Dışlanan ‘ahlaksız’ feministler: FEMEN

23/09/2015

FEMEN geçtiğimiz Cumartesi günü, Fransa’da gerçekleşen Müslüman Konferansında bir eylem düzenledi. Bu konferans, yemek pişirme şovlarının, İslami kadın giyim defilelerinin gerçekleştirildiği ve 10 konuşmacıdan sadece 1’inin kadın olduğu, “Onurlu Kadınlar” temalı bir etkinlikti. Biri Tunus diğeri Cezayirli olan iki FEMEN aktivisti, Mehdi Kebir ve Nader Abou Anas’ın “İslam’da Kadının Değeri” konuşmasına katıldılar. Konuşmacılardan Nader Abou Anas, Fransa’da evlilik içi tecavüzü meşrulaştıran bir bakış açısına sahip olmasıyla tanınıyor; katıldığı konferanslarda, “kadınlar kocaları seks istediğinde reddederlerse melekler tarafından tüm gece lanetlenirler” cümleleriyle vaazlar veriyor.

FEMEN, iki imamın “kadını dövmek” temalı konuşmasında “Muhammed karısını dövmezdi, sizler de onun yolunu izleyin” cümleleri sırasında sahneye atladı. Üstlerindeki siyah çarşafı çıkararak imamlara fırlatan aktivistlerin çıplak bedenlerinde: “Kimse beni köleleştiremez, kimse baha sahip olamaz, ben kendimin peygamberiyim” yazıyordu.

femen

Öncelikle belirtmem gerekir ki FEMEN üyesi değilim, ancak eylemlerini takip ediyor ve çoğu zaman destekliyorum. Bu son eylemin fotoğraflarını Twitter’da paylaştığımdaysa birçok tepkiyle karşılaştım. Tepkilerin çoğu FEMEN’in “sebepsizce saldırgan” olması üzerineydi. Oysa bu eylemde açık ve net bir durum var, o da eylemi gerçekleştirdikleri sırada konuşma yapan imamların, değil kadın haklarını savunan bireyler olmak, tam tersine kadın haklarına zarar veren kişiler olduğu. Sanırım paylaşımıma gelen tüm tepkiler arasında en çok canımı sıkan, kendini Müslüman feminist olarak tanımlayan bir kadının tepkisiydi. FEMEN’in bu eylem sırasında fiziksel olarak şiddet görmediğini iddia etmişti. Oysa eylem anından paylaşılan tüm videolarda bilhassa sahneden ikinci olarak indirilen aktivistin birden fazla erkek tarafından yerde tekmelendiği görülüyordu. Bir kadın, başka bir kadının uğradığı fiziksel şiddeti nasıl görmezden gelebiliyordu? Bir kadının kız kardeşine sırtını dönmesinin, kadın kimliği yerine Müslüman kimliğini seçmesinin sebebi neydi?

femen2

Bu sorular Ağustos ayının son haftasında FEMEN & MLF eğitim kampında geçirdiğim 3 gün üzerine düşünmemi sağladı. Son eylemde de fark ettiğim üzere, birçok kişi ve hatta feministler FEMEN’i sürekli eleştiriyorlar. Bu nedenle FEMEN ile geçirdiğim zamanı anlatmamın, belki faydası olur diye düşündüm.

Kamptan önce FEMEN’in ne olduğunu elbette biliyordum; ancak duruşları konusunda detaylı bilgiye sahip değildim. Militan oldukları açıktı ve kadınların seks ticaretindeki sömürüsünü durdurmak için kurulmuşlardı. Manifestolarında ise ateizm ve feminizmi savunmak adına sextremizmi (modern feminizmde kadın bedeninin bir araç olarak ataerkil mecralara karşı kullanılması) yani çıplak memelerini silah olarak kullandıklarını belirtiyorlardı. Türkiye’de “ilgi çekmek için memelerini açan kadınlar” olarak adlandırılıyor, Orta Doğu ülkelerinde ise ayrıcalık sahibi olmayan kadınların üzerinde baskı kuran “beyaz-feministler” (ayrıcalıklı feministler) olarak biliniyorlardı.

Sonuç olarak FEMEN’in merkez binasının kapısına yazılan “sizi öldüreceğiz kirli fahişeler” tehdidinden tam 2 gün sonra, bir Cuma akşamüzeri Paris’teki FEMEN & MLF kampındaydım. Eğitim binasının girişinde ekip otosunu ve polis ekibini gördüğüm an anladım ki, gerçekten de feminist bir eğitim kampını gerçekleştirebilmek için polisler tarafından korunuyor olmamız gerekiyordu!

Kampın ilk günü, ’68 Mayıs öğrenci ayaklanmasının erkekler tarafından domine edilmesine tepki olarak kurulmuş olan MLF’nin (Fransa Kadınların Özgürlük Hareketi) tanıtım günüydü. O yıllardan bugüne aktif olan, Simone de Beauvoir ile kürtajın yasallaşması için birlikte yürümüş, Leyla Zana yargılanırken kendisiyle dayanışmada olmuş, feminizm içinde yıllanmış kadınlardan Fransa’daki feminist mücadelelerini dinledik. Fransa’da protesto kültürüne müziği, dansı, kahkahayı ilk defa katan insanlardı bu kadınlar. Sadece kadın yazarların yazdığı kitapların bulunduğu bir kitapevinde, farklı kuşaklardan kadınlar olarak güncel feminizmi irdeledik.

İkinci gün benim için gerçeklikle yüzleşme günüydü. Sivil polislerin korumasında bir parka giderek orada FEMEN’in çeşitli eylem taktiklerini öğrendik. Tam olarak açıklamak gerekirse, o gün bir antrenman olan; ama oldukça gerçek hissedilen bir FEMEN eyleminin içindeydim. Eylem sırasında hiza çalışmaları, partnerini kaybetmeme, barikat atlama ve tutuklanma sırasında ne yapılması gerektiği gibi farklı antrenmanlar yaptık. Sanırım en rahatsız olduğum bölüm, vücut bütünlüğüme bir müdahale olan, yerlerde sürüklendiğimiz tutuklanma antrenmanıydı. Fakat sonrasında 30 kadar kadının aynı anda, aynı sloganla haykırması ve Paris’te bir parkta birkaç dakikalığına sesimizin yankı bulmasıyla kendimi toparladım.

Cumartesi gecesi ise halka açık, “Kadın ve Din” temalı bir oturum gerçekleşti. Dinin eleştirileceği ve mizaha açılacağı bir oturum olacağı için bu sefer polis koruması iyice artmıştı. Oturumdaki konuşmacılar Zineb El Rhazoui (gazeteci ve insan hakları aktivisti), Inna Shevchenko (FEMEN lideri), Waleed Al-Husseini(Filistinli sürgün blogger), Michele Idels (MLF üyesi), Maryam Namazie (İranlı laik sürgün, insan hakları aktivisti) ve Corinne Rey(Charlie Hebdo’da Coco adıyla bilinen karikatürist.)

Peki, bu insanların ortak özelliği neydi?

Bazıları laikliği savundukları, dini eleştirdikleri ya da dini mizah teması olarak kullandıkları için ülkelerinden sürülmüş ya da ayrılmak zorunda kalmışlardı. Bazıları ise aynı sebeplerden ötürü kendi ülkelerinde can güvenliğine sahip değillerdi.

Peki, bu insanların o gece buluştukları ortak nokta neydi?

“Din kadınların üzerinde tahakküm kurar.”

Pazar günü, sadece FEMEN’in estetik sunumunun anlatıldığı fotoğraf çekimine katılabildim. Bu seansta farklı yaşlarda ve ülkelerden kadınların vücutlarını kendi mesajlarını iletmek için kullanmalarına şahit oldum elbette. Birçok farklı vücut tipinden kadının, ataerkil medyanın bize dikte ettiği “hatalı” vücutlarını gördüm. Peki, medyada gördüğümüz FEMEN aktivistleri neden sadece beyaz ve top model vücuduna sahip kadınlardan oluşuyor? Burada ilginç bir durum var. Bu, ya bizim algımızdan ya da medya rötuşlarından kaynaklı; ancak benim o gün orada gördüğüm tek şey şahane bir şekilde mükemmel olmayan kadın bedenlerinin, gurur, öfke ve istek ile ataerkili yok saymasıydı.

Bu 3 gün içerisinde bilhassa Inna olmak üzere birçok FEMEN aktivisti ile derince sohbet etme fırsatına eriştim. FEMEN’in Türkiye’deki faaliyetlerini sorduğumda, Türkiye’de aktivistleri olduğunu ancak bu kişilerin sokak eylemi yapmaya çekindiğini açıkladılar. Paris’te FEMEN eğitimi alan ve aktivist olarak eylemlere başlayan Güntülü Sar’ın, aldığı tehditler, kişisel bilgilerinin yayılması ve can güvenliği tehlikesi yüzünden ayrıldığını açıkladılar. Didem Dinç’in ise aslında hiçbir zaman FEMEN aktivisti olmadığını, eğitimden geçmediğini, sadece diyalogda oldukları ve FEMEN’e fotoğraf desteği veren bir kadın olduğunu belirttiler.

Gelelim eleştirilere. FEMEN’e ülke bayraklarını kullanarak neden milliyetçiliği tekrar yarattıklarını sordum. Bu bayrakları milliyetçiliği yok saymak adına kullandıklarını ve “kutsallarını” kullandıkları için onlara en çok kızanların milliyetçiler olduğunu söylediler. Kendilerini beyaz feministler olarak gördüğümü, bilhassa Orta Doğu’daki kadınları temsil etmediklerini düşündüğümü ve açıklamalarını üstten bakmacı bulduğumu belirttim. Verdikleri cevap çok basitti: FEMEN’in bir ülkede eylem düzenliyor olması onların o ülkedeki kadınları temsil ettiği anlamına gelmiyor. Ayrıca kimse adına konuşmuyor, sadece kendi adlarına konuşuyorlar. Aynı zamanda, eleştiri aldıkları Orta Doğu ülkelerinde çok da fazla destek aldıklarını, ancak destekçilerin korktukları için bunu açıklayamadıklarını belirttiler.

Sanırım bu sorulara aldığım cevaplar benim için önemli bir farkındalık anı oldu. Neden FEMEN’in her feministin sesi olmasını ve feminizm adına her şeyi yapmalarını bekliyorduk? Çünkü medya ilgisini en çok onlar görüyorlardı. Neden bu ilgiyi görüyorlardı? Çünkü memeleri çıplak eylem gerçekleştiriyorlardı. Birçok feminist FEMEN’in bu eylem tarzıyla kadınları cinsel objeleştirerek ataerkiyi tekrardan yarattığını düşünüyor. Burada anlamamız gereken bir nokta var: Bedenlerini cinsel obje olarak mı sunuyorlar, yoksa bedenleri ile ne istiyorlarsa onu mu yapıyorlar? Sadece çıplak eylem yaptıkları için neden onları ahlaksız feministler olarak etiketliyoruz? Bedenleriyle bir politik mesaj vermek de dâhil olmak üzere istediklerini yapabilirler ve biz kalkmış onlara ahlak öğretiyoruz öyle mi? Ataerkinin yarattığı ahlakı yani! Ve bu ahlak kuralları yüzünden şu an Fransa’da “cinsel teşhircilik” ile yargılanıyorlar. Onları radikal ve bölücü olmakla suçluyoruz. Oysa tarihte fark yaratan tüm feministler zamanında aynı sebeplerle suçlanmışlardı!

Her feminist örgüt ataerki ile mücadele eder. Hepsinin kendi ideolojileri ile bu büyük mücadeleye bir katkısı vardır. Bir örgütün destekçisi olmak için o örgüte dâhil olmak zorunda değilsiniz ve lütfen bu kadar korkak olmayın, bir örgütü desteklediğinizi belirtmek sizi onlardan biri yapmaz. Feminizm tüm kadınları birleştiren bir çatıdır. Kendi aramızda bölünmek yerine, birleşmemiz gerekiyor. Bizi bir araya getirecek bir kimlik özdeşleşmesi var ise, bu kadınlığımız olmalı. Hepimiz kadınız ve hepimiz baskılanıyoruz. Kadınlığımız bizim en son ayrışacağımız noktamız. Bunu asla unutmamak gerek.

(Bu yazı 23/09/2015 tarihinde T24‘de ve sendika.org‘da yayınlanmıştır.)

Advertisements

Sorun ‘dikkat çekecek kadar seksi’ olmamız değil, kadının varlığı ile dağılan dikkatiniz!

11/06/2015

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir bilim insanı yaşarmış İngiltere’de. Bu bilim insanın adı Tim Hunt’mış, 2001 yılında hücre bölünmesini kontrol eden protein molekülleri bularak kanser tedavisinin gelişimine büyük katkıda bulunmuş ve Nobel ödülünü almaya layık görülmüş. Kendisini tebrik ediyoruz.

Dünya Bilim Gazetecileri Konferansı bu yıl Güney Kore’de düzenleniyor. Bilime büyük katkısı olan bu bilim insanını da çağırmışlar elbette konferansa. 8 Haziran günü Güney Koreli Bilim Kadınlarının ve Kadın Mühendislerinin sponsor olduğu öğle yemeğinde, hayatının büyük çoğunluğunu bilime adayan ve şu an 72 yaşında olan sevgili Tim Hunt yıllardır içine dert olan büyük bir sorununu dile getirme kararı almış:

“Benim kadınlarla ilgili bir sorunum var… Onlara âşık oluyorsunuz, onlar da size âşık oluyorlar ve onları eleştirdiğiniz zaman, ağlıyorlar. Bilim insanları cinsiyetlere göre ayrılan laboratuvarlarda çalışmalılar; ben kadınların yolunda durmak istemiyorum.”

Bu cümlenin kabul görebileceği hiçbir yer olmadığı gibi, kurulabileceği birçok yer vardır. Peki, bu cümleyi kura kurakadınlar yemeğinde kurmak!? Tam bir bilim “adamı” zekâsı örneği. Kendisini tebrik ediyoruz.

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, eğitim hakkını erkeklerden yüzlerce yıl sonra elde edebilmiş, bilime ne haddine ki merak salabilmiş kadınlar yaşarmış şu ataerkil düzende. Eyvah ki ne eyvah, bu kadınlar, erkeklerle aynı laboratuvarda çalışma cüretini göstermişler.

Canım kadınlar, görüyorsunuz ki, sırf varlığımız bile erkekler için dikkat dağıtıcı bir sebep! Kendimize âşık ediyor, âşık oluyor, onları dünyayı kurtarmaktan alıkoyuyoruz. Ah bir de çok duygusalız ya hu! Hemen ağlayıveriyoruz. Eleştiriye tahammülsüzlüğümüz yüzünden bilime engel oluyoruz. Biz ağlamasak paralel evrende yeni bir gezegende hayat bile kurulmuştu şimdi. Hep bu kadınlar yüzünden! Ah be ya!

zoe            FullSizeRender (1)

Yani diyor ki, kadınlar, sadece kadın oldukları için duyguları kışkırtıyorlar. Kışkırtmakla kalmıyorlar bir de duygularını gösteriyorlar!

Kadınlar, mini etek giydikleri için, erkekleri tahrik ediyorlar, tahrik etmekle kalmıyorlar, cinselliklerini göstererek tecavüze yol açıyorlar!

Bu iki mantık arasındaki paralelliği göremeyen biriyle sanmıyorum ki feminizm üzerine oturup konuşabilelim. Tecavüz de, iş sahibi olmak da, laboratuvarda çalışmak da, her şey, hep kadınların suçu! Bilim yapmak bile kadınların suçu, vay halimize.

Tim Hunt beyimiz iyi biliyordur muhtemelen Marie Sklodowska-Curie’nin hikâyesini; ama eminim atladığı yerler vardır. Polonya doğumlu fizik ve kimyacı olan Marie Sklodowska-Curie, radyoaktivite çalışmalarındaki keşifleri ile ünlü bir bilimcidir. Nobel ödülünü kazanan ilk, ödülü iki defa kazanan ilk ve tek kadın olmakla beraber, farklı bilim dallarında iki farklı Nobel sahibi olan ilk insandır. Marie Sklodowska-Curie’nin tüm bu başarılara imza atarken araştırmalarını eşi Pierre Curie ile beraber yaptığını bilir mi mesela Tim Hunt? Bilir mi acaba Marie Sklodowska-Curie, Sorbonne mezunu olmasına rağmen, kadın olduğu için profesör olamazken, Sorbonne’da profesör olan eşinin vefatı sonucu görevini devraldığını ve Sorbonne’da profesörlük yapan ilk kadın olduğunu? Bir aşk, bir kadın ve erkek, iki de çocuk, bilimde dikkatleri dağılmadan efsanevi başarılara imza atmışlar. Sevgili Tim Hunt’ı “yok artık!” derken duyar gibiyim…

Tim Hunt beyimiz iyi biliyordur muhtemelen Lise Meitner’in hikâyesini; ama eminim atladığı yerler vardır. Avusturyalı, radyoaktivite ve nükleer fizik üzerinde çalışan bilim insanı Lise Meitner’in erkek iş arkadaşlarıyla yaptığı nükleer fisyon çalışması 1938 Nobel almıştır. Ancak Lise Meitner alamamıştır? Neden? Çünkü kadın olduğu için bu çalışmaya olan katkısı yok sayılmıştır ve bu gerçek ancak 1997 yılında ortaya çıkabilmiştir. Bu gerçeğin ortaya çıkmasından sonra yapılan düzeltme: 109. elementin artık kendisinin adına ithafen meitnerium olarak adlandırılması. Kadınlar ağlıyorlar sevgili Tim Hunt haklısınız, ağlamaktan hiç de utanmıyorlar, kadın oldukları için değil, duygularını maço erkekler gibi gizlemekten çekinmedikleri için ağlıyorlar; ancak tüm emeği erkek iş arkadaşları tarafından çalınan Lise Meitner hiç ağlamadı, bunu da bilesiniz!

Sorun bizim “dikkat çekecek kadar seksi” olmamızda değil sevgili Tim Hunt, sorun sizin bir kadının varlığı ile dağılabilecek kadar eksik olan dikkat probleminizde. Bilim “adamı”sınız en nihayetinde, dikkat dağınıklığınıza sebebiyet veren cinsiyetçiliğinizi de bir araştırsanız artık diyorum, ne dersiniz?

(Bu yazı aynı zamanda T24‘de yayınlanmıştır.)

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu

14/11/2014

“Türkiye’de kadın hakları için kimler ne gibi mücadelede? Kim neyi değiştirebildi ki?” diye soruluyor ya hep; bu soruların cevabı da değişim için elini taşın altına sokmaktan çekinmeyen, kendi haklarını kendi mücadeleleri ile kazanmaya çalışan kadınlardan geliyor. Örgütsüz biat toplumundaki birçok kadın, hakları için “yukarıdaki bir yerlerden” değişim bekleme sürecindeyken; yine aynı toplumun örgütlü kadınları, eşit hakların bahşedilmesini beklemeden, bu hakları kazanabilmek için mücadeledeler.

Bu mücadelede oldukça aktif olan platformlardan bir tanesi de “Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu”.  Bu platform, 2010 yılında Adalet Bakanlığı’nın kadın cinayetlerinde son yedi yılda artış oranının %1400 olduğunu açıklaması üzerine, kadınların başta yaşam hakkını elde edebilmesi ve bunu koruyabilmesi adına kuruldu.

2010’dan bu yana hızla büyüyen ve çalışma alanlarını genişleten bu platform, hem hukuki hem de eylemsel düzlemde çalışmalar gerçekleştiriyor. Kadın cinayetlerini durdurmak adına toplantılar düzenleyip, toplantılarda aldıkları kararlar doğrultusunda eyleme geçiyorlar. Sokak mücadelesinde yer aldıkları gibi, sadece protestolardan da ibaret değiller; sundukları çözümlerle devletin her kapısını tek tek çalıyorlar.

6284 sayılı “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun”un 8 Mart 2012’de kabul edilmesini sağlayan platform, aynı zamanda bu kanunun etkin uygulanması için de takipte. Türkiye’nin dört bir tarafında erkek şiddetiyle katledilen kadınların cinayetlerini takip ediyor, aileleri ile dayanışmaya giriyor, “Sahip Çıkıyoruz” eylemlerini başlatıyor ve davaları takip ediyorlar. Platform sayesinde Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı kadın cinayeti davalarına avukat göndermeye başlamış bile!

Platformun talepleri oldukça net. Birincil olarak devlet temsilcilerinden kadına yönelik şiddetin kınanmasını talep ediyorlar. Bu kınama birçoğuna göre sığ bir talep gibi görünse de, biat kültürü Türkiye topraklarına o denli hâkim ki, kanunun uygulanma biçimi de devlet liderlerinin algısına göre şekilleniyor. 6284 sayılı kanun yürürlüğe girmiş olmasına rağmen ne yazık ki gerek pratik gerekse de bilinç eksikliğinden ötürü, uygulanması hâlâ çok zayıf. Platform temsilcisi Gülsüm Kav’ın bir röportajında da söylediği gibi: “Şikâyet dilekçeleri hakkında kadınlara ‘A4 kâğıtlarımızı bitiriyorsun’ diyen polisler var. Korumanın kâğıt üzerinde kaldığının tam bir itirafı.” Korumanın kanunda da uygulanabilmesini sağlamak için yönetmelik yayınlanmasını dahi sağlamış platform; ancak kanunun uygulanmasıyla sağlanan sonuçlar yavaş yavaş ortaya çıkıyor.

Platform aynı zamanda Ceza Kanununda da caydırıcı ceza düzenlemeleri yapılmasını talep ediyor. 2009 yılından beri TBMM’de Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu var; kadın haklarını ilgilendiren tüm yasa tasarıları da bu komisyonun değerlendirmesinden geçiyor. Komisyonda bekleyen yasa tasarılarına baktığımız zaman “töre ve namus saiki ile işlenen cinayetlere ilişkin cezanın ağırlaştırılmasını öngören” yasa tasarısı Mayıs 2014’den beri komisyonda beklemekte. Türkiye’de kadının erkek şiddeti ile katledilmesinin en mühim sebeplerinden biri töre cinayetiyken, bu konuda alınan ceza bile ağırlaştırılmış değil. Kadın cinayetleri ise töre cinayetleri gibi nitelikli halden sayılmıyor ve çoğu zaman katil kişi “haksız tahrik indirimi” alıyor ve cezası azalıyor. Bu haksız tahrik indirimi ne mi? 2013 Haziran ayında İzmir’de Yeliz Umman’ı başını taş ile ezerek öldüren Yusuf Barlak aldı mesela geçen hafta bu indirimi. Çünkü Yeliz Umman’ın “marjinal” bir kişiliği vardı ve Yusuf Barlak’a “Sen erkek misin?” demişti. Yeliz Umman’ın bu “tahrik edici” sözleri yüzünden katil Yusuf Barlak, ömür boyu değil sadece 15 yıl hapis yatacak. Bu ve bunun gibi örnekler ise neredeyse her kadın cinayeti davasında görülmekte. Zira bu konuda ne TCK kadının yanında ne de kanunu uygulayan ataerkil zihin sahibi, erk sarhoşu kanun “adamları”.

Platform aynı zamanda kadını özne olarak alan ve aileden bağımsız mücadelesini sürdürmesini destekleyecek Kadın Bakanlığı’nın kurulmasını talep ediyor. Zira şu an Türkiye’de artık bir “Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı” bile yok. Bu bakanlık 2011 yılında “Kadın ve Sosyal Politikalar Bakanlığı” olarak değiştirildi. Bu bakanlık ile kadın, kutsal annelik göreviyle ailenin içerisinde iyice eritildi.  Platform ayrıca cinsiyet ve cinsel yönelim eşitliğini esas alan yeni bir anayasa da talep ediyor.

Zeren Göktan’ın kadınlara ithaf ettiği anıtsayaç’ta 2008 yılından bu yana Türkiye’de erkek şiddeti ile katledilen kadınların sayısı verilmekte. 2014 yılının başından beri Türkiye’de erkek şiddeti ile öldürülen kadın sayısı 240. Demem o ki, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu eylemlerini kuvvetlendiriyor ve taleplerini arttırıyor olsa bile, Türkiye’de işlenen kadın cinayetlerinde bir düşüş gerçekleşmiyor. Bu noktada da “haydi, bu platform çalışsın da biz de sonuçlarını görelim” demek yerine iş başa düşüyor.

Platform katılımcı kitlesini büyütmek ve tüm kadınların sesini duyabilmek için 15 Kasım 2014 Cumartesi günü, İstanbul Şişli Kent Kültür Merkezinde bir “Kadın Konferansı” düzenliyor. Kadın cinayetleri ve çözüm yollarının konuşulacağı konferans saat 11:00 – 17:00 arasında gerçekleşecek. Sadece kadınlara açık olan bu konferansta, erkek hegemonyasından uzakta, kadın cinayetlerini tartışacak bu kadınlara katılmak istiyorsanız tek yapmanız gereken, konferans merkezine gitmek ve #KadınKonuşursa nelerin değişebileceğini göstermek.

Şahsen benim bu platform konusunda tek bir eleştirim olacak, o da “erkeksiz alan” üzerinden ilerlemesi. Türkiye’de birçok feminist platform, örgüt ve kuruluşta da bunu gözlemliyorum. Erkekleri dayanışmaya dâhil etmek yerine, nefret öznesi haline getirmeyi tercih ettiğini fark ediyorum birçoğunun. Fakat bu platformun öncelik aldığı konu kadın cinayetleri ve bu cinayetleri işleyenler de erkek. 4 yıldır kadın cinayetlerine karşı birçok farklı komisyon eşliğinde örgütlenmeyi gerçekleştirebilmiş; bu denli yol katetmiş bir platformu “Erkeği dâhil etmeden, cinsiyet eşitliğinden nasıl bahsedebilirsiniz?” diyerek eleştirme cüretim ne kadar doğru tartışılır. Türkiye’de feminizm hâlâ kadınların tekelinde en nihayetinde.

15 Kasım Cumartesi gününe gösterilecek katılımı ve bu katılım sonucunda filizlenecek fikirleri merakla bekliyorum. AKP hükümetinin iktidarda olduğu dönemde bile, 4 yıl içerisinde birçok değişime imza atmış bu platformun, büyüdükçe çok daha fazla değişimi gerçekleştireceğinden zerre şüphem yok. Yeter ki desteğimiz tam olsun!

(Bu yazı aynı zamanda T24‘de ve Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu sitesinde yayınlanmıştır.)

Benim bedenim, senin iltifat alanın; öyle mi?

27/10/2014

Türkiye’de hemen hemen her kadının günlük hayatı içerisinde maruz kaldığı, çoğunun alıştığı ve erkeklerin de olağan gördüğü bir durum: laf atmak.

Sabah evden çıkıp; akşam eve girene kadar kadınların genel olarak yaşadıkları taciz vakalarından sadece bir tanesi sözlü taciz. Türkiye’de yaşadığım dönemde haftada en aşağı bir defa başıma gelen bir durumdu bu. Çeşitlere, kategorilere bile ayırmak mümkün bu lafları. Sessizce arkanızdan yaklaşıp, kulağınıza genelde anlamakta güçlük çekeceğiniz kadar tuhaf bir şekilde bir şeyler fısıldayarak hızlıca uzaklaşanlardan tutun da, yol kenarında kendini koşullamış, bir yandan çekirdek çitlerken, bir yandan da bağıra bağıra sizin, sizden çok bedeniniz hakkında yorum yapanlara kadar.

Bu o kadar alışılagelmiş bir durum ki, çoğu zaman kadının tepkisi, daha doğrusu tepkisizliği, başını öne eğerek yürümeye devam etmek oluyor. Nadiren de olsa, laf atan adama karşı cevap verme cesaretini gösterebiliyor kadınlar.

Yaşadığım ilk sözlü taciz vakası, 11 yaşındayken, okul çıkışı bir kız arkadaşımla parkta biraz oturmaya karar verdiğimiz gün gerçekleşmişti. Bir adam, arkadaşımla bana yaklaşarak, ikimizi birden nasıl ellemek istediğini söylemişti. Kendisine bakıp “s.ktir git” diye defalarca bağırmamdan sonra şaşırıp, hızlıca uzaklaşmıştı. Sonrasında olan ise pek şaşırtıcı değil. Yanımıza gelen “duyarlı vatandaşlar” benim gibi “cici” bir kızın ağzına küfrün yakışmadığını, belki de artık oyun parkında oynamak için fazla büyük olduğumu söylemişlerdi.

Tabi ki de olanı biteni idrak edebilecek bir algıya sahip değildim o zamanlar. O gün tek hissettiğim, çocuk parkında bana “edepsiz” şeyler yapmak isteyen adama karşı duyduğum yoğun bir öfkeydi. Zamanla bu “edepsiz” şeylerin aslında edepsiz olmadığını, insan doğası gereği herkesin cinsel dürtüleri olduğunu öğrendim. Yanlış olan cinsel dürtü sahibi olmak değil; bir erkeğin, bu konuda kadının ne düşündüğünü veya ne istediğini umursamaksızın, kadının bedeni hakkında yorum yapma hakkını kendilerinde görebilmesiydi.

O gün çocuk parkındaki davranışım dolayısıyla utanç duymam gerektiği hissini, hayatım boyunca yaşadığım her taciz olayında tekrardan yaşadım. İtiraf etmem gerekiyor ki, bazı durumlarda ben de sessiz kaldım. Bazı durumlarda, çünkü tacizin ne zaman gerçekleşeceği asla belli olmuyor, ben de boş bulunup geri tepki veremedim. Gözlerim dolu dolu, dudaklarımı ısıra ısıra, başımı önüme eğip yürüdüğüm zamanlar da oldu. Ancak genelde cevap vermeyi tercih ettim.  O kişi bana nasıl bağırarak “iltifat” ediyorsa, ben de ona aynen o şekilde bağırarak “küfür” ettim. O kişi nasıl sinsice kulağıma yaklaşarak fısıldıyorsa, ben de aynı sinsilikle bağırarak “sapık var” diye o kişiyi ifşa ettim. Bunu yaptığım zaman toplumun tepkisi hep aynı oldu. Tacizciyi yaptığı davranıştan ötürü utandırmak yerine, beni utandırmayı tercih etti herkes. “Aşırı tepki veriyor olmakla”; “iltifat kabul etmeyi bilmiyor olmakla” hatta “böyle tepki verdiğim için laf yiyor olmakla” suçlandım.

“Ya ne var ki, adam sana bir kompliman yapmış, teşekkür et ve yoluna devam et” diyenler o denli fazla ki. Bu konuda ABD’den feminist sunucu Jessica R. Williams’ın çok güzel bir açıklaması var: “O adam komplimanını kendine saklasın; çünkü benim bir yere giderken yürüdüğüm yol onun yorum alanı dâhilinde değil. Kırmızı halı ya da defile değil; kaldırımda yürüyorum. Ve inanın ya da inanmayın, o adamın iltifatını almak benim günümü güzelleştirmiyor. Tam tersine beni rahatsız ediyor.”

Bu laf atma durumu tabi ki sadece Türkiye’ye mahsus bir durum değil. Dünya’nın her yerinde yaşanıyor. Ben sanırım biraz şanslı biri olarak, genelde Paris merkezinde vakit geçirdiğim için, buraya yerleştiğim günden beri bir kez bile sözlü tacize uğramadım. Hem de çoğu hafta sonu çakırkeyif bir halde, son metroyla evime yalnız dönüyor olmama rağmen. Artık bu konfora biraz fazla alışmış olacağım ki, Türkiye’ye her gittiğimde kendimi bir anda “serbest taciz alanında” buluyormuşum gibi hissediyorum. Ve merak ediyorum, neden Türkiye’deki kadınlar bu konudan bahsetmiyorlar? Neden bu konunun açık ve net bir erkek sorunu olduğunu dile getirmek yerine, hala “yalnız o semtte bu bluzu giyemezsin”, “yalnız o saatte o sokaktan geçme istersen” gibi uyarılarla, kendi yaşam ve beden alanlarını kısıtlar bir şekilde hayatlarını şekillendiriyorlar? Neden laf atıyor olana karşı tek bir tepki verilmez iken, laf yiyen kadınlar kendilerini suçlu hissediyor?

Suçlu hissetmesi gereken bu özgüven ve cinsel güç yoksunu adamlar değil mi? Bu adamların yoldan geçen kadınlara laf atarken aslında demek istediklerini; Buzzfeed sitesi oldukça komik bir video ile anlatmış:

“Seni objeleştirerek kendimi daha erkeksi hissediyorum.”

“Normal insanlar gibi kadınlarla konuşmayı beceremiyorum, o nedenle sana laf atıyorum.”

“Gerçekten çok büyük cinsel sorunlarım var.”

“Özgüven eksikliği yaşıyorum; bu nedenle yolunu keserek kendimi güçlü hissetmeye çalışıyorum.”

“Ne dediğim konusunda hiçbir fikrim yok; ama yine de daha fazla bağırarak laf atmaya devam edeceğim.”

Açıkçası zaten ataerkil düzenden ötürü kadın olarak yüzleşme durumunda olduğumuz yüzlerce sorun varken, bir de hiç tanımadığımız bir erkeğin, sırf kendini daha güçlü hissedebilmesi için uyguladığı bu ilkel yönteme karşı neden sessiz kaldığımızı anlayamıyorum.

Taciz sadece fiziksel olarak gerçekleşen bir eylem değildir. Zaten tacizin kelime anlamı; bir kişiye rahatsızlık vermektir. Bu sebeple tüm kadınların ve erkeklerin bu olağan karşılanan duruma karşı ses çıkarması gerek. Kendilerine laf atan adamların fotoğraflarını çekip, lokal medyada yayılması için internete koyan kadınlar bile var. Belki küfür etmek, geri bağırmak doğru yöntem değil. Ancak kanımca sessiz kalmak ve hiçbir şey yokmuş gibi davranmak; bu davranışı onaylamaktan başka bir şey değil.

(Bu yazı aynı zamanda T24‘de ve Sendika.org‘da yayınlanmıştır.)

Eşit haklar için mücadele etmek, ayrıcalıklı doğanların sorunu mudur?

03/10/2014

Geçen haftaki yazımda “Kadın için Erkek” kampanyasından bahsetmiştim. Bundan bahsederken, yani cinsiyet eşitliği için erkeğin de bir adım atması gerektiğini yazarken, her şeyin gayet açık ve anlaşılır olduğunu düşünmüştüm. Cinsiyet eşitsizliğinin iki cinsiyetin de sorunu olduğunu ve bunun için iki cinsiyetin de adım atması gerektiğini anlamak benim için kolay bir algıydı.

Bu sorunun çözümünün iki cinsiyetin de sorumluluğunda olması; herkes için anlaşılabilir değilmiş ama. Zira çok yakın çevremdeki aktivist erkeklerin bile bu kampanyaya katılmamış olduklarını ve buna gerek görmediklerini üzülerek öğrendim. Kimse “mükemmel bir Dünya” için herhangi bir aktivist akıma katılmak zorunda değil tabi ki; fakat bu akıma erkek olarak destek vermiyor olmalarının sebebinin, kendilerini bu soruna dâhil hissetmedikleri olduğunu gördüm. Cevapları basitti: “cinsiyet eşitliğinin olması gerektiğine inanıyorum; fakat bu benim sorunum değil.”

Önce durumu azınlık haklarıyla açıklamaya çalıştım. Konuştuğum erkekler Türkiye’de azınlık hakları için emek sarf eden insanlardı sonuçta, bu şekilde anlayabilirlerdi belki. “Kürt için Türk” dedim, “Alevi için Sünni” dedim. “Ama kadın haklarıyla azınlık hakları aynı şey mi?” dediler. Değil miydi aynı şey? Biz verdiğimiz özgürlük savaşı içerisinde din, dil, ırk, renk ve cinsiyet gözetmeksizin herkesin aynı haklara sahip olması gerektiğini savunmuyor muyduk? Kadınlar azınlık olmamalarına rağmen neden ayrıcalıklı “erkek” vatandaşlarla aynı haklara sahip olamıyorlar, bunu sormuyor muyduk?

Sanırım kadınların durumu; din, dil ve ırk tercihlerinden ötürü ayrımcılığa maruz kalan insanlara göre daha iyi olarak algılanıyor bazı kesimler tarafından. Önce en mağdur olanı kurtarmak gerekiyor ki sıra kadınlara gelebilsin. Kadınların mağduriyetini dile getirdiğimizde, kadını olduğu yerden daha aşağıda gösterdiğimiz için “mağdur edebiyatı” yapmakla suçlanıyoruz. Kadının gücünden bahsettiğimizde de saldırgan olmakla suçlanıyoruz, çözülmüş bir problemi gereksiz tekrar etmekle itham ediliyoruz.

Cinsiyet eşitliğinin yeterince önemli bir sorun olarak görmeyen veya bu sorunun kendisini ilgilendirmediğini düşünen kesimin algında cidden çok sert bir direnç görüyorum. “Ayrıcalıklı” doğmuş olmanın getirdiği statüyle, güçsüz hissetmek durumunda bırakılan bir kesim ile empati yapmayı unutabiliyor insanlar. Hem de en “eşitlikçi” geçinenleri.

Tekrardan hatırlatmak isterim ki, erkek veya kadın olarak doğmak kim olmak istediğinizi ve hangi haklara sahip olabileceğiniz belirlemez. Ancak “cinsiyet rolleri” doğduğumuz andan itibaren toplum tarafından üzerimize yüklenen rollerdir. Bu rollerin yaratıcısı da bizzat toplumun kendisi, toplumun normları ve standardize ettiği davranış ve yaşam biçimleridir. Kim olabileceğinizi ve hangi haklara sahip olabileceğinizi belirleyen, işte bu roller.

Kadınlık ile özdeşleştirilen sıfatlara bakalım mesela; bağımlı, duygusal, pasif, sessiz, nazik, özgüvensiz, masum, güçsüz, anaç, yumuşak, itaatkâr. Şimdi bir de erkeklik ile özdeşleştirilenlere bakalım; bağımsız, duygusuz, saldırgan, rekabetçi, sakar, güçlü, aktif, özgüvenli, sert, hâkim, isyankâr.

Bu cinsiyet rollerinin insanların üzerindeki baskısı, insanları olmak istemedikleri bireyler olmaya sürüklerken, kadın gibi veya erkek gibi olmaya çalışırken birçok insan yaşam tarzlarını, ilgi alanlarını, haliyle de kariyer planlarını değiştirmek durumunda kalıyor. Bu durum her iki cinsiyeti de eşdeğer etkiliyor diyebiliriz; ama bu bir yalan olur. Çünkü toplumun cinsiyet algısıyla inşa edilen sistemin en ağır darbesini kadınlar alıyorlar.

Mesela kadın hakları ile ilgili yazılan ilk kitabın anca 17. Yüzyılda basılmış olduğunu biliyor muydunuz? 18. Yüzyıla kadar toplum düzeninin tarihsel olarak da ataerkil sanıldığını, 18. Yüzyılda anaerkil bir toplumun keşfinden sonra, toplum düzeninin anaerkil de olabileceği algısına varıldığını? 18. Yüzyıla kadar İngiltere’de kadınların mal varlığına sahip olma hakkının olmadığını? 18. Yüzyılın sonlarına kadar Avrupa’da kadınların yüksekokulda eğitim hakkı olmadığını biliyor muydunuz peki? 19. Yüzyıla kadar da birçok kütüphaneye girmeye bile haklarının olmadığını? Üniversite eğitimi alabilen kadın ve erkek oranının ABD’de, çok uzak değil, daha 1980’ler itibariyle dengelenmeye başladığını biliyor muydunuz? Kadınlara seçme hakkının 19. Yüzyılın başlarında sadece İsveç, Finlandiya ve ABD’nin bazı eyaletlerinde, Dünya’da ilk defa olarak tanındığından haberdar mıydınız? Kürtajın bir suç olmaktan çıkartılarak bir hak olarak sunulmasının ilk defa 1939’da İngiltere’de gerçekleşmiş olduğunu, Fransa gibi kadın haklarına öncelik veren bir ülkede bile 1975 yılına kadar yasallaşmamış olduğunu biliyor muydunuz?

Bilhassa gelişmiş olarak gördüğümüz ülkelerden örneklerle açıklamaya çalıştım kadın-erkek arasındaki eşitlik (!) durumunu. Kadınların kaç yüzyıl geriden gelerek bazı haklara sahip olabildiklerinden bahsediyor olmak kadını mağdur olarak göstermek değildir; gerçekleri anlatmaktır sadece. Gelişmemiş ülkelerden bahsedecek olursak da kadın-erkek arasındaki eşitsizlik ortaçağ zamanlarındakiyle aynı sayılabilecek seviyede. Bu bahsettiğim haklar nasıl kazanıldı peki? Kadınların seslerini çıkartarak, protesto ederek, mücadele vererek haklarını talep etmeleri sayesinde kazanıldı.

Ben, üniversite eğitimimi tamamlayabilme şansına erişebilmiş, üniversite sonrası iş bulabilmiş, kendi paramı kendim kazanarak, kendi ayaklarım üzerinde durabilen, birçok kadının erişimi olmayan daha ayrıcalıklı bir hayata sahip olan bir kadın olduğumun farkındayım. Ancak aynı koşullarda bulunan bir erkekle eşit yaşam konforuna sahip değilim hâlâ. Hem de Paris’te yaşıyor olmama rağmen. Elimde olanlara şükredip, haddimi bilmek yerine; dilime, ırkıma, rengime ve cinsiyetime bakılmaksızın bana sağlanacak eşit haklar için mücadele etmeye devam edeceğim. Çünkü biliyorum ki uğruna mücadele verdiğim bu eşitlikler sağlandığı zaman; hepimiz özümüzde insan olduğumuzu anlayacağız. Doğuştan gelen özelliklerimiz sayesinde, kendimizi başkalarından üstün görmeyi bırakacağız.

Elinizde tuttuğunuz, çoğunu da kendi çabanızla elde etmediğiniz haklar ile içinde bulunduğunuz güç dünyanıza iyice bir bakın derim. “Kadın için erkek” demeniz için, illa ki o hakların elinizden alınması mı gerek?

(Bu yazı aynı zamanda T24‘de yayınlanmıştır.)

Kadın için erkek…

27/09/2014

“Feminizmden daha çok bahsettikçe, kadın hakları için savaşmanın, erkeklerden nefret etmekle ilişkilendirildiğini fark ediyorum. Bildiğim tek bir şey var, o da artık buna bir son verilmesi gerektiği. Feminizm, sözcük anlamı olarak erkeklerin ve kadınların eşit hak ve olanaklara sahip olması demektir. Teoride, her iki cinsiyet için de politik, ekonomik ve sosyal olarak eşit olmak demektir.”

Bu sözler, Emma Watson’ın 20 Eylül’de Birleşmiş Milletler New York binasında, “heforshe” (KadıniçinErkek) kampanyasının tanıtımı için yaptığı konuşmadan alıntı. Emma Watson’ı Bülent Arınç’a karşı başlatılan kahkaha kampanyasına katılımından hatırlarsınız belki. Kendisi 6 ay önce Birleşmiş Milletler Kadın birimi için Küresel İyi Niyet Elçisi seçildi ve 21. Yüzyılın en büyük dayanışmalarından biri olarak tanımlanan bu kampanyayı yayma görevini üstlenmiş durumda. Bu feminizm kampanyasına, Dünya çapında 1 milyar erkeğin katılımının sağlanması hedefleniyor. Evet, yanlış okumadınız, kampanyanın hedef kitlesi erkekler.

“Bir erkek feminist olabilir mi?” diye sorabilir birçoğunuz. Sonu –izm’le biten her ideolojide yaşanan kavram kargaşası gibi, feminizm de ne yazık ki herkes tarafından işine geldiği yöne doğru çekiliyor. Nitekim feminizm kendi içerisinde sosyalist feminizmden, post-modern feminizme; anarka-feminizmden, liberal feminizme kadar birçok farklı dalda ayrılıyor. Ancak özünde feminizm; politik, ekonomik ve sosyal hakların her iki cinsiyet için de eşit olarak tanımlanması, kurulması ve savunulması anlamına geliyor. Bu noktada da bir erkek, her iki cinsiyetin de eşit haklara sahip olması gerektiğini neden savunamasın? Bir erkek, neden kendini feminist olarak tanımlayamasın?

Bir kadın veya bir erkek olarak doğmak, sahip olduğunuz hakları ve o haklar doğrultusunda olabileceğiniz kişiyi neden tanımlıyor? Toplumsal normlar tarafından şekillenen cinsiyet-stereotiplerinin sınırlı kalıplarında; hem erkekler, hem de kadınlar toplumun öngördüğü karaktere adapte olmaya çalışırken, yaşayabilecekleri onca özgürlükten neden mahrum kalıyorlar?

“Kadınlar kibar olur, edepli davran.” “Erkekler ağlamaz, güçlü ol.” “Kadınlar futboldan anlamaz, sen futbol takımına değil tiyatro kulübüne yazıl.” “Erkeklerin analitik zekâsı kuvvetlidir, sen sosyal bilimlerde bir bölümde okuma.” “Kadın öncelikle iyi bir anne olmalıdır, doğurganlık çağını kariyer yapmaya mı harcayacaksın?” “Erkek eve ekmek getirir, çocuğun bakımını kadın üstlenir, çocuğa yemek alacak parayı kazanman kâfi.”

Say say bitmez, biter mi? Bu düzen böyle kuruldu, böyle akıp gidiyor diye, bu düzene karşı gelmek yerine adapte olmayı mı tercih etmek gerekiyor? Doğduğumuz andan itibaren hepimize önce kadın veya erkek olmanın koşulları öğretiliyor. Peki ya insan olmak? İstediğimiz gibi, istediğimiz haklara ve özgürlüklere sahip insanlar olmak?

Bugün, bu çağda, yüksek medeniyet seviyesinde olduğunu iddia eden ülkelerde bile cinsiyet eşitliğini tam olarak sağlanamamıştır. Dünya çapında bu mevzuya baktığımızda, kadınlar ne yazık ki erkeklere oranla çok daha az haklara sahipler, çok daha fazla baskıya maruz kalıyorlar, çok daha az özgürler ve çok daha az ekonomik, politik ve sosyal olanaklara sahipler. Neden? Çünkü düzen ataerkil. Güç, para, eğitim, kariyer ve daha nicesi erkeğin egemenliğinde. Bu egemenliğin devam edebilmesi için de, hem erkekler, hem de kadınlar cinsiyet kalıpları içerisinde davranmaya ve hayatlarını bu kalıplar dâhilinde kurmaya zorlanıyorlar. Her iki cinsiyetin de olmak istedikleri gibi bireyler olmaları için feminist aktivizme katkıda bulunmaları gerekmez mi? Bu eşitliğin sağlayacağı konfor için feminist erkeklere ihtiyacımız yok mu?

“heforshe” kampanyası da işte tam olarak bunu hedefliyor. Kampanya Emma Watson’ın elçiliğinde daha yeni basına duyurulmuş olmasına rağmen, Dünya’nın farklı yerlerinden gelen olumlu ve olumsuz tepkiler büyüyor. Bazı kişiler bu bakış açısının feminizm değil hümanizm olduğunu savunuyor. Oysa hümanizm felsefi bir terim olmakla beraber, doğaüstü bir güce, bir yaratan kavramına karşı, insan merkeziyetçi anlayışın üstünlüğünü savunmaktır. İnsanlar, kendilerini rahat hissettikleri düzenin içerisinde sabit kalabilmek için, kelimelerin sözlük anlamlarını çarpıtarak, düzenlerini bozacak akımlara karşı ne kadar da bencil bir direnç gösteriyorlar.

Bazı kişiler de Emma Watson’ın bu kampanyanın elçisi olmasına bozulmuşlar. Zaten birçok özgürlüğe ve ekonomik güce sahip bir kadının bu kampanyanın elçisi olmaya hakkı yokmuş çünkü. Doğru, Afrika’da çocuk yaşta kadın sünnetine maruz kalmış, ortaokul eğitimi dahi alamamış, erken yaşta evlendirilmiş ve eşinden şiddet görürken bir yandan da çocuklarına bakmaya çalışan bir kadın bu kampanya için elçi olmalıydı. Cinsiyet eşitsizliği propagandası, yine alışılagelmiş bir biçimde mağduriyet üzerinden yapılmalıydı. Mağdur olmadığı müddetçe, mağdurun hakkını savunmak Emma Watson’ın neyine?

En kötüsü de Emma Watson’ı bu kampanyayı durdurması için kendisine yöneltilen hakaretler ve tehditler. “Feminizm kampanyanı durdur, yoksa seni durdurmasını biliriz.” Dediğim gibi, kendi konforundan memnun olan erkekler ve hatta kadınlar, söz konusu feminizm olduğu zaman kadına ait olduğu yeri bildirmek için her şeyi yapıyorlar.

Mısır’da kadınlar direniş sırasında meydanlardaydılar. Ancak tecavüze uğradılar; çünkü birilerinin onlara orada olmamaları gerektiğini bildirmesi gerekiyordu. Güney Afrika’da tecavüze uğrayan lezbiyen kadınların sayısı her geçen gün artıyor; çünkü birilerinin onlara lezbiyen seksin doğru olmadığını anlatması gerekiyor. Hindistan’da artan tecavüzlere karşı devletin resmi açıklaması kadınların erken yaşta evlenmeleri ve gece geç saatte sokakta dolaşmamaları gerektiği yönünde; çünkü birilerinin erkeklere tecavüz etmemeyi değil, kadınlara tecavüzü aranmamayı öğretmesi gerekiyor.

Hayatınızda herhangi bir günü, hakarete, tacize, saldırıya veya tecavüze maruz kalmadan yaşayabiliyorsanız; kadın veya erkek olmanız fark etmeksizin; şanslı kesimdensiniz. Sizin bu şanslı kesimden olma hakkınız varsa, neden Dünya’nın diğer yerlerindeki insanlar bu kesimden olma hakkına sahip olmasın?

İşte bu nedenle “heforshe” şu güne kadar gerçekleşen en güzel feminist kampanyalardan biri.  Çünkü erkekleri bu mücadeleye davet ediyor. Websitesine girip baktığınızda, Türkiye’den sadece 510 erkeğin kaydolduğunu göreceksiniz. Bu sayının artmasına yardımcı olmak istemez misiniz?

Websitesine kaydınızı yaptırabilir, sosyal medyada #heforshe hashtagı ile destek mesajlarınızı, fotoğraflarınızı yayınlayarak bu kampanyaya desteğinizi gösterebilirsiniz.

“Ben değilsem, kim? Bugün değilse, ne zaman?” diye soruyor Emma Watson.

Ben ve bugün demek için henüz geç değil.

(Bu yazı aynı zamanda T24‘de yayınlanmıştır.)

Pizza siparişine, flört hizmeti dahil midir?

07/09/2014

Olayı anlamanız için, kendinizi kısaca şu senaryonun içinde düşünmenizi istiyorum.

Karnınız acıktı. Bir pizzacıdan pizza sipariş ediyorsunuz. Pizzanız geliyor, onu afiyetle yeme meşguliyetindeyken cep telefonunuza bir mesaj geliyor: “Saygısızlık yapmak istemem ama… Umarım getirdiğim pizza tatlılığınıza tat katmıştır…” Mesajı atanın kim olduğu belli. Pizza sipariş ettiğiniz firmanın, siparişinizin teslimi için telefon numaranızı paylaştığı ve bu numarayı şahsi “iltifat/kur/flört” adı altında taciz sebebiyle kullanan kurye. Bu davranıştan rahatsız olmamanız gibi bir ihtimal yok. Nasıl olsun ki? Telefonunuzu, adınızı, ev adresinizi bilen; bu bilgilere işi gereği sahip olmuş biri var ve bu bilgileri kullanarak sizi normal bir şekilde “kur yaptığını” sanarak taciz ediyor.

Bu davranıştan rahatsızlığınızı dile getirmek istiyorsunuz. Firmayı arayabilirsiniz evet. Fakat bu şikâyetin gerekli mecralara iletilip iletilmeyeceğini, aradığınız zaman bağlanacağınız kişinin konuya ilgi seviyesi,  belirliyor. Bu bir gerçek. Özellikle son 1,5 yılda Türkiye’de sosyal medyanın gerekli mecralara ulaşma konusunda ne kadar başarılı bir platform olduğunu hepimiz gördük. Hele ki Twitter’ın.  Firmaya Twitter’dan bir tweet atarak, bu konudaki rahatsızlığınızı daha halka açık bir alanda dile getirmeniz mümkün. Ve bu konuda bir tweet atıyorsunuz. Bu tweet, dolaşıma giriyor, okuyanların sayısı artıyor ve insanlar farklı bakış açılarından tepki vermeye başlıyorlar. Kimisi destek oluyor, kimisi eleştiriyor, kimisi hakaret ediyor, kimisi suçluyor. Direkt size tweet göndererek ya da sizden/hikâyenizden bahsederek.

Sonunda gerçekleşen durum, viral olan (internette hızla dolaşıma girip, yüksek sayıda kişiye ulaşan) her içerik için geçerli. Sonuçta bir içerik, insanların sosyal ağlarında gündem olduğu zaman herkes bu konuda bir fikir sahibi olma ihtiyacını kendisinde hissediyor ve fikrini paylaşıyor. Destekleyen, nötr olan ya da saldıran fikrini.

Bu olayı dün gece bir kadın yaşadı. Almış olduğu mesajın ekran görüntüsünü Twitter’da sorumlu firmaya gönderdi. Aldığı eleştirel/saldırgan tepkiler de böyle:

“Yazık lan napsın sevmiş çocuk”

“Çocuğun ekmek parasıyla oynamayın amk. Abaza anına denk gelmiş ne var bunda oro*pu kızı”

“Umarım verdiğim Mojito tatlılığınıza tatlılık katmıştır.” (Bunu gönderen İzmir-Alsancak’taki bir barın resmi Twitter hesabı.)

“Bu kızın yaptığı tam bir kezbanlık ve ke*aşeliktir. Adam hoşlanmış belki de tanışma umuduyla yazmış olabilir. Be a*koduğumun karısı ilgilenmiyorsan insan gibi reddedersin, her iltifatı taciz gibi algılamak bizim Türk kezbanlarının kodlarına mı yazılmış nedir amk.”

“Üç kuruşa talim eden emekçi bir motosikletli isen, orta sınıftan bir kıza kur yapamazsın ağzına sı*arlar.”

Türkiye’de erkek şiddetinden ölen, hâlâ şiddet görmekte olan, tecavüze uğramış/uğruyor olan, fiziksel olarak tacize maruz kalan kadınların sayısı malum. Haliyle Türkiye’deki gibi uç rakamlar ve gerçekler söz konusuyken, bir kuryenin sipariş götürdüğü kadına sadece “masumca” kur yapmış olduğunu düşünüyor ve sonrasında bu kadının internette de saldırıya maruz kalmış olmasını önemsiz bir mevzu olarak görüyor olabilirsiniz. Yukarıda sayılan sebeplere daha yüzlercesini ekleyerek durumu olağanlaştırabilirsiniz. Çünkü ataerkil zihnin içine doğan ve o zihin verdiği genel-geçer değerlerle büyüyen herkesin kolayına gelen bir kanıksama durumu bu.

Hatırlatmak isterim; hepimizin mahremiyeti kendine. Bu mahremiyet dâhilindeki bilgileri paylaşmak da kişinin kararı. Bir kadın yemek alma amacıyla telefon numarasını bir firmayla paylaştı ve bu telefon numarası bir firma çalışanı tarafından kur yapma amacıyla kullanıldı. “Avrupa’da bu olağandır, kur yapmak taciz değildir, dilenci bile kur yapar” yazanlar olmuş. Üzgünüm ama Avrupa’da böyle bir durumda çalışan kişi görevini suiistimal ettiği gerekçesiyle cezalandırılır. Emekçinin yanında durarak solculuk kasarken, bir çalışanın iş ahlakına aykırı davranması meşru sayamazsınız. Kişi beyaz yakalı da olsa, işveren de olsa bu davranış görevin suiistimalidir ve tacizdir.

Bu kadını yaşadığı tacizi paylaştığından ötürü, ilgi çekmeye çalışmakla suçlayanlar olmuş. Varsın ilgi çekmek için yapıyor olsun, bu durum kuryenin davranışını doğru kılar mı? Atılan mesajın naiflikten kaynaklı olduğunu, saf emellerle “şans denemek” için atılmış olduğunu ve bu nedenle taciz olmadığını savunanlar olmuş. Varsın kurye bu mesajı atarken yanlış bir şey yapmadığını düşünüyor olsun. Bunu düşünüyor olmasının sebebi ne acaba? Bu mesajı atmanın doğru bir şey olduğunu düşünmesini sağlayan kolektif toplum algısı olmasın?

Bir kadının kendi istemi dışında telefon numarasına sahip olan biri, ona kur yapabilir, sonuçta bir kere aynı kapı aralığında yüz yüze denk geldiler. Kaldırımda yürüyen bir kadına, ezkaza orada oturan bir adam laf atabilir, sonuçta kadın adama güzel gelmiş, iltifatı hak ediyor. Otobüse mini etekle binmiş bir kadını, bir adam elleyebilir, sonuçta kadın bacaklarını ifşa ettiği için bunu arzuluyor olduğunu ima ediyor. Gece geç saatte karanlık sokakta yürüyen bir kadına tecavüz edilebilir, sonuçta o saatte oradaysa başına geleceklerden haberdardır, tecavüzü istiyor.

Bu bahaneler uzar gider. “Bir mesajdan, tecavüze kadar geldin, abartıyorsun” demeyin lütfen. Ataerkil toplum bilinci işte böyle en ufak tacizden, en büyüğüne kadar, yani tohumdan fidana kadar uzar giden bir bilinç. Mesajı atan kuryeyi linç edelim, cezasını çeksin, ölsün falan demiyorum. Yaptığı davranış yanlış ve bu davranışa maruz kalan kadının bunu ifşa etmesi de en büyük hakkı. Önce bunu kabul edelim diyorum.

Büyük mevzular bir kalemde çözülmüyor. O mevzuya gelene kadar her şey nasıl evriliyor, hiç önemsemediğiniz ufak tefek detaylar, asıl sorunların oluşumuna nasıl destek oluyor, biraz da ona bakalım diyorum.

Bakmak istemiyorsanız, anlamak istemiyorsanız, durduğunuz yer rahat olsa gerek. Dün gece bu deneyimi yaşamak zorunda kalan kadın, gelen tepkilere karşı şöyle bir şey yazmış: “Çok değil, sadece bir saatliğine kadın olun bu ülkede. Belki o zaman anlarsınız.”

Zorunlu ekleme: Bugün itibariyle Twitter’da “pizzacı intihar etti” söylemiyle bir bilgi kirliliği kampanyası başlatılmıştır. Bu bilgi doğru değildir. Bu kampanya dahilinde tacize uğrayan kadına çok çirkin ithamlar yapılmaktadır. Bu ithamları yapanların çoğu da kadın ayrıca. Instagram fotoğraflarının ekran görüntüleri kendisine gönderilip, “bu fotoğrafı paylaşan kişi flörte açıktır zaten” tarzında saldırılar ve hakaretler gönderilmektedir. Tacize uğrayan kadın aldığı tepkiden dolayı Facebook sayfasını kapatmak zorunda kalmıştır. Herkese hatırlatmak isterim, tacize uğrayan kadını, bu tacizden ötürü suçlamak da bir tacizdir. Sanal saldırı da bir tacizdir. Bu durumu olağan kılan söylemlerde bulunan herkes de bu tacizi desteklemektedir.

(Bu yazı 07/09/2014 tarihinde Radikal Blog‘da yayınlanmıştır.)