doğrusu kadın cinayetlerini, taciz ve tecavüzü önleme odaklı bir dayanışma içerisindeler. Bu güzel bir başlangıç; fakat bunu yaparken soruna kendilerini müdahil etmeden, sorunu nasıl çözecekler ki? Her erkek tecavüzcüdür, tacizcidir, her erkek potansiyel suçludur demiyorum tabii ki, tecavüz ataerkinin sorunudur diyorum. Ataerkiyi devirmediğimiz müddetçe, sadece tecavüz değil, ataerkiyle beraber gelen bütün sorunları yaşamaya devam edeceğiz diyorum.

Şimdi öncelikle şu konuya bir açıklık getirelim. Kimse kimsenin emaneti değildir, kimse kimsenin sahibi de değildir. Kadını korumak erkeğin sorumluluğunda değildir. Kadını korunmaya muhtaç ikinci bir cins olarak gördüğümüz anda, kadının acizliğini deklare etmiş oluruz. “Aynısını anana, bacına yapsalardı ne olurdu?” üzerinden sahiplenmeci bir tavırla da engelleyemezsiniz tecavüzleri. Ana, bacı olmayan kadınlar ne olacaklar? Hani şu “sahipsiz” dediğiniz kadınlar. Ananıza, bacınıza, eşinize sahip çıkmak zorunda olduğunuz bir düzende, tecavüzler biter mi sandınız? Sahip çıkamadığınız zaman ne olacak? Birileri demiş ki dolmuşta son kalan “bayan” inmeden dolmuştan inmeyeceğiz. O “bayan” dolmuştan indikten sonra ne olacak? Kadınlar sadece dolmuşta mı tecavüze uğruyor? “Kendi ağacımın meyvesinin tadına bakamayacak mıyım?” diyen babalar ne olacak? Mesela KADEM’in “adam olan erkek kadına el kaldırmaz, önce adam ol” kampanyası da, şiddeti “adam” tanımı üzerinden kaldırmayı hedeflediğinden tamamen yanlış. Eril dille yapılan adam tanımı da ataerkinin bir parçası çünkü. Ya da mesela şu aralar sosyal medyada Hindistan’dan bir video dönüyor. Bir genç kız sokakta yalnız yürürken iki erkek onu sıkıştırıyorlar. Kız korkuyor ve hiçbir şey yapamıyor. Birden kızın etrafında farklı erkekler çember oluşturup kızı koruma altına alarak tacizcileri kovuşturuyorlar. Bir kadın, bir erkekten, yine başka bir erkek tarafından kurtarılıyor. Şu prensesleri kurtara kurtara erkeklik egonuzu şişirdiğiniz yetmedi mi artık? Şimdi bu paragrafın tamamı zaten feminist ideolojinin f’sini dahi anlayamamış olan, erkekliği güç üzerinden tanımlayan maço ve sahiplenmeci erkeklerimiz içindi. Onlara literatürde “iyi huylu cinsiyetçiler” deniyor. Taciz, tecavüz etmezler; ancak sorunun çözülmesine de katkıda bulunmazlar. Zaten onlar bu paragrafı yarısında okumayı bıraktıkları için, şimdi geri kalanlarla devam edelim.

Kadına yönelik şiddeti, tecavüzü ve cinayetleri, bireysel erkek sorunu olarak görerek, o erkekleri “hasta” “sapık” vs tabirlerle tanımlayarak, sorunun sosyolojik ve kültürel boyutunu reddetmiş oluyoruz. Sorun çözülecekse, hem kadın, hem de erkeğin kolektif algısının değişimi ile çözülecek. Ataerkinin ne olduğunu anlayarak ve bununla mücadele etmek için feminist ideolojiyi benimseyerek çözülecek.

Daha önce defalarca kez tanımladım. Tekrar tanımlayayım: feminizm; politik, ekonomik ve sosyal hakların her iki cinsiyet için de eşit olarak tanımlanması, kurulması ve savunulması anlamına geliyor. Erkeklerin ve kadınların eşit haklarla muamele görmesi, her iki cinsiyetin de yararına olacakken, kendini bu mücadeleye müdahil görmeyen erkekleri ve erkeklerin bu mücadelede yer almasını tercih etmeyen kadınları anlamakta güçlük çekiyorum. Evet, feminist eylemleri gasp eden ve mücadeleyi bir erkek mücadelesine çevirmeye çalışan, eril ve sahiplenmeci bir dille feminist ideolojiyi çarpıtan erkekler yok değil. Onları geçelim. Bir erkek ne kadar feminist olabilir? Bu kısım da tartışılır; ancak bir erkek neden feminist olmalıdır, bunu anlatmak istiyorum biraz.

Ataerkinin birincil tohumu olan kadın düşmanlığı yani mizojiniyi biraz açmak gerek. Çünkü mizojini tanımında aynı zamanda dişi ve feminen olan her şeyi aşağılama ve yok sayma da var. Bu noktada feminenlikle bağdaştırılan her türlü sıfat – duygusal, pasif, sessiz, nazik, özgüvensiz, masum, güçsüz, anaç, yumuşak, itaatkâr – hangi cinsiyet tarafından gösteriliyor olursa olsun aşağılanır ve komik bulunur. Erkeklerin üzerine doğuştan yüklenen maskülenlikte bu sıfatlara yer yoktur. “Kız gibi” ağlayamaz erkek çocukları. Pembe giyemez veya bebeklerle oynayamazlar. Düzenli olarak bastırılır insana mahsus olan ama kadınlıkla özdeşleştirilen duyguları. Çok genç yaşta annelerini, kız kardeşlerini, kız arkadaşlarını sahiplenme ve koruma algısıyla büyütürler. Hani “oğullarınıza kadınları korumayı öğretin” diyorsunuz ya, ufacık çocuklara kendileri dışında bir varlığın mesuliyetini yükleyerek, onları nasıl bir eziyete tabi tuttuğunuzun farkında bile değilsiniz. Ataerkil sistemde erkekliğin getirdiği konfor tartışmasız; ancak bu konforun bedeli vardır. Bu erkekliği düzenli olarak koruması ve kanıtlaması gerekmektedir. Feminenlik tehdidi sürekli enselerindedir. Feminenlik gösteren erkekler okul çağında maço erkekler tarafından ezilir, dövülür ve dışlanır. “Köse” erkekle dalga geçilir, kadın aşağılamalarına katılmayan erkeğe “sen i.ne misin?” denir.  Erkekliğini korumanın ve feminen olmadığını kanıtlamanın bazen tek bir yolu olduğunu düşünürler: şiddet.

Büyüdüklerinde para kazanan ve ailesine ekonomik rahatlığı getirecek olan taraf olmak zorundadır heteroseksüel erkekler. Eşleri çalışabilir; ancak onlardan fazla para kazanamaz mesela. Toplum içinde utanç getirir ona bu çünkü. “Yeterince erkek değil miyim?” diye sorgular kendini. Erkeğin “s.kini tutamadığı için” bir yerlere sokması gerektiği algısı da var. Cinsel ihtiyaçlar sadece erkeklerle özdeşleştirilir. Bir erkeğin penisi bir kadın karşısında her zaman dik ve hazır olmalıdır. Bu baskıyla gelen ereksiyon, erken boşalma sorunları ile cinsel hayatı rezil olan erkekler çok mesela. Kendinden bir parça olan çocuğunun bakımını da üstlenemez ayrıca erkekler. Evde çocuk bakan erkek ile ofiste para kazanan erkek aynı statüde konumlandırılmaz. Çocuklarından mahrum bırakılır erkekler. Çocuk bakımından, iletişiminden,  duygusal bağdan ve daha nicesinden. Ataerkil sistem sadece kadınları ve LGBTİleri değil, heteroseksüel erkekleri de zincirler.

Bırakın bazı erkekler bu zinciri görmeden, içinde bulunduğu sistemin sahte konforu içerisinde ayrıcalıklı penisler olarak yürümeye devam etsinler. O erkeklerin ellerinde tuttuklarını sandıkları güç tanımını değiştirdiğimiz zaman, güç erillikten geçmeyecek artık. Ha bu arada, bu yazdıklarımla erkekleri mağdurlaştırma ve kurbanlaştırma gibi bir amacım yok.  Ataerkinin kadınların elinden aldıkları ile erkeklerin elinden aldıklarını karşılaştıracak cürete sahip değilim. Ataerki, kadınların birincil hakkı olan yaşam hakkını ellerinden alırken, erkeklerin böyle bir sorunu yok henüz. Kimsenin direnişini bulanıklaştırmak istemem; ancak iki cinsiyetin de sorunu olan cinsiyet eşitsizliği ile mücadele, neden sadece kadınların mesuliyetinde, bunu anlayabilmiş değilim hâlâ.

(Bu yazı aynı zamanda T24‘de yayınlanmıştır.)

Özgecan’ın ardından gelecek feminist direniş

15/02/2015

Öfkeden midem bulanıyor. Sinirlendiğimde eklemlerimi kütürdetmek gibi yeni bir tik edindim. Parmaklarım yazmakta zorlanıyor. 29 yıllık feminist, 1 yıllık feminist aktivistim. Ben feministim deyince yüzüme gülenler bugün Özgecan Aslan’ın yasını tutuyor. Hepsinin suratına tükürmek istiyorum.

2015 yılından 46 günü geride bıraktık. Bu 46 günde Türkiye’de Özgecan da dâhil olmak üzere 37 kadın, erkek şiddetiyle katledildi. Hiçbirinin isimlerini bilmiyorsunuz. Hiçbirinin cinayeti için eylem yapmadınız. Hiçbiri için sosyal medyayı “sallamadınız.” Kadın katliamı var diye çığlık atmaktan sesim çıkmaz oldu, attığım çığlıklara “katliam kelimesi sence de biraz ağır değil mi?” diye soranlar bugün Özgecan için timsah gözyaşları döküyorlar.

Kendini feminist olarak tanımlamaktan utanan erkekler ve kadınlar, bu sistemin değişmesi için kılını kıpırdatmadan toplumsal cinsiyet rolleri içerisinde evcilik oynayan riyakârlar, bugün Özgecan diyor. Kusmak istiyorum. Bugüne kadar katledilen hangi kadın için harekete geçtiler de bugün hassasiyet şovlarını suratımıza sokuyorlar? 13 yaşında başlık parasına satılıp, 50 yaşındaki erkek sahibi tarafından her gün tecavüze uğradığı için canına kıyan bir kız çocuğundan ne farkı var Özgecan’ın? O kız çocuğunun ismini kim biliyor şu an? Kim bahsediyor ondan? Kimse. Çünkü o kız çocuğu eğitim gören bir orta sınıf mensubu değil. Kendilerini o kız çocuğunun yerine koymaktan gocunanların hepsi bugün Özgecan ile bağdaşabiliyorlar. Cesetlerin bile sınıfı var bu düzende. Cinayetin de çekeceği ilgiye göre kategorisi var ayrıca. Vahşet seviyesi arttıkça ilgi de artıyor. Tecavüze uğrayıp, öldürülen bir kadın olarak ayrıca yakılmanız ve parçalara ayrılmanız gerekiyor ki birileri sizden bahsetsin.

Özgecan’ın cinayeti ilk ortaya çıktığında, haberi üçüncü sütundan veren yayın kuruluşları, bu cinayet sosyal medyada gündem olunca haberi manşete taşıdılar. Özgecan’ı umursadıkları için değil, sitelerine “tık” getiren güncel konu olduğu için yapıyorlar bunu. 2011’de Fatih Altaylı’nın eşi tarafından bıçaklanarak öldürülen Şefika Etik’in cesedinin fotoğrafını, Habertürk gazetesinde sürmanşetten cinayet pornosu olarak vermesinden beri ne zaman bir gazetenin ilk sayfasında gördünüz kadın cinayetini? Hadi ama biraz gerekçi olalım, kadın cinayetlerini herkes sözde kınıyor; ama kimsenin umurunda değil. Gündem neyse, hassasiyetimiz de o akıntıda ilerliyor sadece.

Özgecan’ın kayıp olduğu tweetini görmüştüm üç gün önce Twitter’da. Bir pislik o tweete “yahu daha bir gün olmuş, kaybolmamıştır, daha uyanmamıştır, neden ortalığı ayağa kaldırıyorsunuz” yorumunu yazmıştı. Yani diyordu ki “bir adamın koynunda uyuyordur, rahat olun.” Dün, eşi tarafından defalarca tecavüze uğrayan kadın hakkında “ama eşiyse tecavüz değildir ki” diyen adam, bugün Özgecan için direnişte. Dün, “sokak tacizinden usandım” dediğimde bana “ama bu konudan ilgi çekmek için bahsediyorsun” diyen adam, bugün Özgecan için ağlıyor. Dün, “cinsel şiddet içeren küfürlerin kullanılmasından rahatsız oluyorum” dediğim için “yeni bir dil mi üreteceksin” diyen adam, bugün “kadın cinayetlerini durduralım” yazıyor. Pardon da, nasıl durduracağız kadın cinayetlerini? Toplumsal algıyı, normları, genel geçer kabullenmeleri yıkmadan, hadi durduruyoruz cinayetleri deyince, pof diye yok mu olacak kadın cinayetleri? “Senin ananı s.kerim” diyen adamla, seni gerçekten ve senin isteğin dışında s.ken adam arasındaki ilişkiyi anlamadan, nasıl çözeceğiz ki bu sorunu?

3 hafta kadar önce büyük bir çöküş yaşadım. Türkiye’nin farklı yerlerindeki kadınlardan gelen yardım isteği e-mailleri ve onlarca taciz, tecavüz, şiddet, cinayet hikâyeleri arasında “ben tek başıma ne yapabilirim ki” sorusu beynimde yankılanırken, hıçkırıklarımı yutamadım. Başlayıp yazamadığım yazılar, yardım etmek isteyip edemediğim kadınlar üzerime çöktü. Bir tüfek edinmek istedim; silahlı bir örgüt kurmak. Sokak tacizcilerini avlayan sokak timi, kadınları döven erkekleri takip eden ayrı bir tim, tecavüzcüleri avlayan ayrı bir tim ve kadınları katleden adamları katledecek bir tim daha. Delirdiğimi düşünüyorsunuz muhtemelen; ama ben deliliği bile ataerkinin icat ettiğini düşünecek kıvama geldim.

Tamam, madem akıllı olan sizlersiniz, o halde soruyorum, başlı başına erkek olan devletin elinden çözüm beklemek mi özgürleştirecek kadınları? Hele ki Türkiye’de… Kadın erkek eşitliğini yaradılış (o F harfi ile başlayan İslami terimi kullanmayı reddediyorum) üzerinden tanımlayan ve var olmadığını iddia eden bir Cumhurbaşkanı mı engelleyecek kadın katliamını? Belki bilmiyorsunuz ama Türkiye’de bir kadın bakanlığı dahi yok. “Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı” kapsamında değerlendiriliyor kadınlar. Kadının varlığını sadece aile içinde tanımlayan bu bakanlığın başındaki Ayşenur İslam “Türkiye’deki kadın cinayetlerini sağır sultana duyurmanın anlamı yok” diyebiliyor. Kadın örgütleriyle görüşmeyi dahi reddeden bu “kadın” bakan mı çözecek bu sorunu? Doğan her çocuk için ödeme yapan devlet mi çözecek bu sorunu? Kutsal anneleri ev işçisi haline getiren devlet? Cidden mi? Tecavüzleri engellemek için erkeklere seks işçileri ile sevişebilsin diye ödenek çıkarmayı öneren avukatlar mı çözecek? İdam cezası gelsin diyen kendini bilmezler, hangi ülkede yaşadıklarının bilincindeler mi acaba? İran, Afganistan gibi İslami rejimle yönetilen ülkelerde tecavüze uğrayan kadınların bu suça müdahil olduğu düşünüldüğü için idam edildiğini bilmiyorlar mı? Hadi gelsin idam cezası, padişahımız nasıl uygular onu görürüz hep beraber.

İçim acıyor düşününce, Özgecan ona tecavüz etmeye çalışan minibüs şoförü Suphi Altındöken’e karşı direnmiş. Yüzüne biber gazı sıkmış, yanaklarını tırnaklamış. Suphi Altındöken tırnaklarındaki DNA bulunmasın diye ellerini kesip yakacak bilgiye sahip; fakat bir kadına isteği dışında dokunmaması gerektiği bilgisine sahip değil. Caydırıcı cezalar olsun, olsun tabi de, caydıracak bilinci kim verecek bu adamlara? Devlet baba mı? Okul mu? Yoksa kolektif toplum algısı mı?

Sen vereceksin bu bilinci. Biz vereceğiz. Feminizm ideolojisini benimsemiş toplum verecek. Kadın hakları için mücadele veren halk verecek. Geçen gün bacak bacak üzerine atarak otobüste oturduğu için tekme yiyen bir kadın direndiğinde “yahu bir tekme altı üstü, neden abartıyorsun” diyen insanlara karşı sesini çıkaranlar verecek. Sokak verecek cevabı. Düzenli eylemler verecek. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu verecek. Bu platforma verilen destek ve yapılan bağışlar verecek. Sokakta bir kadına laf atan adama tepki verme cesaretini gösterenler verecek. Bir vajina ya da penisin insanların kim olduğunu belirlemesine izin vermeyenler verecek. “Kız gibi” davranabilen erkekler, “erkek gibi” olabilen kadınlar, asıl olayın “insan gibi” olmak olduğunu anlatarak verecekler bu bilinci.

Özgecan’ın katledilmesi, diğer tüm kadınların katledilmesinden farklı değil. Katledilen, tecavüze uğrayan, tacize uğrayan, aşağılanan, sırf kadın olduğu için geride bırakılan tüm kadınlara eşit desteğimizi göstermeden bu savaşı tamamlayamayız. Bu sadece kadınların mücadelesi değil, bu tüm toplumun mücadelesi. Dün, bugün ve yarın sokaklarda olan, olacak olan herkese selam olsun. Bu bizim direnişimizin yeni miladı olsun. Tüm kadınları, utanmadan yaşadıkları tacizleri, mücadele etmek zorunda kaldıkları cinsiyetçi anları anlatmaya davet ediyorum. Tüm erkekleri, utanmadan “ben feministim” demeye davet ediyorum. Madem bu kadar yanındasınız Özgecan’ın, bu konuda samimi olarak harekete geçtiğinizi göstermenin zamanı geldi artık.

(Bu yazı aynı zamanda T24 ve Sendika.org‘da yayınlanmıştır.)

2015, örgütlü kadın dayanışmasının yılı olsun

2015 yılının ilk günlerindeyiz. Yeni bir yılın başlıyor olmasından kaynaklı, duygusal anlamda hepimiz öyle ya da böyle etkileniyoruz. Yeni başlangıçlar, yeni hayalleri de beraberinde getiriyor.

Benim de 2015’e dair hayallerim var. Hem de bugün benim doğum günüm. Beklentilerim hem yeni yıldan, hem de yeni yaştan. Oldukça basit bir hayalim var aslında; ama hâlâ yaşadığımız düzende gerçek değil, bir hayal olarak kalabiliyor sadece. İnsanların sırf kadın oldukları için, birincil hakları olan yaşam haklarının ellerinden alınmamasının hayalini kuruyorum.

2014 Aralık sonu Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platfomu’nun yayınladığı rapora göre, 2014 yılında Türkiye’de erkek şiddeti 294 kadını öldürüldü. Bu 294 kadının %25’i 25 yaşın altında. Öldürülme sebepleri: “kendi yaşamlarına dair bir karar almış olmaları.” bianet’in medyada yer alan haberlerden derlediği erkek şiddeti çetelesine göre, 2014’ün ilk dokuz ayında erkekler 88 kadın ve kız çocuğuna tecavüz ettiler, 499 kadına şiddet uyguladılar, 75 kadın ve kız çocuğuna cinsel tacizde bulundular. Medya Takip Ajansı Interpress’in Türkiye’deki ulusal, bölgesel ve yerel iki bini aşkın gazete ve dergideki haberlerden derlediği “Kadına Şiddet” araştırması da gösteriyor ki 2014’in ilk dokuz ayında basında toplamda 61.087 kadına yönelik şiddet haberi yayınlandı.

61.087! Rakamlar, istatistikler, veriler… Canınızı sıkıyor bunlar değil mi? Türkiye’de yüzlerce kadın örgütü “Kadın Katliamı Var” diyerek boşuna direnmiyor ya! “Ben ne yapabilirim ki?” diye soruyorsunuz, biliyorum. Ben de çok sordum bu soruyu kendime. Oysa herkesin yapabileceği, tek başına kadın dayanışmasına destek olabileceği o kadar çok şey var ki.

Ben 2015 yılı ve yeni yaşım için kendime iki tane hediye aldım bugün. “Bir elin verdiğini, öbür el görmesin” derler; ama söz konusu düzenli yardıma ve desteğe ihtiyaç ise, tam tersine bir el versin, bundan bahsetsin ki öbür eli de teşvik etsin. Herhangi bir kadın örgütünü, diğerinden ayrı tuttuğumdan değil, Mor Çatı ve Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun çalışmalarını yakinen takip ettiğimden, bu yıl için kendime Mor Çatı’dan bir defter, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’ndan da bir 2015 ajandası aldım. 2015 yılını yanımda bu iki ufak hediyeyi taşıyarak geçireceğim. Hayalimi, amaçlarımı, direnişimi hatırlatacaklar hep bana.

Harcadığım rakam: 25 TL. “Bir elin verdiğini, öbür el görmesin.”  “Hem zaten 25 TL’nin lafı mı olur?” Belki birinin bir öğün yemek parası, belki bir ailenin bir haftalık yemek parası. Bağışın miktarı mı belirler samimiyeti, yoksa bağışı yapıyor olmak mı? Aldığınız ürünü bir arkadaşınıza gösterdiğinizde, bağış yaptığınızı anlattığınızda onu da haberdar etmiş olmaz mısınız? Yardım sadece bağış yapmakla mı olur? Bir örgüte sadece üye olmak bile dayanışmaya desteğinizi göstermez mi? Bir örgütün toplantısını düzenlemek, yer sağlamak, eşya göndermek, örgütün yardım ettiği kişilere iş imkânı sağlamak, kendi imkânlarınızda örgütün işleri için emek harcamak, bunların hepsi yine yardım ediyor olmak değil midir? Dayanışma bu değil midir zaten?

Mor Çatı Vakfı Türkiye’de kadına karşı şiddetle mücadelesinde 25. yılına giriyor. 25 yıldır erkek şiddetine maruz kalan kadınlara psikolojik, hukuki ve sosyal danışma hizmeti veriyor. 2014’ün ilk 6 ayında merkeze 504 kadın ve çocuk başvurdu. Gönüllü psikolog, danışman ve avukatlardan destek aldılar. 20 kişi kapasiteli Mor Çatı sığınağında bu süre zarfında 19 kadın ve 23 çocuk, toplamda 42 kişi destek aldı. Mor Çatı Vakfı düzenli olarak erkek şiddeti ile mücadele yöntemleri ve devlet mekanizmalarındaki eksiklikler üzerine kitaplar ve raporlar da hazırlıyor. Yeni yılda tüm dilekleri şiddete karşı olan Mor Çatı Vakfı’nın ürünlerini buradan sipariş edebilir ya da buradan direkt bağışta bulunabilirsiniz. Mor Çatı Vakfı gönüllü başvurusunu ise bu link üzerinden yapabilirsiniz.

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu 4 yıldır kadın cinayetlerinin önlenmesi adına hem hukuki hem de eylemsel düzlemde aktif çalışma yürütüyor. 2012 yılında 6284 sayılı “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun”un kabul edilmesinde aktif rol oynayan platform aynı zamanda bu kanunun etkin uygulanması için de takipte. Erkek şiddetiyle katledilen kadınların davalarını takip ediyor, davalara müdahil olarak avukat gönderiyor, dava günlerinde eylem düzenliyorlar. 2014 yılında platformun takip ettiği davalardan 15 tanesi sonuçlandı ve platformun dava takibinin de etkisiyle 7 zanlı ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Kadınların güldüğü bir 2015 için platformun ajandasına buradan ulaşabilir ya da buradan direkt bağışta bulanabilirsiniz. Gönüllü formuna ise buradan ulaşabilirsiniz.

Türkiye’deki kadın dayanışması sadece Mor Çatı Vakfı ve Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’ndan oluşmuyor tabii ki! Türkiye’nin dört bir yanında yüzlerce kadın örgütü var. Hepsi de gerek bağış olsun, gerek aktif katılım olsun kadınların desteğini bekliyor. Uçan Süpürge Kadın İletişim ve Araştırma Derneği daha önceden hazırlamış oldukları “Kadın Örgütleri Veri Tabanı”nı 2009’da güncelledi. Yaşadığınız şehirdeki kadın örgütlerini merak ediyorsanız listeye buradan bakabilir, şehrinizde bulunan kadın örgütüyle iletişime geçerek kadın dayanışmasına katkıda bulunabilirsiniz.

Kadınlara birincil hakları olan yaşam haklarını; kadını değil aileyi koruyan; anayasaya değil fıtrata bakan; kadının rahmine kadar girmekle kalmayıp, rahminden kaç çocuk üreteceğine karar veren; kahkahasından, etek boyuna; kariyer seçiminden, eğitim biçimine kadar karışan bu erkek egemen hükümet mi verecek yoksa kadın örgütleri mi?

2015 yılı erkek şiddetiyle mücadele eden, cinsiyet eşitliği için örgütlenen, eğitim gören, istediği gibi giyinen, hayatını istediği gibi şekillendiren, gezen, sosyalleşen, sevişen ve kahkahaları ile yaşama tutunan kadınların yılı olsun. Örgütsüz toplumun direnme cesaretini gösteremediği şu düzende, örgütlü kadınların direnişi herkese örnek olsun.

(Bu yazı aynı zamanda T24‘de yayınlanmıştır.)

Kadınların 2014’e damga vurduğu anlar

Aslında her yılsonu belli bir tema üzerinden hazırlanan derlemeleri biraz magazinsel bulduğumu belirtmem gerek. Ancak hiçbir yılın olmadığı gibi, 2014 de kadınlar için kolay bir yıl değildi. Kadın direnişi ve dayanışması her geçen gün artarak güçleniyorken, 2014 yılında ana akım medyada iz bırakan ve benim gözüme çarpan kadın hareketlerinden bir derleme oluşturmak istedim.

İnternette, sokakta, basında, okulda, mecliste, devlet binalarında, nerede olduğu fark etmez; kadınlar ses çıkarmaya, harekete geçmeye ve örgütlenmeye devam ediyorlar. Hepsinin şiddeti ve etkisi birbirinden farklı; fakat hepsinin ortak bir noktası var: kadın kaynaklı olmaları!

***

YPJ kadınları

Daha önce başka bir yazımda da övgüyle bahsettiğim, Ortadoğu’nun cesur kadınları! İlk olarak onlardan bahsetmek istiyorum ve onları ayrı tutmak istiyorum; çünkü yaşam haklarını korumak için verdikleri silahlı mücadele, birçoğunun cesaret edemeyeceği nitelikte. Eylül ayından beri, DAİŞ gibi Ortadoğu’da Sünni olmayan istisnasız herkese kan kusturan, esir aldıkları kadınlar için “kullanma kılavuzu” bile hazırlamış olan bir örgüte karşı Kobanê’yi cesurca savunan YPJ yani Kadın Savunma Birliği, direnişleriyle tüm dünyada ses getirdiler! “Kadınlar savaşamaz” söyleminin yalan olduğunu bir kez daha kanıtlamış oldular!

***

Anayasa Mahkemesi’nin kızlık soyadı kararı

Ocak ayında Anayasa Mahkemesi ilk defa evli bir kadının sadece kızlık soyadını kullanmasını kabul etti. Evli Avukat Sevim Akat’ın kızlık soyadını tek başına kullanabilmesine dair açtığı davanın reddedilmesini hak ihlali sayan Anayasa Mahkemesi kararı sayesinde Türkiye’de bir kadın ilk defa AİHM’ye gitmeden kızlık soyadını kullanma hakkını kazandı. Akat’ın mücadelesi tam 7 yıl sürdü aslında ve bu davayı kazanmış olmayı tam olarak başarı saymıyor; çünkü Medeni Kanun’un 187. maddesi hâlâ geçerli. Yani bir kadın evlendikten sonra sadece kızlık soyadını kullanmak istiyorsa ya Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yapmak zorunda kalacak ya da AİHM’ye başvurması gerekecek. AİHM’ye başvurmuş olan Gülizar Tuncer,  Ayten Ünal ve Bahar Leventoğlu’nun yaptığı gibi. Yine de Sevim Akat’ın davası bundan sonra açılacak davalar için bir yol oluşturdu.

İspanya’da kürtaj yasasının geri çekilmesi

Şubat ayında İspanya’da 3 yıldır iktidarda olan sağcı hükümet kürtaj karşıtı bir kanun geçirmek istediklerini açıkladı. Bu kanun ile kürtaj sadece tecavüz ve sağlık sorunları olması durumunda yasal olacaktı. Hâlbuki İspanya’da 1985’den beri kürtaj kanunen serbest. Ayrıca 2010’da sosyalist hükümet, kanunun kapsamını genişleterek kürtajı 14. haftaya kadar yasal kıldı. Sağlık durumu söz konusu ise bu süre 22. haftaya kadar uzayabiliyor. Hükümetin bu kararına karşı Şubat ayında İspanya’da on binlerce kadın sokaklara döküldü. Tüm Kilise bazlı grupların ve sağcı iktidarın baskılarına rağmen Eylül ayında hükümet yasa tasarısını geri çekti. Kadın direnişinin bu başarısından oldukça gocunan Adalet Bakanı Alberto Ruiz-Gallardón ise görevinden istifa etti.

Meltem Avcıl’ın mülteci kadın kampını kapattırma kampanyası

Meltem Avcıl’ın ailesi 2001 yılında, Kürt oldukları için yaşadıkları baskılardan ötürü Maraş – Pazarcık’tan Almanya’ya kaçmışlar. Almanya’dan iltica hakkı alamayınca da İngiltere’ye. Avcıl ve annesi 2007 yılında göçmen bürosu tarafından Bedfordshire’da bulunan Yarl’s Wood kadın mülteci kampına hapsedilmişler. Burada üç ay boyunca yaşadıkları taciz ve işkenceye karşı sessiz kalmamışlar. O dönem 13 yaşında olan Meltem Avcıl, hâkimin “Meltem’in burada olmak istemediğini kanıtlayamazsınız,” demesi üzerine bileklerini kesmek suretiyle intihara dahi teşebbüs etmiş! Annesiyle beraber sınır dışı edilmek üzereyken, bulundukları uçakta isyan çıkartmışlar ve insan hakları derneklerinin de desteğiyle oturum hakkına sahip olmuşlar. Avcıl şu an 20 yaşında, Londra’da yaşıyor, mühendislik okuyor ve kendi yaşadıklarını başka mülteci kadınların yaşamaması için yıllardır mücadele veriyor. 2010’da başlattığı kampanya sayesinde artık bu kampa çocukların alınmasını engelledi. Bu Şubat ayında ise bir imza kampanyası başlattı. Yarl’s Wood kadın mülteci kampının kapatılması için şu ana kadar 50.000 imza toplamış durumda.  Bu kampanya sayesinde konu İngiltere gündeminde yer aldı ve kendisi Liberty İnsan Hakları Örgütü tarafından Liberty İnsan Hakları Ödülünü aldı. Kampanyası başka örgütlerin desteğiyle de büyümeye devam ediyor ve 2015 yılında kampanyayı başarıya ulaştırmayı hedefliyorlar.

Bring Back Our Girls kampanyası

Nijerya’nın Kuzeydoğu’sunda bir İslam devleti kurma hedefinde olan Boko Haram, Nisan ayında 276 kız öğrenciyi kaçırdı. Muhafazakâr zihinleri en çok korkutan şey eğitim gören, görmek isteyen kadınlardır en nihayetinde. Nijerya Eğitim Bakanlığı yapmış olan ve şu an Dünya Bankası Afrika Bölgesi’nin başkan yardımcısı olan Obiageli Ezekwesili sayesinde “Bring Back Our Girls” (Kızlarımızı Geri Getirin) kampanyası başladı. ABD’li kadın yönetmen Ramaa Mosley dayanışma için bir internet sitesi ve Facebook sayfası kurdu. Kısa sürede yayılan kampanyayı Michelle Obama ve Malala Yousafzai de desteklediler, yüz binlerce insan kampanya adına yürüyüşler düzenledi. 276 kızın hepsi evine dönmeden bu kampanyayı başarılı olarak adlandırmak değil; ancak direnişlerinin 256. gününde hâlâ birçok yerde eylem düzenliyorlar.

Carry That Weight

Nisan ayında 23 tane Columbia ve Barnard Üniversiteleri öğrencileri kampüslerde yaşanan ve akademi idaresi tarafından gerekli önlemlerle engellenemeyen tecavüz ve cinsel taciz olaylarıyla ilgili şikâyet dilekçesi imzaladılar. Herhangi bir yaptırım uygulanmadı. Mayıs ayından itibaren çeşitli üniversitelerin mezuniyet törenlerinde öğrenciler keplerine kırmızı bant yapıştırarak, üniversitelerin akademik yönetiminin kampüs tecavüzlerine karşı kurbanı susturma politikasını protesto ettiler. 21 yaşındaki Columbia öğrencisi Emma Sulkowicz 2 yıl önce yurt odasında okul arkadaşı tarafından tecavüze uğramıştı ve aynı kişi hakkında 2 kadın daha şikâyette bulunmuş olmalarına rağmen bu kişiye hiçbir cezai yaptırım uygulanmamıştı. Sulkowicz Eylülayında  “Carry That Weight” (Bu Yükü Taşı) adlı tez projesini başlattı. Tecavüzcüsü ile aynı okulda okumaya devam ettiği sürece, her gün yatak şiltesini dersten derse elinde taşıyacak. Sulkowicz’in bu eylemi ülke çapında yankı uyandırdı; üniversite öğrencileri Sulkowicz’e destek oldular, şiltesini taşımasına yardım ettikleri gibi aynı zamanda rektörlük binasının önüne şikâyet dilekçesi 28’e ulaştığı için 28 tane şilte bırakma eylemi yapıldı. Bu dalga dalga büyüyen protesto eylemlerinin sonuçları: ABD Başkanı Barack Obama bu konuda özel bir birim kurdu. Beyaz Saray’da cinsel şiddeti engelleyebilmek için erkekleri hedefleyecek bir kampanya çalışmaları başlatıldı. Meclis’ten konuyla alakalı yasa tasarıları geçirildi. Kampüs tecavüzleri hakkında eyalet komiteleri kuruldu. Daha önce kapanmış olan kampüs tecavüzleri davaları tekrardan açıldı. Daha ne olsun, değil mi?

Kadınların Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı işgal eylemi

Temmuz ayında farklı kadın örgütlerine üye olan yaklaşık 50 kadın, kadın cinayetlerine dikkat çekmek adına Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın İstanbul İl Müdürlüğü binasını işgal ettiler. “Cinayeti engelle, boşanmayı değil”, “Meclis toplansın, acil önlem alınsın” sloganlarıyla turnikelerden atlayarak binayı işgal eden kadınlar basın açıklamaları üzerine 20 Temmuz’da kadın ve trans cinayetlerine karşı yapılmış olan yürüyüşe çağrı yaptılar. Hem işgal, hem de sosyal medyada başlattıkları #KadınKatliamıVar eylemleri sayesinde yürüyüş çağrısı çok daha fazla duyuldu ve 20 Temmuz günü İstanbul, Van, İzmir, Bursa ve Ankara’da yüzlerce kadının katılımıyla eş zamanlı olarak yürüyüş yapıldı.

#DirenKahkaha

Temmuz ayında Bülent Arınç’ın “Kadın herkesin içerisinde kahkaha atmayacak” söylemi kadınlardan büyük tepki topladı. Bülent Arınç’ın bu söylemini “komik” bulan kadınlar kahkaha attıkları fotoğraflarını #DirenKahkaha hashtag’i eşliğinde sosyal medya hesaplarında paylaştılar. Uluslararası basında da ilgi gören eyleme Birleşmiş Milletler Kadın birimi Küresel İyi Niyet Elçisi Emma Watson da katıldı. Gelen tepkiler üzerine Bülent Arınç, “Sadece kadınlar kahkaha atmasın dediysem akıl dışı bir iş yapmışımdır,” diyerek açıklama yapmak durumunda kaldı. Hoş, bu sefer yaptığı açıklamada da başka bir saldırıda bulunarak tatile çıkıp, direk dansı yapan kadınları kınadığını dile getirdi. Kadın Cinayetlerini Durduracağız platformu, CHP Milletvekilleri Melda Onur, Mahmut Tanal ve Aylin Nazlıkaya’nın da desteğiyle Bülent Arınç hakkında suç duyurusunda bulundu. Ancak ne yazık ki suç duyurusu savcılık tarafından “ifade özgürlüğü” kapsamında reddedildi.

Kadın cinayetlerine karşı yürüyüş

Daha önce yazmış olduğum yazıdan haklarında detaylıca bilgiye sahip olabileceğiniz Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu,Ağustos ayında kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddete karşı 5 temel talep için bir yürüyüş düzenledi. Aralarında katledilen kadınların ailelerin, milletvekillerinin ve sanatçıların da bulunduğu yüzlerce kadının yürüdüğü eylemde, platform temel taleplerini basın açıklaması ile duyurdu. Platform katılımcı kitlesini büyütmek ve tüm kadınların sesini duyurabilmek adına Kasımayında “Kadın Konferansı” düzenledi. Platform 2014 yılında birçok kadın cinayeti davasını takip ederek, cinayeti işleyen erkeklerin indirim almadan ceza alması adına aktif rol oynadı.

#WhyIStayed

Eylül ayında Baltimore Ravens oyuncusu Ray Rice’ın, nişanlısı Janay Palmer’a asansörde yumruk atarak bayılttığı video internete sızdı. Oysa Rice ile Palmer bu videonun çekildiği tarihten sonra evlenmişlerdi. Bu videoyu izleyen binlerce kadın, şiddete uğramalarına rağmen eşlerinden, sevgililerinden neden ayrılamadıklarını anlatarak #WhyIStayed hashtag’ini başlattılar. Erkek şiddetine maruz kalmış birçok kadının, kamusal alanda, açıkça bundan bahsettikleri ve hep birlikte konuşabildikleri bir dayanışma anıydı bu.

HeForShe kampanyası

Daha önce başka bir yazımda bahsetmiş olduğum, Birleşmiş Milletler Kadın Birimi’nin “KadınİçinErkek” kampanyası Eylülayında Küresel İyi Niyet Elçisi Emma Watson tarafından tanıtıldı. Cinsiyet eşitsizliğinin aynı zamanda bir erkek sorunu olduğunu ve bu nedenle erkeklerin de harekete geçmesi gerektiğini belirten kampanyanın hedefi, 1 yılda toplamda 1 milyar erkeğin bu farkındalık kampanyası için aktif çalışmasını sağlamak. Şu an dünya çapında 202 bin erkek kampanyaya katılmış durumda. Emma Watson bu kampanyayı yayma görevini üstlendiği için çok fazla tehdit ve saldırıya maruz kaldı ancak hedefine doğru ilerlemeye devam ediyor!

Kadınlar Suruç’a gidiyor

Ekim ayında bayramı Kobanê ve Şengalli kadınlarla dayanışmayla geçirmek amaçlı Barış için Kadın Girişimi (BİKG) Suruç’a gitme çağrısında bulundu. Aralarında Anarşist Kadınlar, Sosyalist Feminist Kolektifi, Barış Anneleri, HDP, HDK Kadın Meclisleri ve Demokratik Özgür Kadın Hareketi’nin de bulunduğu kadın grubu bayramı Suruç’ta geçirdiler. Birçoğu hâlâ orada dayanışmaya destek oluyor. Kasım ayındaysa BİKG “Paylaşmaya Ben de Varım” kampanyasını başlatarak Suruç’taki kadın ve çocukların ihtiyaçlarının listesini yayınladılar. Bu ihtiyaçların teminini sağlamak için yardım kampanyasını düzenlediler. Esenyalı Kadın Dayanışma Derneği, Gülsuyu – Gülensu Kadın Dayanışma Evi ve Kocaeli Ekmek ve Gül Kadın Derneği 2 aydır yürüttükleri “Kız Kardeşlik Köprüsü” kampanyasını faaliyete geçirerek Aralıkayında Suruç’a doğru yola çıktılar. Kadın dayanışması savaştan kaçmış kadınları yalnız bırakmıyor!

Malala Yousafzai’nin Nobel Barış Ödülü’nü alması

Malala Yousafzai 2009 yılında, Pakistan’da Taliban’ın kız çocukların eğitimine karşı geliştirdiği uygulamalar hakkında yazdıkları ve röportajlarıyla tanınmış, henüz 11 yaşında olan bir kız çocuğuydu. 2012 yılında, bilinirliliği iyice artmış, sesi daha çok çıkmaya başlamıştı. Bu sebeple Taliban tarafından vuruldu ve suikasttan sağ olarak kurtuldu. Yousafzai şu an 17 yaşında bir insan hakları aktivisti, kız çocuklarının eğitim hakkı için mücadele veriyor ve yaşadıklarını yazdığı bir kitabı var. Ekim ayında Nobel Barış Ödülü kendisine verildi. 113 yıldır verilmekte olan bu ödülü almış olan kadın sayısı, bu yıl Yousafzai’nin de dâhil olmasıyla 16 oldu.

#TakeDownJulienBlanc

Kasım ayında ABD’de yaşayan Jennifer Li’nin tek başına başlattığı “basit” bir Twitter eylemi, mizojini para kaynağı haline getirmiş olan Julien Blanc’in sonu oldu! Daha önceki bir yazımda detaylıca yazdığım bu eylemde Jennifer Li, kadınları aşağılamak üzerine erkeklere flört eğitimi veren Julien Blanc’i ifşa etti. Eylemi kısa sürede viral oldu ve Blanc’in seminer vereceği oteller sırasıyla seminerleri iptal ettiler. Sanal olarak başlayan bu eylem o denli destekçi kazandı ki, konu artık devlet görevlilerini ilgilendirecek boyuta ulaştı. Jennifer Li’nin tek başına başlattığı bir eylem sayesinde, Blanc’in 4 farklı ülkede seminer vermesi yasaklandı ve 9 farklı ülkedeyse yasaklama çağrıları devam ediyor.

Macaristan’da “sürtük” yürüyüşü

Kasım ayında Macaristan Polis Departmanı televizyonlarda “tecavüz farkındalığı” amaçlı kamu spotu olarak kullanılmak üzere bir video yayınladı. Videoda içki içen, “provokatif” giyinen, gece arkadaşlarıyla eğlenmek için dans etmeye giden kadınların gecenin sonunda tecavüze uğradıkları gösteriliyordu. Video şu cümleyle bitiyordu: “Sorumlu olan sensin. Bu konuda bir şey yapabilirsin.” Tecavüzü kadının davranışları, giyinişi ve yaşam tarzı ile bir kadın suçu olarak gösteren bu video aynı zamanda devlet okullarında derslerde gösterilmek üzere de hazırlanmıştı. Bu videoya karşı yüzlerce kadın Budapeşte’de, daha önce başka ülkelerde de gerçekleştirilmiş olan, “sürtük” yürüyüşü düzenlediler. Gelen tepkiler sonucu hükümet videonun okullarda gösterilmeyeceğini açıkladı. Aralık ayında videonun televizyonlardan kaldırılması için imza kampanyası başlatıldı ve Avrupa Polis Ofisi’ne başvuruldu.

***

2014 yılından derlediğim 15 farklı sivil kadın hareketi. Hiçbiri bir diğeriyle karşılaştırılamaz; fakat hepsi bir ortak direnişin parçası. Bu kadın eylemleri ve kazanımları yukarıda sıraladıklarımdan ibaret değil elbette! Değinmediğim ya da haberdar olmadığım daha nicesi var!

Dünyanın hiçbir ülkesinde kadın-erkek eşitliği tam olarak sağlanamamışken, kadınlar yeryüzünde sistematik olarak erkek şiddeti ile taciz ediliyor, tecavüze uğruyor ve katlediliyorken, kadınlar için sosyo-ekonomik anlamda fırsat eşitliği hâlâ sağlanamamışken, feminizmden bahsetmek, desteklemek ve yüceltmek her kadının birincil görevi olmalı!

Bu yazıdaki kazanımların daha nicesinin kazanılacağı, daha nice kadının “erkek” kulvarında öncül geleceği, kadının ve kadın dayanışmasının sesini daha çok duyuracağı bir 2015 yılı geçirebilmek dileğiyle!

(Bu yazı aynı zamanda T24 ve Sendika.org‘da yayınlanmıştır.)

3. sayfadaki kadın cinayetlerini, manşete bildiriyorum

23/12/2014

“Eskişehir’de sevgilisinin kıskançlık krizi sonucu bıçakladığı 15 yaşındaki Ö.G. ağır yaralandı.”

“Erzurum’da kız kardeşleri 23 yaşındaki H.B.’ye tecavüz ettikleri iddiasıyla 27 yaşındaki M.B. ile 29 yaşındaki ağabeyi imam A.B.’nin tutuksuz olarak yargılanmalarına devam edildi.”

 “Mersin’de öğretmen İ.Ö. boşandığı anaokulu öğretmeni eşi Y.Ç.’yi okul çıkışında boğazını keserek öldürdü.”

Bunlar 2014 yılında Türkiye’de basına yansıyan erkek şiddeti vakalarının sadece birkaçı. Bir paragrafla, belki yanında bir vesikalıkla, isimlerinin sadece baş harfleriyle, gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde, erkek şiddetiyle hayatlarına kast edilen kadınların hikâyeleri. Üçüncü sayfada yer alan vahşet haberleri arasında eritilerek sunulan, çoğu zaman gözümüzün önünde yer almasına dahi tahammül edemediğimizden okumadığımız, “her gün olan şeyler bunlar” diyerek kanıksadığımız şiddet gören kadınların hikâyeleri.

Tacize ve tecavüze uğrayan, erkek şiddetiyle öldürülen bu kadınların hikâyeleri 3. sayfada genel vahşet haberleri arasında eritiliyor. Bu yaşanan kanıksama durumu içerisinde konunun ehemmiyetinin ne kadar farkında olabiliyoruz? Bu kadınlardan biri belki bir tanıdığımız, hatta biz olabilirdik; ancak bunu kabullenmek istemiyoruz. Neden?

Çünkü zannediyoruz ki bu kadınlar sosyo-ekonomik statülerinden dolayı bu vahşeti yaşadılar. Zannediyoruz ki bu kadınlar “bilinçsiz” olduklarından ötürü şiddete maruz kaldılar. Zannediyoruz ki biz, bu kadınlardan biri olamayız. Bu kadınlardan biri olabilmek için eğitimsiz, kültürsüz, işsiz, orta sınıfın ego tatmini olarak kullandığı “cahil” kelimesiyle nitelendirdiği kadınlardan biri olmamız gerekir. Öyle mi?

Kadının eğitim görmesi, çalışarak kendi ayakları üzerinde durabilmesi elbette ki erkek şiddetine karşı duruşunu kuvvetlendirir ve tabii ki kadına yönelik şiddet, istatistikî olarak sosyo-ekonomik statünün düşmesi ile artar. Ancak bu sorunu bir sınıf algısı olarak kanıksamak, bu sorunun çözülmesine yardımcı oluyor mu?

Bu algıya sahip olmamızın tek sebebi sınıf bilinci mi? Yoksa kadına yönelik şiddette bu sınıf algısına katkıda bulunan, başa gelen her hükümetin bütçe harcadığı algı yani medya yönetimi mi? Yoksa (hükümeti de geçiriyorum) erkek egemen topluma yönelik ilgi çekecek haber üretme derdinde olan medyanın dili mi?

Bianet kaynağına göre Türkiye’de 2014’ün ilk 10 ayında erkekler 235 kadını öldürdü, 88 kadın ve kız çocuğuna tecavüz etti, 499 kadına şiddet uyguladı ve 75 kadın ve kız çocuğuna cinsel tacizde bulundu. Bunlar resmi rakamlar, bir de gayri resmi olanları düşünün. Korkan, utanan, kendini savunma cesaretini bulamayan kadınların vakalarını. Polise gittiğinde “kocandır, sever de döver de” diyerek evine yollanan, şikâyetleri raporlanmayan kadınların vakalarını.

2014 yılının ilk 10 ayında erkek şiddetinden “resmi olarak” zarar gören 897 kadından bahsediyoruz. Hiçbir katliamı, soykırımı bir diğeriyle karşılaştıracak cüretim yok. Ancak 10 ayda 897 tane kadının “kurban” olması sizce de oldukça yüksek bir rakam değil mi? Katliamı tanımlayan, katledilişin aynı yer ve zamanda gerçekleşiyor olması mı sadece? 10 ayda 897 tane kadının erkek şiddetine maruz kalması “manşet” niteliği taşımıyor mu?

Kadına karşı şiddeti, demografik ve ekonomik sınıf sorunu gibi sunan, erkek öznesini çoğu zaman yok sayan, kadının uğradığı şiddeti kadının suçuymuş gibi “kocasını aldattı, öldürüldü” ya da “kıskançlıktan cinnet geçiren katil koca” gibi cümlelerle habere taşıyan dilde, sizce de bir sorun yok mu? Yani ben “cinnet” geçirerek kadın katliamına sebebiyet veren herhangi birini vursam, bıçaklasam, işlemiş olduğum cinayet “cinnetten” mi sayılacak? “Tahrik indirimi” alabilecek miyim?

“Eskişehir 1. Ağır Ceza Mahkemesi, sağlık raporları, tehdit mesajları ve tanık ifadelerine rağmen yıllarca akrabasına tecavüz eden sanık hakkında beraat kararı verdi.” 8 Aralık tarihli, Milliyet Gazetesi’nde yer alan Kemal Göktaş haberi. Şu an 20 yaşında olan “mağdur çocuğa” kuzeni 13 yaşından itibaren 7 yıl boyunca tecavüz etmiş! Tecavüz eden S.B. kendi eşini bile ilaç içirip, tecavüz edip, hamile bırakarak evlenmeye zorlamış. Eşi boşanma davası açmış ve ne adını ne de adının baş harflerini bildiğimiz “mağdur çocuk”un yanında yer alıyor. Hatta dava sırasında S.B tarafından tacize uğrayan başka bir kadın da beyanda bulunuyor. Ancak üç kadının da beyanı esas alınmıyor, sağlık raporları kanıttan sayılmıyor, tehdit için gönderilen mesajlar, CD’ler yok sayılıyor ve S.B tecavüzden beraat ediyor. Burada da bitmiyor dava. Sanık (yani S.B. ) “suçsuz” olduğu bir davada kendisini avukatla savunmak zorunda kaldığı için Adalet Bakanlığı bütçesinden kendisine 3 bin TL avukatlık ücreti ödenmesi kararlaştırılıyor.

Bu haberi Kemal Göktaş’tan başka yazan yok. Milliyet’de yayınlanan bu haber, başka mecralarda Milliyet kaynağı ile yayınlandı sadece. Yahu! Hadi diyelim bir tecavüzcünün beraatı ana haber konusu değil; vatandaşın ödediği vergiler ile Adalet Bakanlığı hazinesinden bir tecavüzcünün avukat masrafları karşılandı! Bu da manşet değeri taşımıyor, öyle mi?

Belki hatırlarsınız, 2011’de Fatih Altaylı eşi İbrahim Etik tarafından sırtından bıçaklanarak öldürülen Şefika Etik’in cesedinin fotoğrafını Habertürk gazetesinde sürmanşetten vermişti. Bir kadın cinayetinin gazetenin ilk sayfasında tüm gerçekliğiyle gözümüze sokulduğu nadir zamanlardan biriydi. Tabii ki Fatih Altaylı’yı savunacak değilim; o fotoğrafta yanlış çok şey var çünkü. Ancak bir sorum var: kanlar içerisinde, erkek şiddeti ile katledilmiş kadınların cesetlerinden önce hikâyeleri, kim oldukları, neden öldürüldükleri, davalardaki adaletsizlikler, uygulanmayan koruma kararları, haksız indirimler ve daha nicesi medyada ne zaman ana haber niteliği taşıyacak?

Diyeceksiniz ki Türkiye’de bağımsız ve yansız bir medya mı var? Misal 2014 Basın Özgürlüğü Endeksine göre Türkiye 180 ülke arasından 154. sırada. Bu yeni bir tablo da değil ayrıca. Yine de ortada bu kadar net bir gerçek varken, işlenen kadın katliamlarına karşı sessiz kalan, bu konuyu detaylıca işlemeyen, ataerkil dille katliamları olağanlaştıran medyaya eleştiri hakkımız da mı yok?

Mesela Kanal D, Cüneyt Özdemir’in sunduğu ana haber bülteninde kadın cinayetleri dosyalarını incelemeye başladı geçen hafta.  Her gün farklı bir bakış açısıyla ilerleyen programda, katledilen kadınların yakınları ile yapılan röportajlardan, uzman görüşlerine, devletin bu konudaki hata ve eksiklerine kadar anlatıldı. İstenilince yapılıyormuş değil mi?

Ben 3. sayfadayım. Sınıfıma, algıma, hatta kadınlığıma bakmadan, sadece adının baş harflerinden oluşan kadınların yanındayım. Ve bağımsız olduğunu, yandaş olmadığını, cesur olduğunu iddia eden ana akım medya kuruluşlarına soruyorum: “Kadın katliamlarını ne zaman ana gündeme taşımayı düşünüyorsunuz?”

(Bu yazı aynı zamanda T24‘de yayınlanmıştır.)

Medeni cesaretinin bedelini, hayatıyla ödedi: Tuğçe Albayrak

04/12/2014

Kendinizi şu senaryonun içerisinde hayal etmenizi rica ediyorum. Bir restoranda yemek yiyorsunuz, tuvalete indiniz ve kadınlar tuvaletinden çığlıklar geldiğini duyuyorsunuz. Kapıyı açtınız ve içeride bir erkeğin, bir kadını taciz ettiğini görüyorsunuz. Ne yaparsınız?

Bu sorunun yüzlerce farklı cevabı olabilir. Birçoğunun da “tuvalete girer, o adama saldırır ve kadını kurtarırdım” diyeceğine eminim. Ancak çoğu insan böyle durumlarda ne yapacağını bilemiyor. Korku, panik, şaşkınlık, tedirginlik… Bu hislerin hepsi birbirini takip edebiliyor. Haliyle harekete geçecek olduğunu iddia etmek tam olarak gerçekliği yansıtmıyor.

Tuğçe Albayrak. Almanya’da Offenbach şehrinde yaşayan 22 yaşında genç bir kadındı. 15 Kasım günü arkadaşlarıyla McDonald’s’a gidiyor ve yemekten önce aşağı indiğinde kadınlar tuvaletinden çığlıklar geldiğini duyuyor. İçeri baktığında biri 16 diğeriyse 13 yaşında olan iki kızı taciz eden 3 tane erkekle karşılaşıyor. Hemen olaya müdahale ediyor ve kızları kurtarıyor. Restoran görevlilerinin de olaya müdahil olmasıyla saldırganlar dışarı çıkartılıyor.

Tuğçe Albayrak

Tuğçe Albayrak

Olay sonrası Tuğçe arkadaşlarıyla beraber yemek yiyor ve dışarı çıkıyor. Ancak saldırganlar otoparkta onu bekliyorlar. Neredeyse 20 kişinin arasında; saldırganlardan Sanel M. Tuğçe’ye yumruk atıyor ve başına sert bir cisimle vuruyor. Tuğçe darbe sonrası betona yığılıyor.

Bu olay akabinde beyin kanaması geçiren Tuğçe 2 hafta komada kaldı ve sonrasında beyin ölümü gerçekleşti. Tuğçe’nin hayatla bağlantısı 23 yaşına bastığı gün, yani 28 Kasım günü kesildi.

Tuğçe’nin hastaneye yatırıldığı günden itibaren Almanya’nın farklı şehirlerinde Tuğçe için dayanışma eylemleri düzenlendi. Bu süre zarfında yakalanan saldırgan Sanel M. suçunu itiraf etti ve şu an mahkemeyi bekliyor. Tuğçe’nin ölümünden sonra babası yaptığı basın açıklamasında saldırıya uğrayan kızları ifade vermeye çağırdı. Bu kızların çağrı üzerine polise gittikleri bilgisi var; ancak ifadeleri hakkında henüz bilgi paylaşılmadı. Aile hem saldırgandan, hem de gerekli güvenliği sağlamayan McDonald’s görevlilerinden şikâyetçi.

Suçlular cezalarını çekmeli, Tuğçe’nin uğruna öldüğü kızlar da ifade vermeli, evet. Hukuksal anlamda tüm bu süreçlerin takip edilmesi elbette ki gerekli; ancak tüm bunlar gerçeği değiştirmiyor. Tuğçe artık yok!

Merak ediyorum; kadınların taciz, şiddet ve mizojin (kadın düşmanlığı) konusundaki şikâyetlerinin kabul görülebilir hâle gelmesi için illa ki bir kadının ölmesi mi gerekiyor? Kadınlar ölmeden bu konular ciddi bir düzlemde ele alınamayacak mı?

Tacize veya şiddete uğradığımızda, eğer ki kurtulmayı başardıysak; önce bunu kanıtlamamız gerekiyor. Kanıtlamamız da yetmiyor, sonra bunu hak edip hak etmediğimizin ataerkil zihinler tarafından onay görmesi gerekiyor. Ne giyiyorduk, yalnız mıydık, olmamamız gereken bir yerde miydik, söylemememiz gereken bir şeyi mi söyledik, “tahrik” mi ettik, “teşvik” mi ettik, bunların hepsi teker teker sorgulanıyor. Bu ataerkil zihin öyle yerleşmiş ki; hem kadında hem erkekte bunu gözlemlemek mümkün!

Mesela iki hafta kadar önce şarkıcı Nil Burak’ın oğlu Cemre Burak hakkında, bar çıkışı Eda K’ye yumruk attığı için suç duyurusunda bulunuldu. Tahmin edin, Nil Burak’ın bu konu hakkındaki savunması ne? “Benim oğlum da erkek ve delikanlı biri, sinirlenmiş. 22 yaşındaki bir genç kızın gece kulüplerinde her gece ne işi olabilir?” Bu avunma tamamen Eda’nın orada olmaması gerektiği için ve “delikanlı” birini “tahrik” ettiği için o yumruğu hak ettiği üzerine! Bu dursun bi’ kenarda, diyelim ki Eda o yumrukla yere düştü, kaldırıma başını çarptı ve beyin kanaması geçirip öldü, Nil Burak yine aynı açıklamayı yapabilecek miydi? Bu tarz ataerkil savunmalar kadın ölmediği müddetçe geçerli mi?

Kadına şiddet, her boyutta ve düzlemde sürekliliğini koruyor. Ataerkil algıyla kadınlar sahiplenilmesi gereken bir mal olarak görülmeye devam ettikçe, erkekler de bu algıyı kendi mantık çerçevelerinde şekillendiriyorlar. Kadını bir mal olarak gören zihin, itaat etmeyen kadını cezalandırma yetkisini de kendisinde görebiliyor! Tuğçe Albayrak da bu işleyen düzene karşı geldiği için, o erkeklerin taciz ederek haz alma yetkilerine karşı meydan okuma cüretini gösterdiği için erkek şiddetiyle katledildi!

Tuğçe’nin yapabildiğini kaçımız yapabilir? Çok değil daha 1 ay önce İsveç’te gerçekleşen bir sosyal deneyin videosunu** izledim. Deney gereği, asansörde bir erkek, kız arkadaşına hem fiziksel hem de sözsel şiddet uyguluyor. Deney sırasında asansöre binen insan sayısı 53. Bu kavgaya sadece 1 (yazıyla bir) kişi müdahale ediyor. Geri kalan herkes ya arkasını dönüyor, ya telefonuna bakıyor, ya da hemen inmek için düğmelere basıyor. Bu kişilerden bir kadının söylemi durumu o kadar net özetliyor ki aslında: “Ben de buradayım farkında mısınız? Lütfen önce benim inmeme izin verin.” Çok dürüstçe bir cevap; çünkü şiddetin ne olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz. Görünce anlamamak imkânsız. Ancak görmek istemiyoruz. Gözümüzün önünde olmasını tercih etmiyoruz. Müdahale etmek istemiyoruz. Kaçmayı, yok saymayı, olmuyormuş gibi davranmayı tercih ediyoruz! Bu deney İsveç’te gerçekleşiyor bir de! Kadın hakları konusunda Dünya’da 4. sırada olan ülkede!

Tekrar soruyorum, Tuğçe’nin yapabildiğini kaçımız yapabilir? Kaçımız o müdahalede yaralanma, tecavüze uğrama, öldürülme riskinin olduğunu bile bile, harekete geçme cesaretini gösterebilir? Kimse kimse için canını feda etmek durumunda değil elbet; ancak erkek şiddeti gibi dünya düzeninin öncelikli sorunlarından birine karşı yüzümüzü diğer tarafa döndüğümüzde, bu sorun ortadan kalkacak mı?

Tuğçe Albayrak birçoğumuzun sergileyemeyeceği bir kahramanlık örneği sergiledi. Almanya’da kendisine Federal Liyakat Nişanı verilmesi için change.org sitesinden bir imza kampanyası başlatıldı. Nişanı verme yetkisine sahip olan Cumhurbaşkanı Joachim Gauck, 100 binin üzerinde imza toplayan bu talebin incelemeye alındığını belirtti. Dün, 3 Aralık günü, Tuğçe’nin cenaze törenine binlerce insan katıldı.

Tuğçe’ye bu nişanın verilecek olmasının, toplumdan aldığı bu büyük desteğin değeri büyük; çünkü Tuğçe bir kahraman. Ancak Tuğçe kadın bir kahraman olduğu için bu sistem onun yaşamasına izin vermedi, bunu asla unutmamak gerekiyor! Tuğçe gibi milyonlarca kahraman kadın var yeryüzünde. Bu kadınlar için, kendimiz için ve en önemlisi eşit düzlemde adalet için bu sisteme karşı harekete geçmek hepimizin görevi değil mi?

**Bahsettiğim sosyal deneyin videosunu buradan izleyebilirsiniz.