Sorun ‘dikkat çekecek kadar seksi’ olmamız değil, kadının varlığı ile dağılan dikkatiniz!

11/06/2015

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir bilim insanı yaşarmış İngiltere’de. Bu bilim insanın adı Tim Hunt’mış, 2001 yılında hücre bölünmesini kontrol eden protein molekülleri bularak kanser tedavisinin gelişimine büyük katkıda bulunmuş ve Nobel ödülünü almaya layık görülmüş. Kendisini tebrik ediyoruz.

Dünya Bilim Gazetecileri Konferansı bu yıl Güney Kore’de düzenleniyor. Bilime büyük katkısı olan bu bilim insanını da çağırmışlar elbette konferansa. 8 Haziran günü Güney Koreli Bilim Kadınlarının ve Kadın Mühendislerinin sponsor olduğu öğle yemeğinde, hayatının büyük çoğunluğunu bilime adayan ve şu an 72 yaşında olan sevgili Tim Hunt yıllardır içine dert olan büyük bir sorununu dile getirme kararı almış:

“Benim kadınlarla ilgili bir sorunum var… Onlara âşık oluyorsunuz, onlar da size âşık oluyorlar ve onları eleştirdiğiniz zaman, ağlıyorlar. Bilim insanları cinsiyetlere göre ayrılan laboratuvarlarda çalışmalılar; ben kadınların yolunda durmak istemiyorum.”

Bu cümlenin kabul görebileceği hiçbir yer olmadığı gibi, kurulabileceği birçok yer vardır. Peki, bu cümleyi kura kurakadınlar yemeğinde kurmak!? Tam bir bilim “adamı” zekâsı örneği. Kendisini tebrik ediyoruz.

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, eğitim hakkını erkeklerden yüzlerce yıl sonra elde edebilmiş, bilime ne haddine ki merak salabilmiş kadınlar yaşarmış şu ataerkil düzende. Eyvah ki ne eyvah, bu kadınlar, erkeklerle aynı laboratuvarda çalışma cüretini göstermişler.

Canım kadınlar, görüyorsunuz ki, sırf varlığımız bile erkekler için dikkat dağıtıcı bir sebep! Kendimize âşık ediyor, âşık oluyor, onları dünyayı kurtarmaktan alıkoyuyoruz. Ah bir de çok duygusalız ya hu! Hemen ağlayıveriyoruz. Eleştiriye tahammülsüzlüğümüz yüzünden bilime engel oluyoruz. Biz ağlamasak paralel evrende yeni bir gezegende hayat bile kurulmuştu şimdi. Hep bu kadınlar yüzünden! Ah be ya!

zoe            FullSizeRender (1)

Yani diyor ki, kadınlar, sadece kadın oldukları için duyguları kışkırtıyorlar. Kışkırtmakla kalmıyorlar bir de duygularını gösteriyorlar!

Kadınlar, mini etek giydikleri için, erkekleri tahrik ediyorlar, tahrik etmekle kalmıyorlar, cinselliklerini göstererek tecavüze yol açıyorlar!

Bu iki mantık arasındaki paralelliği göremeyen biriyle sanmıyorum ki feminizm üzerine oturup konuşabilelim. Tecavüz de, iş sahibi olmak da, laboratuvarda çalışmak da, her şey, hep kadınların suçu! Bilim yapmak bile kadınların suçu, vay halimize.

Tim Hunt beyimiz iyi biliyordur muhtemelen Marie Sklodowska-Curie’nin hikâyesini; ama eminim atladığı yerler vardır. Polonya doğumlu fizik ve kimyacı olan Marie Sklodowska-Curie, radyoaktivite çalışmalarındaki keşifleri ile ünlü bir bilimcidir. Nobel ödülünü kazanan ilk, ödülü iki defa kazanan ilk ve tek kadın olmakla beraber, farklı bilim dallarında iki farklı Nobel sahibi olan ilk insandır. Marie Sklodowska-Curie’nin tüm bu başarılara imza atarken araştırmalarını eşi Pierre Curie ile beraber yaptığını bilir mi mesela Tim Hunt? Bilir mi acaba Marie Sklodowska-Curie, Sorbonne mezunu olmasına rağmen, kadın olduğu için profesör olamazken, Sorbonne’da profesör olan eşinin vefatı sonucu görevini devraldığını ve Sorbonne’da profesörlük yapan ilk kadın olduğunu? Bir aşk, bir kadın ve erkek, iki de çocuk, bilimde dikkatleri dağılmadan efsanevi başarılara imza atmışlar. Sevgili Tim Hunt’ı “yok artık!” derken duyar gibiyim…

Tim Hunt beyimiz iyi biliyordur muhtemelen Lise Meitner’in hikâyesini; ama eminim atladığı yerler vardır. Avusturyalı, radyoaktivite ve nükleer fizik üzerinde çalışan bilim insanı Lise Meitner’in erkek iş arkadaşlarıyla yaptığı nükleer fisyon çalışması 1938 Nobel almıştır. Ancak Lise Meitner alamamıştır? Neden? Çünkü kadın olduğu için bu çalışmaya olan katkısı yok sayılmıştır ve bu gerçek ancak 1997 yılında ortaya çıkabilmiştir. Bu gerçeğin ortaya çıkmasından sonra yapılan düzeltme: 109. elementin artık kendisinin adına ithafen meitnerium olarak adlandırılması. Kadınlar ağlıyorlar sevgili Tim Hunt haklısınız, ağlamaktan hiç de utanmıyorlar, kadın oldukları için değil, duygularını maço erkekler gibi gizlemekten çekinmedikleri için ağlıyorlar; ancak tüm emeği erkek iş arkadaşları tarafından çalınan Lise Meitner hiç ağlamadı, bunu da bilesiniz!

Sorun bizim “dikkat çekecek kadar seksi” olmamızda değil sevgili Tim Hunt, sorun sizin bir kadının varlığı ile dağılabilecek kadar eksik olan dikkat probleminizde. Bilim “adamı”sınız en nihayetinde, dikkat dağınıklığınıza sebebiyet veren cinsiyetçiliğinizi de bir araştırsanız artık diyorum, ne dersiniz?

(Bu yazı aynı zamanda T24‘de yayınlanmıştır.)

Advertisements

Kadınların 2014’e damga vurduğu anlar

Aslında her yılsonu belli bir tema üzerinden hazırlanan derlemeleri biraz magazinsel bulduğumu belirtmem gerek. Ancak hiçbir yılın olmadığı gibi, 2014 de kadınlar için kolay bir yıl değildi. Kadın direnişi ve dayanışması her geçen gün artarak güçleniyorken, 2014 yılında ana akım medyada iz bırakan ve benim gözüme çarpan kadın hareketlerinden bir derleme oluşturmak istedim.

İnternette, sokakta, basında, okulda, mecliste, devlet binalarında, nerede olduğu fark etmez; kadınlar ses çıkarmaya, harekete geçmeye ve örgütlenmeye devam ediyorlar. Hepsinin şiddeti ve etkisi birbirinden farklı; fakat hepsinin ortak bir noktası var: kadın kaynaklı olmaları!

***

YPJ kadınları

Daha önce başka bir yazımda da övgüyle bahsettiğim, Ortadoğu’nun cesur kadınları! İlk olarak onlardan bahsetmek istiyorum ve onları ayrı tutmak istiyorum; çünkü yaşam haklarını korumak için verdikleri silahlı mücadele, birçoğunun cesaret edemeyeceği nitelikte. Eylül ayından beri, DAİŞ gibi Ortadoğu’da Sünni olmayan istisnasız herkese kan kusturan, esir aldıkları kadınlar için “kullanma kılavuzu” bile hazırlamış olan bir örgüte karşı Kobanê’yi cesurca savunan YPJ yani Kadın Savunma Birliği, direnişleriyle tüm dünyada ses getirdiler! “Kadınlar savaşamaz” söyleminin yalan olduğunu bir kez daha kanıtlamış oldular!

***

Anayasa Mahkemesi’nin kızlık soyadı kararı

Ocak ayında Anayasa Mahkemesi ilk defa evli bir kadının sadece kızlık soyadını kullanmasını kabul etti. Evli Avukat Sevim Akat’ın kızlık soyadını tek başına kullanabilmesine dair açtığı davanın reddedilmesini hak ihlali sayan Anayasa Mahkemesi kararı sayesinde Türkiye’de bir kadın ilk defa AİHM’ye gitmeden kızlık soyadını kullanma hakkını kazandı. Akat’ın mücadelesi tam 7 yıl sürdü aslında ve bu davayı kazanmış olmayı tam olarak başarı saymıyor; çünkü Medeni Kanun’un 187. maddesi hâlâ geçerli. Yani bir kadın evlendikten sonra sadece kızlık soyadını kullanmak istiyorsa ya Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yapmak zorunda kalacak ya da AİHM’ye başvurması gerekecek. AİHM’ye başvurmuş olan Gülizar Tuncer,  Ayten Ünal ve Bahar Leventoğlu’nun yaptığı gibi. Yine de Sevim Akat’ın davası bundan sonra açılacak davalar için bir yol oluşturdu.

İspanya’da kürtaj yasasının geri çekilmesi

Şubat ayında İspanya’da 3 yıldır iktidarda olan sağcı hükümet kürtaj karşıtı bir kanun geçirmek istediklerini açıkladı. Bu kanun ile kürtaj sadece tecavüz ve sağlık sorunları olması durumunda yasal olacaktı. Hâlbuki İspanya’da 1985’den beri kürtaj kanunen serbest. Ayrıca 2010’da sosyalist hükümet, kanunun kapsamını genişleterek kürtajı 14. haftaya kadar yasal kıldı. Sağlık durumu söz konusu ise bu süre 22. haftaya kadar uzayabiliyor. Hükümetin bu kararına karşı Şubat ayında İspanya’da on binlerce kadın sokaklara döküldü. Tüm Kilise bazlı grupların ve sağcı iktidarın baskılarına rağmen Eylül ayında hükümet yasa tasarısını geri çekti. Kadın direnişinin bu başarısından oldukça gocunan Adalet Bakanı Alberto Ruiz-Gallardón ise görevinden istifa etti.

Meltem Avcıl’ın mülteci kadın kampını kapattırma kampanyası

Meltem Avcıl’ın ailesi 2001 yılında, Kürt oldukları için yaşadıkları baskılardan ötürü Maraş – Pazarcık’tan Almanya’ya kaçmışlar. Almanya’dan iltica hakkı alamayınca da İngiltere’ye. Avcıl ve annesi 2007 yılında göçmen bürosu tarafından Bedfordshire’da bulunan Yarl’s Wood kadın mülteci kampına hapsedilmişler. Burada üç ay boyunca yaşadıkları taciz ve işkenceye karşı sessiz kalmamışlar. O dönem 13 yaşında olan Meltem Avcıl, hâkimin “Meltem’in burada olmak istemediğini kanıtlayamazsınız,” demesi üzerine bileklerini kesmek suretiyle intihara dahi teşebbüs etmiş! Annesiyle beraber sınır dışı edilmek üzereyken, bulundukları uçakta isyan çıkartmışlar ve insan hakları derneklerinin de desteğiyle oturum hakkına sahip olmuşlar. Avcıl şu an 20 yaşında, Londra’da yaşıyor, mühendislik okuyor ve kendi yaşadıklarını başka mülteci kadınların yaşamaması için yıllardır mücadele veriyor. 2010’da başlattığı kampanya sayesinde artık bu kampa çocukların alınmasını engelledi. Bu Şubat ayında ise bir imza kampanyası başlattı. Yarl’s Wood kadın mülteci kampının kapatılması için şu ana kadar 50.000 imza toplamış durumda.  Bu kampanya sayesinde konu İngiltere gündeminde yer aldı ve kendisi Liberty İnsan Hakları Örgütü tarafından Liberty İnsan Hakları Ödülünü aldı. Kampanyası başka örgütlerin desteğiyle de büyümeye devam ediyor ve 2015 yılında kampanyayı başarıya ulaştırmayı hedefliyorlar.

Bring Back Our Girls kampanyası

Nijerya’nın Kuzeydoğu’sunda bir İslam devleti kurma hedefinde olan Boko Haram, Nisan ayında 276 kız öğrenciyi kaçırdı. Muhafazakâr zihinleri en çok korkutan şey eğitim gören, görmek isteyen kadınlardır en nihayetinde. Nijerya Eğitim Bakanlığı yapmış olan ve şu an Dünya Bankası Afrika Bölgesi’nin başkan yardımcısı olan Obiageli Ezekwesili sayesinde “Bring Back Our Girls” (Kızlarımızı Geri Getirin) kampanyası başladı. ABD’li kadın yönetmen Ramaa Mosley dayanışma için bir internet sitesi ve Facebook sayfası kurdu. Kısa sürede yayılan kampanyayı Michelle Obama ve Malala Yousafzai de desteklediler, yüz binlerce insan kampanya adına yürüyüşler düzenledi. 276 kızın hepsi evine dönmeden bu kampanyayı başarılı olarak adlandırmak değil; ancak direnişlerinin 256. gününde hâlâ birçok yerde eylem düzenliyorlar.

Carry That Weight

Nisan ayında 23 tane Columbia ve Barnard Üniversiteleri öğrencileri kampüslerde yaşanan ve akademi idaresi tarafından gerekli önlemlerle engellenemeyen tecavüz ve cinsel taciz olaylarıyla ilgili şikâyet dilekçesi imzaladılar. Herhangi bir yaptırım uygulanmadı. Mayıs ayından itibaren çeşitli üniversitelerin mezuniyet törenlerinde öğrenciler keplerine kırmızı bant yapıştırarak, üniversitelerin akademik yönetiminin kampüs tecavüzlerine karşı kurbanı susturma politikasını protesto ettiler. 21 yaşındaki Columbia öğrencisi Emma Sulkowicz 2 yıl önce yurt odasında okul arkadaşı tarafından tecavüze uğramıştı ve aynı kişi hakkında 2 kadın daha şikâyette bulunmuş olmalarına rağmen bu kişiye hiçbir cezai yaptırım uygulanmamıştı. Sulkowicz Eylülayında  “Carry That Weight” (Bu Yükü Taşı) adlı tez projesini başlattı. Tecavüzcüsü ile aynı okulda okumaya devam ettiği sürece, her gün yatak şiltesini dersten derse elinde taşıyacak. Sulkowicz’in bu eylemi ülke çapında yankı uyandırdı; üniversite öğrencileri Sulkowicz’e destek oldular, şiltesini taşımasına yardım ettikleri gibi aynı zamanda rektörlük binasının önüne şikâyet dilekçesi 28’e ulaştığı için 28 tane şilte bırakma eylemi yapıldı. Bu dalga dalga büyüyen protesto eylemlerinin sonuçları: ABD Başkanı Barack Obama bu konuda özel bir birim kurdu. Beyaz Saray’da cinsel şiddeti engelleyebilmek için erkekleri hedefleyecek bir kampanya çalışmaları başlatıldı. Meclis’ten konuyla alakalı yasa tasarıları geçirildi. Kampüs tecavüzleri hakkında eyalet komiteleri kuruldu. Daha önce kapanmış olan kampüs tecavüzleri davaları tekrardan açıldı. Daha ne olsun, değil mi?

Kadınların Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı işgal eylemi

Temmuz ayında farklı kadın örgütlerine üye olan yaklaşık 50 kadın, kadın cinayetlerine dikkat çekmek adına Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın İstanbul İl Müdürlüğü binasını işgal ettiler. “Cinayeti engelle, boşanmayı değil”, “Meclis toplansın, acil önlem alınsın” sloganlarıyla turnikelerden atlayarak binayı işgal eden kadınlar basın açıklamaları üzerine 20 Temmuz’da kadın ve trans cinayetlerine karşı yapılmış olan yürüyüşe çağrı yaptılar. Hem işgal, hem de sosyal medyada başlattıkları #KadınKatliamıVar eylemleri sayesinde yürüyüş çağrısı çok daha fazla duyuldu ve 20 Temmuz günü İstanbul, Van, İzmir, Bursa ve Ankara’da yüzlerce kadının katılımıyla eş zamanlı olarak yürüyüş yapıldı.

#DirenKahkaha

Temmuz ayında Bülent Arınç’ın “Kadın herkesin içerisinde kahkaha atmayacak” söylemi kadınlardan büyük tepki topladı. Bülent Arınç’ın bu söylemini “komik” bulan kadınlar kahkaha attıkları fotoğraflarını #DirenKahkaha hashtag’i eşliğinde sosyal medya hesaplarında paylaştılar. Uluslararası basında da ilgi gören eyleme Birleşmiş Milletler Kadın birimi Küresel İyi Niyet Elçisi Emma Watson da katıldı. Gelen tepkiler üzerine Bülent Arınç, “Sadece kadınlar kahkaha atmasın dediysem akıl dışı bir iş yapmışımdır,” diyerek açıklama yapmak durumunda kaldı. Hoş, bu sefer yaptığı açıklamada da başka bir saldırıda bulunarak tatile çıkıp, direk dansı yapan kadınları kınadığını dile getirdi. Kadın Cinayetlerini Durduracağız platformu, CHP Milletvekilleri Melda Onur, Mahmut Tanal ve Aylin Nazlıkaya’nın da desteğiyle Bülent Arınç hakkında suç duyurusunda bulundu. Ancak ne yazık ki suç duyurusu savcılık tarafından “ifade özgürlüğü” kapsamında reddedildi.

Kadın cinayetlerine karşı yürüyüş

Daha önce yazmış olduğum yazıdan haklarında detaylıca bilgiye sahip olabileceğiniz Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu,Ağustos ayında kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddete karşı 5 temel talep için bir yürüyüş düzenledi. Aralarında katledilen kadınların ailelerin, milletvekillerinin ve sanatçıların da bulunduğu yüzlerce kadının yürüdüğü eylemde, platform temel taleplerini basın açıklaması ile duyurdu. Platform katılımcı kitlesini büyütmek ve tüm kadınların sesini duyurabilmek adına Kasımayında “Kadın Konferansı” düzenledi. Platform 2014 yılında birçok kadın cinayeti davasını takip ederek, cinayeti işleyen erkeklerin indirim almadan ceza alması adına aktif rol oynadı.

#WhyIStayed

Eylül ayında Baltimore Ravens oyuncusu Ray Rice’ın, nişanlısı Janay Palmer’a asansörde yumruk atarak bayılttığı video internete sızdı. Oysa Rice ile Palmer bu videonun çekildiği tarihten sonra evlenmişlerdi. Bu videoyu izleyen binlerce kadın, şiddete uğramalarına rağmen eşlerinden, sevgililerinden neden ayrılamadıklarını anlatarak #WhyIStayed hashtag’ini başlattılar. Erkek şiddetine maruz kalmış birçok kadının, kamusal alanda, açıkça bundan bahsettikleri ve hep birlikte konuşabildikleri bir dayanışma anıydı bu.

HeForShe kampanyası

Daha önce başka bir yazımda bahsetmiş olduğum, Birleşmiş Milletler Kadın Birimi’nin “KadınİçinErkek” kampanyası Eylülayında Küresel İyi Niyet Elçisi Emma Watson tarafından tanıtıldı. Cinsiyet eşitsizliğinin aynı zamanda bir erkek sorunu olduğunu ve bu nedenle erkeklerin de harekete geçmesi gerektiğini belirten kampanyanın hedefi, 1 yılda toplamda 1 milyar erkeğin bu farkındalık kampanyası için aktif çalışmasını sağlamak. Şu an dünya çapında 202 bin erkek kampanyaya katılmış durumda. Emma Watson bu kampanyayı yayma görevini üstlendiği için çok fazla tehdit ve saldırıya maruz kaldı ancak hedefine doğru ilerlemeye devam ediyor!

Kadınlar Suruç’a gidiyor

Ekim ayında bayramı Kobanê ve Şengalli kadınlarla dayanışmayla geçirmek amaçlı Barış için Kadın Girişimi (BİKG) Suruç’a gitme çağrısında bulundu. Aralarında Anarşist Kadınlar, Sosyalist Feminist Kolektifi, Barış Anneleri, HDP, HDK Kadın Meclisleri ve Demokratik Özgür Kadın Hareketi’nin de bulunduğu kadın grubu bayramı Suruç’ta geçirdiler. Birçoğu hâlâ orada dayanışmaya destek oluyor. Kasım ayındaysa BİKG “Paylaşmaya Ben de Varım” kampanyasını başlatarak Suruç’taki kadın ve çocukların ihtiyaçlarının listesini yayınladılar. Bu ihtiyaçların teminini sağlamak için yardım kampanyasını düzenlediler. Esenyalı Kadın Dayanışma Derneği, Gülsuyu – Gülensu Kadın Dayanışma Evi ve Kocaeli Ekmek ve Gül Kadın Derneği 2 aydır yürüttükleri “Kız Kardeşlik Köprüsü” kampanyasını faaliyete geçirerek Aralıkayında Suruç’a doğru yola çıktılar. Kadın dayanışması savaştan kaçmış kadınları yalnız bırakmıyor!

Malala Yousafzai’nin Nobel Barış Ödülü’nü alması

Malala Yousafzai 2009 yılında, Pakistan’da Taliban’ın kız çocukların eğitimine karşı geliştirdiği uygulamalar hakkında yazdıkları ve röportajlarıyla tanınmış, henüz 11 yaşında olan bir kız çocuğuydu. 2012 yılında, bilinirliliği iyice artmış, sesi daha çok çıkmaya başlamıştı. Bu sebeple Taliban tarafından vuruldu ve suikasttan sağ olarak kurtuldu. Yousafzai şu an 17 yaşında bir insan hakları aktivisti, kız çocuklarının eğitim hakkı için mücadele veriyor ve yaşadıklarını yazdığı bir kitabı var. Ekim ayında Nobel Barış Ödülü kendisine verildi. 113 yıldır verilmekte olan bu ödülü almış olan kadın sayısı, bu yıl Yousafzai’nin de dâhil olmasıyla 16 oldu.

#TakeDownJulienBlanc

Kasım ayında ABD’de yaşayan Jennifer Li’nin tek başına başlattığı “basit” bir Twitter eylemi, mizojini para kaynağı haline getirmiş olan Julien Blanc’in sonu oldu! Daha önceki bir yazımda detaylıca yazdığım bu eylemde Jennifer Li, kadınları aşağılamak üzerine erkeklere flört eğitimi veren Julien Blanc’i ifşa etti. Eylemi kısa sürede viral oldu ve Blanc’in seminer vereceği oteller sırasıyla seminerleri iptal ettiler. Sanal olarak başlayan bu eylem o denli destekçi kazandı ki, konu artık devlet görevlilerini ilgilendirecek boyuta ulaştı. Jennifer Li’nin tek başına başlattığı bir eylem sayesinde, Blanc’in 4 farklı ülkede seminer vermesi yasaklandı ve 9 farklı ülkedeyse yasaklama çağrıları devam ediyor.

Macaristan’da “sürtük” yürüyüşü

Kasım ayında Macaristan Polis Departmanı televizyonlarda “tecavüz farkındalığı” amaçlı kamu spotu olarak kullanılmak üzere bir video yayınladı. Videoda içki içen, “provokatif” giyinen, gece arkadaşlarıyla eğlenmek için dans etmeye giden kadınların gecenin sonunda tecavüze uğradıkları gösteriliyordu. Video şu cümleyle bitiyordu: “Sorumlu olan sensin. Bu konuda bir şey yapabilirsin.” Tecavüzü kadının davranışları, giyinişi ve yaşam tarzı ile bir kadın suçu olarak gösteren bu video aynı zamanda devlet okullarında derslerde gösterilmek üzere de hazırlanmıştı. Bu videoya karşı yüzlerce kadın Budapeşte’de, daha önce başka ülkelerde de gerçekleştirilmiş olan, “sürtük” yürüyüşü düzenlediler. Gelen tepkiler sonucu hükümet videonun okullarda gösterilmeyeceğini açıkladı. Aralık ayında videonun televizyonlardan kaldırılması için imza kampanyası başlatıldı ve Avrupa Polis Ofisi’ne başvuruldu.

***

2014 yılından derlediğim 15 farklı sivil kadın hareketi. Hiçbiri bir diğeriyle karşılaştırılamaz; fakat hepsi bir ortak direnişin parçası. Bu kadın eylemleri ve kazanımları yukarıda sıraladıklarımdan ibaret değil elbette! Değinmediğim ya da haberdar olmadığım daha nicesi var!

Dünyanın hiçbir ülkesinde kadın-erkek eşitliği tam olarak sağlanamamışken, kadınlar yeryüzünde sistematik olarak erkek şiddeti ile taciz ediliyor, tecavüze uğruyor ve katlediliyorken, kadınlar için sosyo-ekonomik anlamda fırsat eşitliği hâlâ sağlanamamışken, feminizmden bahsetmek, desteklemek ve yüceltmek her kadının birincil görevi olmalı!

Bu yazıdaki kazanımların daha nicesinin kazanılacağı, daha nice kadının “erkek” kulvarında öncül geleceği, kadının ve kadın dayanışmasının sesini daha çok duyuracağı bir 2015 yılı geçirebilmek dileğiyle!

(Bu yazı aynı zamanda T24 ve Sendika.org‘da yayınlanmıştır.)

Bir diktatörü deviren üç kadın: Mirabal kardeşler

25/11/2014

Rafel Trujillo. Amerika kıtası tarihinin en kanlı diktatörlerinden biri. Askeri darbe ile başa gelmiş, önce halk oylamasıyla devlet başkanlığı yapmış, sonrasındaysa tahtından ayrılmayı reddederek, askeri-politik lider olarak 31 yıl boyunca Dominik Cumhuriyeti’ni yönetmiş bir diktatör.

Yıllarca ABD desteğiyle iktidarda kalmayı başaran Trujillo, iktidarda olduğu dönem boyunca ülkenin “ekonomik gelişimine katkıda bulunduğu için” ve ülkeye “altyapı hizmeti” sağladığı için dönemin burjuva sınıfı tarafından oldukça destek almış. Burjuva sınıfı, ekonomik kaygıları yüzünden bu diktatörün işlediği tüm cinayetlere, ihlal ettiği tüm insan haklarına göz yummuş. Ülke ekonomisinin “gelişimi” yolsuzluğu da beraberinde getirmiş. Bu ekonomik gelişimden faydalanabilenler de sadece Trujillo, yakın ailesi ve ona yakın kalmayı seçen iş adamları olmuş.

Öyle bir lidermiş ki kendisi, ondan “şef” diye bahsediliyormuş. Narsisizmi yüzünden ülkedeki şehirlerin, dağların isimlerini, kendi adıyla değiştirmiş. Kendisine karşıt olan görüşlere tahammülü yokmuş. Ona karşı gelenlerin hepsi ya tutuklanmışlar, ya da “faili meçhul” olarak katledilmişler. Trujillo, diktatörlüğü boyunca 50 bin kişinin ölümünden sorumlu, buna Haitililere karşı gerçekleştirdiği “Parsley” yani Maydanoz Katliamı da dâhil.

Trujillo, rejimine karşı her ayaklanmayı hemen bastırırken, halk arasında gizli örgütler kurulmaya başlanmış.  Bu örgütlerden bir tanesi de “Kelebekler”. Mirabal kardeşler olarak bilinen 3 cesur kadın tarafından kurulmuş. Eşit insan hakları ve demokrasi için kendi canlarını kaybetme pahasına mücadele veren Mirabal kardeşler ve eşleri, Trujillo tarafından terörist ilan edilerek, vatan haini oldukları ve ülkenin bütünlüğüne zarar verecekleri gerekçesiyle defalarca kez tutuklanıp, salıverilmişler. Evlerine, arsalarına devlet tarafından el konulmuş. Trujillo yaptığı bir halk konuşmasında: “ülkenin en büyük iki sorunu Kilise ve Mirabal kardeşlerdir” diyerek onları hedef göstermiş.

Ve geliyoruz bugünü bugün yapan güne, 25 Kasım 1960’a. Trujillo’nun konuşmasından sadece 23 gün sonra, hapishanede olan eşlerini ziyaretten dönen Minerva, Maria ve Patria Mirabal’ın aracının “eli sopalı” Trujillo yandaşları tarafından durdurulduğu güne. Arabadan indirilen 3 kadının, bu yandaşlar tarafından sopalarla dövülerek öldürüldüğü, cesetlerinin arabalarının arkasına konularak bir uçurumdan aşağı itildiği ve bu cinayetin devlet tarafından “trafik kazası” olarak adlandırıldığı güne.

25 Kasım 1960, Dominik Cumhuriyeti tarihinde Trujillo’ya karşı ayaklanmaların başladığı gün. Trujillo öldürttüğü binlerce insan gibi, Mirabal kardeşleri de öldürerek, karşısında duranı yok ederek, bu kadınların başlattığı akımı durdurabileceğini sanmıştır. Ancak bu cinayetten sonra artan ayaklanmalarla beraber, ABD Trujillo rejiminden taraftarlığını geri çekmiş ve 30 Mayıs 1961’de Trujillo bir suikast ile öldürülmüştür. Şubat 1963’de ise Dominik Cumhuriyeti yıllar sonra ilk defa demokratik bir sistemle, oy vererek hükümeti seçmiştir. Mirabal kardeşlerden, o gün o arabada olmadığı için ölmemiş olan Dedé Mirabal ise hayatını bu üç kadının kahramanlık hikâyesini anlatmaya harcamış. Mirabal Kardeşler Vakfını ve Mirabal Kardeşler Müzesini kurmuş. Dedé Mirabal’ın oğlu, eski Başbakan ve şu an Çevre Bakanıyken,  Minerva Mirabal’ın kızıysa milletvekili.

1981’den beri 25 Kasım, kadına karşı şiddetle mücadele etme günü olarak anılıyor. Bugün, kadın dayanışmasının bir kaybı ama aynı zamanda bir kazanımıdır. Dünyanın çeşitli yerlerinde bugün için eylemler, yürüyüşler ve kongreler düzenliyor. 1999’da ise Birleşmiş Milletler bugünü resmi olarak “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslar Arası Mücadele Günü” ilan etmiştir.

Dikta rejimi, tarihin her döneminde ve dünyanın her yerinde aynı işler. Kendisine yandaş çıkanı destekler, itaat etmeyeni de vatan haini ilan ederek bastırır. Bu erk savaşı içerisinde güç sarhoşu olmuş diktatörler, en çok da kadınlardan korkarlar. Bilgi sahibi, cesur, itaat etmeyen ve baş kaldıran kadınlardan.

Dün Kadın ve Demokrasi Derneği’nin, Uluslar Arası Kadın ve Adalet Zirvesi’nde Cumhurbaşkanı Erdoğan kadın ve adalet konulu bir konuşma yaptı. “Bir kadın zirvesinde ne denmez?” sorusunun cevabı gibi olan konuşmasında “Kadın ile erkeği eşit konuma getiremezsiniz, o fıtrata terstir” ve “kadınları erkeklerin yaptığı her işte çalıştıramazsınız” dedi. İslam’da kadının yerinden bahsetmeyi de es geçmeyen Erdoğan, kadının toplumdaki görevinin altını çizdi: kutsal annelik. Yani anne olmayan kadını, kadından saymadığını ima etti.

Zirvenin esas konusu kadına sağlanması gereken adalet iken, Erdoğan’ı asıl ilgilendiren mevzu Galataport projesi olduğundan bu konunun üzerinde durmayı da ihmal etmedi. Düşünsenize, kadın haklarının tartışıldığı bir zirvede ülkenin cumhurbaşkanı kendi ihalesi hâlâ yargıda bekliyor olduğu için ülkede adalet olmadığından yakınıyor! Sanki Galataport yürütmesi tekrar başlasa, kadına şiddet de yok olacak! Şaka gibi; ama değil.

Türkiye’de adalet var; ama bağımsız olmadığı gibi bir de ataerkil zihinlerin elinde. Bu nedenle yerinde olan yasalar bile işlemezken, “adalete” göre kadınlar hep suçlu! Bu nedenle erkekler işledikleri cinayetlerde “tahrik indirimi” alabiliyorlar. Kadınlık görevini yerine getiremeyen kadınlar marjinal olarak adlandırılan bir hayata sahip oldukları için, erkeğinin erkekliğine laf ettiği için katlediliyor ve katleden erkekler indirimli ceza alabiliyorlar. Savunmalarında “öldürme hakkımı kullandım” diyebiliyorlar.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Ayşenur İslam “kadın cinayetlerinde artış var mı?” sorusuna “elleri kırılsın” yanıtını verebiliyor mesela. Devlet, o elleri kadınlardan uzak tutmalıyken, ilahi bir gücün o elleri kırmasını bekliyor!  Aile Bakanlığı yüksek bütçe ayırarak “Türkiye’de Doğurganlık Oranlarının Düşmesi” üzerine araştırma yaptırıyor; ancak şiddeti önleme ve yok etme üzerine bir araştırma yaptırmıyor. Kadın yeter ki kocasının egemenliğinde, mümkünse de çalışmadan, boyuna bebek doğursun! Şiddet görse de olur, önemli olan aile kurumunun ayakta kalması, değil mi?

Hem devlet ve hem de adaleti sağlaması gerekenlerdeki bu ataerkil algı yüzünden, iş yine kadınların başına düşüyor. Bugün 25 Kasım ve Türkiye’de kadın dayanışması adına kurulmuş birçok derneğin ayrı ayrı şehir ve semtlerde eylem için yürüyüş çağrıları var. Kadınlar artık dört duvar arasında değil, sokaklarda, dayanışmayla hak ettikleri hakları elde edebilmek için mücadele ediyorlar!

Mirabal kardeşlerin başardığını başarabilmek için asla geç değil. Ne güzel demiş Patria Mirabal: “Gençlerimizin bu yolsuzluk ve zorbalık dolu rejimde büyümesine izin veremeyiz. Buna karşı savaşmalıyız ve ben her şeyimi vermeye hazırım, gerekirse de hayatımı!”

(Bu yazı aynı zamanda T24 ve Sendika.org‘da yayınlanmıştır.)

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu

14/11/2014

“Türkiye’de kadın hakları için kimler ne gibi mücadelede? Kim neyi değiştirebildi ki?” diye soruluyor ya hep; bu soruların cevabı da değişim için elini taşın altına sokmaktan çekinmeyen, kendi haklarını kendi mücadeleleri ile kazanmaya çalışan kadınlardan geliyor. Örgütsüz biat toplumundaki birçok kadın, hakları için “yukarıdaki bir yerlerden” değişim bekleme sürecindeyken; yine aynı toplumun örgütlü kadınları, eşit hakların bahşedilmesini beklemeden, bu hakları kazanabilmek için mücadeledeler.

Bu mücadelede oldukça aktif olan platformlardan bir tanesi de “Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu”.  Bu platform, 2010 yılında Adalet Bakanlığı’nın kadın cinayetlerinde son yedi yılda artış oranının %1400 olduğunu açıklaması üzerine, kadınların başta yaşam hakkını elde edebilmesi ve bunu koruyabilmesi adına kuruldu.

2010’dan bu yana hızla büyüyen ve çalışma alanlarını genişleten bu platform, hem hukuki hem de eylemsel düzlemde çalışmalar gerçekleştiriyor. Kadın cinayetlerini durdurmak adına toplantılar düzenleyip, toplantılarda aldıkları kararlar doğrultusunda eyleme geçiyorlar. Sokak mücadelesinde yer aldıkları gibi, sadece protestolardan da ibaret değiller; sundukları çözümlerle devletin her kapısını tek tek çalıyorlar.

6284 sayılı “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun”un 8 Mart 2012’de kabul edilmesini sağlayan platform, aynı zamanda bu kanunun etkin uygulanması için de takipte. Türkiye’nin dört bir tarafında erkek şiddetiyle katledilen kadınların cinayetlerini takip ediyor, aileleri ile dayanışmaya giriyor, “Sahip Çıkıyoruz” eylemlerini başlatıyor ve davaları takip ediyorlar. Platform sayesinde Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı kadın cinayeti davalarına avukat göndermeye başlamış bile!

Platformun talepleri oldukça net. Birincil olarak devlet temsilcilerinden kadına yönelik şiddetin kınanmasını talep ediyorlar. Bu kınama birçoğuna göre sığ bir talep gibi görünse de, biat kültürü Türkiye topraklarına o denli hâkim ki, kanunun uygulanma biçimi de devlet liderlerinin algısına göre şekilleniyor. 6284 sayılı kanun yürürlüğe girmiş olmasına rağmen ne yazık ki gerek pratik gerekse de bilinç eksikliğinden ötürü, uygulanması hâlâ çok zayıf. Platform temsilcisi Gülsüm Kav’ın bir röportajında da söylediği gibi: “Şikâyet dilekçeleri hakkında kadınlara ‘A4 kâğıtlarımızı bitiriyorsun’ diyen polisler var. Korumanın kâğıt üzerinde kaldığının tam bir itirafı.” Korumanın kanunda da uygulanabilmesini sağlamak için yönetmelik yayınlanmasını dahi sağlamış platform; ancak kanunun uygulanmasıyla sağlanan sonuçlar yavaş yavaş ortaya çıkıyor.

Platform aynı zamanda Ceza Kanununda da caydırıcı ceza düzenlemeleri yapılmasını talep ediyor. 2009 yılından beri TBMM’de Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu var; kadın haklarını ilgilendiren tüm yasa tasarıları da bu komisyonun değerlendirmesinden geçiyor. Komisyonda bekleyen yasa tasarılarına baktığımız zaman “töre ve namus saiki ile işlenen cinayetlere ilişkin cezanın ağırlaştırılmasını öngören” yasa tasarısı Mayıs 2014’den beri komisyonda beklemekte. Türkiye’de kadının erkek şiddeti ile katledilmesinin en mühim sebeplerinden biri töre cinayetiyken, bu konuda alınan ceza bile ağırlaştırılmış değil. Kadın cinayetleri ise töre cinayetleri gibi nitelikli halden sayılmıyor ve çoğu zaman katil kişi “haksız tahrik indirimi” alıyor ve cezası azalıyor. Bu haksız tahrik indirimi ne mi? 2013 Haziran ayında İzmir’de Yeliz Umman’ı başını taş ile ezerek öldüren Yusuf Barlak aldı mesela geçen hafta bu indirimi. Çünkü Yeliz Umman’ın “marjinal” bir kişiliği vardı ve Yusuf Barlak’a “Sen erkek misin?” demişti. Yeliz Umman’ın bu “tahrik edici” sözleri yüzünden katil Yusuf Barlak, ömür boyu değil sadece 15 yıl hapis yatacak. Bu ve bunun gibi örnekler ise neredeyse her kadın cinayeti davasında görülmekte. Zira bu konuda ne TCK kadının yanında ne de kanunu uygulayan ataerkil zihin sahibi, erk sarhoşu kanun “adamları”.

Platform aynı zamanda kadını özne olarak alan ve aileden bağımsız mücadelesini sürdürmesini destekleyecek Kadın Bakanlığı’nın kurulmasını talep ediyor. Zira şu an Türkiye’de artık bir “Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı” bile yok. Bu bakanlık 2011 yılında “Kadın ve Sosyal Politikalar Bakanlığı” olarak değiştirildi. Bu bakanlık ile kadın, kutsal annelik göreviyle ailenin içerisinde iyice eritildi.  Platform ayrıca cinsiyet ve cinsel yönelim eşitliğini esas alan yeni bir anayasa da talep ediyor.

Zeren Göktan’ın kadınlara ithaf ettiği anıtsayaç’ta 2008 yılından bu yana Türkiye’de erkek şiddeti ile katledilen kadınların sayısı verilmekte. 2014 yılının başından beri Türkiye’de erkek şiddeti ile öldürülen kadın sayısı 240. Demem o ki, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu eylemlerini kuvvetlendiriyor ve taleplerini arttırıyor olsa bile, Türkiye’de işlenen kadın cinayetlerinde bir düşüş gerçekleşmiyor. Bu noktada da “haydi, bu platform çalışsın da biz de sonuçlarını görelim” demek yerine iş başa düşüyor.

Platform katılımcı kitlesini büyütmek ve tüm kadınların sesini duyabilmek için 15 Kasım 2014 Cumartesi günü, İstanbul Şişli Kent Kültür Merkezinde bir “Kadın Konferansı” düzenliyor. Kadın cinayetleri ve çözüm yollarının konuşulacağı konferans saat 11:00 – 17:00 arasında gerçekleşecek. Sadece kadınlara açık olan bu konferansta, erkek hegemonyasından uzakta, kadın cinayetlerini tartışacak bu kadınlara katılmak istiyorsanız tek yapmanız gereken, konferans merkezine gitmek ve #KadınKonuşursa nelerin değişebileceğini göstermek.

Şahsen benim bu platform konusunda tek bir eleştirim olacak, o da “erkeksiz alan” üzerinden ilerlemesi. Türkiye’de birçok feminist platform, örgüt ve kuruluşta da bunu gözlemliyorum. Erkekleri dayanışmaya dâhil etmek yerine, nefret öznesi haline getirmeyi tercih ettiğini fark ediyorum birçoğunun. Fakat bu platformun öncelik aldığı konu kadın cinayetleri ve bu cinayetleri işleyenler de erkek. 4 yıldır kadın cinayetlerine karşı birçok farklı komisyon eşliğinde örgütlenmeyi gerçekleştirebilmiş; bu denli yol katetmiş bir platformu “Erkeği dâhil etmeden, cinsiyet eşitliğinden nasıl bahsedebilirsiniz?” diyerek eleştirme cüretim ne kadar doğru tartışılır. Türkiye’de feminizm hâlâ kadınların tekelinde en nihayetinde.

15 Kasım Cumartesi gününe gösterilecek katılımı ve bu katılım sonucunda filizlenecek fikirleri merakla bekliyorum. AKP hükümetinin iktidarda olduğu dönemde bile, 4 yıl içerisinde birçok değişime imza atmış bu platformun, büyüdükçe çok daha fazla değişimi gerçekleştireceğinden zerre şüphem yok. Yeter ki desteğimiz tam olsun!

(Bu yazı aynı zamanda T24‘de ve Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu sitesinde yayınlanmıştır.)

Ezber bozan YPJ kadınları

18/10/2014

2011 yılından beri Suriye’de iç savaş olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu iç savaşta muhalif kesimler de ülkenin farklı bölgelerinde egemenlik sağlama çabası içerisinde. İslam’ın en karanlık yüzü olan DAİŞ (IŞİD) de Suriye’de kendi alanını genişletebilme hedefiyle aktif bir şekilde savaşıyor, daha doğrusu cihad ediyor. Kur’an Kerim’in Tevbe Suresi, 73. Ayetindeki “Kafirlere ve münafıklara karşı cihad et ve onlara karşı çetin ol!” emrini eksiksiz ve hatta fazlasıyla yerine getiren bir örgüt DAİŞ. İslam için, tereddütsüz savaşan bu cihadistler, her geçen gün kendilerine katılan militanlar ve gelen maddi destek sayesinde hızlıca büyümekte. Hedefleriyse Orta Doğu’da bir İslam Devleti kurmak.

Onlara göre Müslüman olmak ve Allah’a inanıyor olmak yeterli değil. Sünni olmayan ve şeriata inanmayan herkesin de katledilmesi gerektiğine inanıyorlar. İşgal ettikleri bölgelerdeki erkeklerin kafalarını kesip, kestikleri kafalarla futbol oynadıkları videoları agresif propagandaları için yaymakta da çekince görmüyorlar. Ele geçirdikleri kadınlar ise birer savaş ganimeti ve kendilerine helal. Rızasız evlilik, tecavüz, işkence ve bu kadınları köle pazarlarında satabilme gibi yetkiler hepsinde mevcut.

DAİŞ’in işlediği bu katliama karşı tüm Dünya “çaresiz” kalırken, çoğunluğu Kürtlerden oluşan ve PYD (Suriye Demokratik Birlik Partisi)’nin askeri kolu olan YPG (Halk Savunma Birlikleri), DAİŞ’e karşı en dirençli savunmayı gerçekleştirebilen tek silahlı kuvvet. YPG’nin gösterdiği bu takdire şayan direnişin, bu denli güçlü olmasının tek sebebi silahlı ve askeri eğitimi kuvvetli peşmergelere sahip olmaları değil tabi ki. Zira YPG sadece erkek peşmergelerden oluşmuyor. YPG’nin içerisinde sadece kadınlardan oluşan ve sayıları YPG’nin üçte birini oluşturan YPJ, yani Kadın Savunma Birliği var.

Geçtiğimiz haftalar içerisinde uluslararası basında YPJ peşmergelerini anlatan ve yücelten çok fazla makale yayınlandı. Hiçbir şekilde maaş almayan bu örgütte kadınların askeri eğitimden geçip, savaş alanlarında “bir erkek gibi” mücadele ediyor olması, medyada bir haber değeri taşıyordu sonuçta. Zira günümüzde kadınların savaştaki görevleri, kendi yaşam alanları tehlikeye girdiği vakit, savaşa katılmak ve erkek askerlerin sağlık, beslenme, bakım gibi ihtiyaçlarını karşılamak üzerine genelde. Tabi ki de birçok ülkenin ordusunda yer alan maaşlı kadın askerler de var ve tabi ki de Amazonlar gibi kadın savaşçılar da tarihte yer alıyorlar. Ancak YPJ’nin şu an DAİŞ’e karşı verdiği mücadele ezber bozar nitelikte.

Kur’an-ı Kerim’de Mâide Suresi, 35. Ayet der ki: “Allah’a karşı gelmekten sakının, ona yaklaşmaya vesile arayın ve onun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.” DAİŞ militanları için kurtuluş cennete girmeye hak kazanmak demek. Hem de orada kendilerine tam tamına 72 bakire cariye bonus olarak hediye. Gelgelelim YPJ kadınları bu yolda kendilerine bir sorun teşkil ediyor; çünkü eğer ki bir kadın tarafından öldürülürlerse, cennete girmeye hak kazanamıyorlar. Bu nedenle YPJ kadınlarının verdikleri röportajlarda yüzleri hep gülüyor. Mutlu ve gururlular. Bir kadın eliyle öldürüldüğü zaman cennete gidemeyeceğine inanan, bu sebeple kadın savaşçılardan deli gibi korkan bir kitleyle savaşıyorlar çünkü.

YPJ kadınlarının gösterdikleri bu cesur direnişin medyada yer alıyor olmasından rahatsız olanların sayısı oldukça fazla. Onlara göre bu kadınların mücadelesinin medyada yer alması, savaş güzellemesi anlamına geliyormuş. Kadınların silahlı savunmaları “estetize” edilmemeliymiş. Asla savaş yanlısı bir insan olmadım; ancak şöyle de bir gerçek var ki, her insanın birincil hakkı olan yaşama hakkına karşı bir saldırı olduğu durumda, her insan kendini savunmak durumunda. “Savaş ya da kaç” refleksi vardır ya, Suriye’de bu durumda kaçmak demek, kendi yaşam alanı kaybetmek ve şansın varsa “Suriyeli göçmen” olarak Türkiye sınırları içerisinde ezilerek var olmak anlamına gelir. Bu koşullar altında savaşmak ise militarist olmak değil, kendini savunmaktır sadece.

YPJ kadınlarının haberleri Elle ve Marie Claire gibi kadın modası dergilerinde yer aldı. “Bu dergilerin ne amaca hizmet ettiği belliyken” bu haberlerin yapılıyor olmasının kadınların cinsel olarak objeleştirilmesi anlamına geldiğini iddia edenler var. Bu haberlerin hepsini okudum, birinde bile cinsel objeleştirme söz konusu olmadığı gibi, bu kadınların cesur direnişlerine olan övgü dışında tek bir söyleme rastlamadım. Bu haberleri eleştirenlerin, YPJ kadınlarının ne için savaştığından haberleri var mı acaba? Suriye’de kadını gerçek anlamda objeleştiren İslamcı rejimin farkındalar mı acaba? PYD’nin Suriye’deki tek feminist parti olduğundan haberdarlar mı acaba? YPJ komutanlarından Narin Afrin diyor ki: “Bir kadın komutan olarak birincil sorumluluğum, kadınların kendi iradeleri olduğunu gösterebilmeleri. Tüm eğitimlerimizi başarıyla tamamlayan kadınlar ‘kadınlar savaşamaz’ söyleminin bir yalan olduğunu kanıtlıyorlar.”

DAİŞ’in uyguladığı soykırıma destek için yürüttüğü bu propagandaya karşılık, YPJ’nin medyada kahramanlaştırılmasından ve yüceltilmesinden daha doğal bir şey göremiyorum. Kadınları pasifize eden ve köle statüsünde ezen bir örgüte karşı, hele ki sadece kadınlara hitap eden bir mecrada, YPJ peşmergelerinin gerek kahramanlaştırılarak, gerekse de “kayırılarak” yer alması lazım ki, direnişlerinin propagandası yayılsın.

Kadınların barış elçisi olarak yeryüzünde varlıklarını sürdürüyor olmasını her zaman destekledim, ancak bir YPG peşmergesi diyor ki: “Biz silahların, savaşın, öldürmenin yanlısı değiliz. Hepimiz güvenli bir hayat yaşamak, eğitimimizi tamamlamak, sevgililerimizle aşk yaşamak isterdik; ama şu an bir OHAL durumunun içerisindeyiz ve alanımızı korumak zorundayız.” Yaşam alanı ve bir kadın olarak, insan hakları dâhilinde var olabilme alanı tehlike altında olan bu kadın savaşçıların vermiş olduğu cesur mücadele hafife alınmamalı. Çağlardır “önce çocuklar ve kadınlar” diyen ve kadını çocuk acizliğinde savunmasızlığa iten bu karanlık zihniyete karşı, tüm hayatlarını bir kenara bırakarak cesurca mücadele veren bu kadınlar, kanımca günümüzün en yüce kahramanları.

(Bu yazı aynı zamanda T24‘de ve Sendika.org‘da yayınlanmıştır.)