Ezber bozan YPJ kadınları

18/10/2014

2011 yılından beri Suriye’de iç savaş olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu iç savaşta muhalif kesimler de ülkenin farklı bölgelerinde egemenlik sağlama çabası içerisinde. İslam’ın en karanlık yüzü olan DAİŞ (IŞİD) de Suriye’de kendi alanını genişletebilme hedefiyle aktif bir şekilde savaşıyor, daha doğrusu cihad ediyor. Kur’an Kerim’in Tevbe Suresi, 73. Ayetindeki “Kafirlere ve münafıklara karşı cihad et ve onlara karşı çetin ol!” emrini eksiksiz ve hatta fazlasıyla yerine getiren bir örgüt DAİŞ. İslam için, tereddütsüz savaşan bu cihadistler, her geçen gün kendilerine katılan militanlar ve gelen maddi destek sayesinde hızlıca büyümekte. Hedefleriyse Orta Doğu’da bir İslam Devleti kurmak.

Onlara göre Müslüman olmak ve Allah’a inanıyor olmak yeterli değil. Sünni olmayan ve şeriata inanmayan herkesin de katledilmesi gerektiğine inanıyorlar. İşgal ettikleri bölgelerdeki erkeklerin kafalarını kesip, kestikleri kafalarla futbol oynadıkları videoları agresif propagandaları için yaymakta da çekince görmüyorlar. Ele geçirdikleri kadınlar ise birer savaş ganimeti ve kendilerine helal. Rızasız evlilik, tecavüz, işkence ve bu kadınları köle pazarlarında satabilme gibi yetkiler hepsinde mevcut.

DAİŞ’in işlediği bu katliama karşı tüm Dünya “çaresiz” kalırken, çoğunluğu Kürtlerden oluşan ve PYD (Suriye Demokratik Birlik Partisi)’nin askeri kolu olan YPG (Halk Savunma Birlikleri), DAİŞ’e karşı en dirençli savunmayı gerçekleştirebilen tek silahlı kuvvet. YPG’nin gösterdiği bu takdire şayan direnişin, bu denli güçlü olmasının tek sebebi silahlı ve askeri eğitimi kuvvetli peşmergelere sahip olmaları değil tabi ki. Zira YPG sadece erkek peşmergelerden oluşmuyor. YPG’nin içerisinde sadece kadınlardan oluşan ve sayıları YPG’nin üçte birini oluşturan YPJ, yani Kadın Savunma Birliği var.

Geçtiğimiz haftalar içerisinde uluslararası basında YPJ peşmergelerini anlatan ve yücelten çok fazla makale yayınlandı. Hiçbir şekilde maaş almayan bu örgütte kadınların askeri eğitimden geçip, savaş alanlarında “bir erkek gibi” mücadele ediyor olması, medyada bir haber değeri taşıyordu sonuçta. Zira günümüzde kadınların savaştaki görevleri, kendi yaşam alanları tehlikeye girdiği vakit, savaşa katılmak ve erkek askerlerin sağlık, beslenme, bakım gibi ihtiyaçlarını karşılamak üzerine genelde. Tabi ki de birçok ülkenin ordusunda yer alan maaşlı kadın askerler de var ve tabi ki de Amazonlar gibi kadın savaşçılar da tarihte yer alıyorlar. Ancak YPJ’nin şu an DAİŞ’e karşı verdiği mücadele ezber bozar nitelikte.

Kur’an-ı Kerim’de Mâide Suresi, 35. Ayet der ki: “Allah’a karşı gelmekten sakının, ona yaklaşmaya vesile arayın ve onun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.” DAİŞ militanları için kurtuluş cennete girmeye hak kazanmak demek. Hem de orada kendilerine tam tamına 72 bakire cariye bonus olarak hediye. Gelgelelim YPJ kadınları bu yolda kendilerine bir sorun teşkil ediyor; çünkü eğer ki bir kadın tarafından öldürülürlerse, cennete girmeye hak kazanamıyorlar. Bu nedenle YPJ kadınlarının verdikleri röportajlarda yüzleri hep gülüyor. Mutlu ve gururlular. Bir kadın eliyle öldürüldüğü zaman cennete gidemeyeceğine inanan, bu sebeple kadın savaşçılardan deli gibi korkan bir kitleyle savaşıyorlar çünkü.

YPJ kadınlarının gösterdikleri bu cesur direnişin medyada yer alıyor olmasından rahatsız olanların sayısı oldukça fazla. Onlara göre bu kadınların mücadelesinin medyada yer alması, savaş güzellemesi anlamına geliyormuş. Kadınların silahlı savunmaları “estetize” edilmemeliymiş. Asla savaş yanlısı bir insan olmadım; ancak şöyle de bir gerçek var ki, her insanın birincil hakkı olan yaşama hakkına karşı bir saldırı olduğu durumda, her insan kendini savunmak durumunda. “Savaş ya da kaç” refleksi vardır ya, Suriye’de bu durumda kaçmak demek, kendi yaşam alanı kaybetmek ve şansın varsa “Suriyeli göçmen” olarak Türkiye sınırları içerisinde ezilerek var olmak anlamına gelir. Bu koşullar altında savaşmak ise militarist olmak değil, kendini savunmaktır sadece.

YPJ kadınlarının haberleri Elle ve Marie Claire gibi kadın modası dergilerinde yer aldı. “Bu dergilerin ne amaca hizmet ettiği belliyken” bu haberlerin yapılıyor olmasının kadınların cinsel olarak objeleştirilmesi anlamına geldiğini iddia edenler var. Bu haberlerin hepsini okudum, birinde bile cinsel objeleştirme söz konusu olmadığı gibi, bu kadınların cesur direnişlerine olan övgü dışında tek bir söyleme rastlamadım. Bu haberleri eleştirenlerin, YPJ kadınlarının ne için savaştığından haberleri var mı acaba? Suriye’de kadını gerçek anlamda objeleştiren İslamcı rejimin farkındalar mı acaba? PYD’nin Suriye’deki tek feminist parti olduğundan haberdarlar mı acaba? YPJ komutanlarından Narin Afrin diyor ki: “Bir kadın komutan olarak birincil sorumluluğum, kadınların kendi iradeleri olduğunu gösterebilmeleri. Tüm eğitimlerimizi başarıyla tamamlayan kadınlar ‘kadınlar savaşamaz’ söyleminin bir yalan olduğunu kanıtlıyorlar.”

DAİŞ’in uyguladığı soykırıma destek için yürüttüğü bu propagandaya karşılık, YPJ’nin medyada kahramanlaştırılmasından ve yüceltilmesinden daha doğal bir şey göremiyorum. Kadınları pasifize eden ve köle statüsünde ezen bir örgüte karşı, hele ki sadece kadınlara hitap eden bir mecrada, YPJ peşmergelerinin gerek kahramanlaştırılarak, gerekse de “kayırılarak” yer alması lazım ki, direnişlerinin propagandası yayılsın.

Kadınların barış elçisi olarak yeryüzünde varlıklarını sürdürüyor olmasını her zaman destekledim, ancak bir YPG peşmergesi diyor ki: “Biz silahların, savaşın, öldürmenin yanlısı değiliz. Hepimiz güvenli bir hayat yaşamak, eğitimimizi tamamlamak, sevgililerimizle aşk yaşamak isterdik; ama şu an bir OHAL durumunun içerisindeyiz ve alanımızı korumak zorundayız.” Yaşam alanı ve bir kadın olarak, insan hakları dâhilinde var olabilme alanı tehlike altında olan bu kadın savaşçıların vermiş olduğu cesur mücadele hafife alınmamalı. Çağlardır “önce çocuklar ve kadınlar” diyen ve kadını çocuk acizliğinde savunmasızlığa iten bu karanlık zihniyete karşı, tüm hayatlarını bir kenara bırakarak cesurca mücadele veren bu kadınlar, kanımca günümüzün en yüce kahramanları.

(Bu yazı aynı zamanda T24‘de ve Sendika.org‘da yayınlanmıştır.)

Advertisements

Lice’ye kör gözlere açık mektup

08/06/2014

Pardon, Türkiye’nin batısında yürütmekte olduğunuza inandığınız Gezi Direnişinizin ortasına düşüp, gündem dağıtacağım biraz. Affedersiniz. Siz sevmezsiniz böyle aykırı ve sizden olmayanların gündemi meşgul etmesini ama Türkiye’nin doğusunda insanlar tüfeklerle taranırken sessiz kalamadım. Kusuruma bakmayın.

Medeni Yıldırım’ı hatırlarsınız. 90 yıldır Doğu’da katledilen Kürtlerden bir tanesiydi hani. Şansa (!) bakın ki Gezi dönemine denk gelmişti ölümü, bu sayede adını öğrenebilmiştiniz. Daha 18 yaşındaydı. Lice’de kalekol inşaatına karşı direnenlerden biriydi. Penguen medya ve Muz Cumhuriyeti iktidarı, terörist olduğunu ve askerin havaya açtığı ateş sonucu öldüğünü söylemişti hani. Hah, işte o çocukcağız.

Vah vah, nasıl oldu da uçarken vurulabilen canlılar sınıfında yer alabilmişti? PKK beynini yıkamıştı herhalde. PKK küçük çocukları dağa kaçırmakla meşhurdu ya.. Hem zaten neyineydi onun direnmek? Hem de TSK’ye, koskoca vatana karşı direniyordu. Size göre TSK’ye direnmek, hükümete direnmekle aynı değil, vatana direnmekti ya, o hesap işte. Askere karşı duran bir vatan haini! Mehmetçiklerin tetiğe basan parmakları suçsuzdu size göre. Gezi direnişçileri ile bir anıldığında adı, öfkeden kuduruyordunuz. Medeni sizden değildi, olamazdı da.

Dün gece Lice’de yine sizden olmayanlar askerin açtığı ateş sonucu katledildiler. Asker saldırmadan önce “sizi imha edeceğiz” anonsu yaptı. Canlı bir insandan değil de, öylesine cansız bir nesneden bahsediyormuşçasına. Rakamdan ibaret ölümlerinde, rakam bile belli değil hâlâ. Çünkü alana basın sokulmuyor. Kimisi bir diyor, kimisi dört. Cesetler isimsiz, cesetlerin nerede olduğu bile belli değil. Bilinmez çünkü oralarda, asker “leş” der o cesetlere ve yine oranın halkına kalır cenazelerini aramak, bulmak ve gömmek. O da şansları varsa.

Siz, güzel kardeşlerim, hani Gezi’de “faşizme karşı omuz omuza” diyerek beraber direndiğimiz kardeşlerim, kalekol nedir bilir misiniz? Gezi’den sonra önünden geçmeye korktuğunuz karakolların OHAL bölgesi versiyonudur kalekol. TSK’ye bağlıdır. Sınır bölgeleri korumak adına yapıldığı iddia edilen, ancak sınır bölgelerde yaşayan Türkiye vatandaşlarını katletmekte “sınır tanımayan” askerlerin koşullandıkları binalardır.

28 Eylül 2009, 12 yaşındaki Ceylan Önkol Lice’nin Şenlik köyünde hayvan otlatırken kalekoldan ateşlenen havan mermisiyle katledildi. Annesi, kızının cesedinin parçalarını eteğinde taşıdı. Ceylan’ı kim öldürdü? Siz bilmezden gelebilirsiniz, kanıt yok dersiniz; ama öldüren kişi, o havanı kalekoldan ateşleyen bir askerdi. Aslında tam olarak kimin katlettiğinin ne önemi var? Ceylan’ı öldüren bizdik güzel kardeşlerim. Batı’nın elitist, üsten bakmacı, ötekileştiren ve tüm bunları vatanseverlik kisvesinde gizleyen vatandaşları olarak bizdik.

Lice sadece 15 gündür direniyor sanıyorsanız yanılıyorsunuz. 22 Ekim 1993, Lice Katliamı. Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın suikasta kurban gittiği için, TSK Lice’de 16 kişiyi öldürüldü; insanların evleri, işyerleri yakıldı. Yüzlerce insan göçe zorlandı. Ah ama doğru, siz ona tehcir diyordunuz, unutmuşum. Lice’de olanları da PKK eylemini, TSK müdahalesiyle yatıştırma olarak görüyordunuz. O gün katledilen herkes PKK’liydi sizin gözünüzde. Teröristti. Kerem Cantürk’e anlatın bir de siz terörist olmayı. 1993’te üç çocuğunu mezara gömen, katliam günü 5 yaşındaki kızının havan mermisiyle patlatılmış beynini, kafatasına kendi elleriyle yerleştirmek zorunda kalan Kerem Cantürk’e.

Lice halkının hafızası katliamlarla dolu. Bu nedenle de Lice halkı, PKK sempatizanı/militanı olsun ya da olmasın, kalekol istemiyor. Kalekol demek, sebepsiz yere katledilen insanlar demek. Kalekol demek, sebepsiz yere gözaltına alınan insanlar demek. Gözaltına alınıp, işkence gören, tecavüz edilen ve işkenceyle öldürülen insanlar demek. Kayıp cenazeler demek.

Siz ağaçlar için direndiniz, kürtaj hakkı için, alkol alabilmek için, demokratik haklarınızın ihlal edilmemesi için direndiniz. Lice halkı da bir vatandaşın elinde olması gereken birincil ve en gerekli hak için, can güvenliği için direniyor.

Lice, Ceylanpınar, Kızıltepe, Dersim ve Doğu’nun daha nice ili, ilçesi değil 15 gündür, 90 yıldır direniyor. Anlayacağınız dilden söylemek gerekirse, direnmek Doğu halkının fıtratında var! 90 yıldır iktidarda kim olursa olsun, gerek tarih kitaplarıyla, eğitim sistemiyle, gerek de ana akım medya aracılığıyla sizi Doğu’ya düşman ederken, Doğu’yu az gelişmişlik ve ezilmişlik cehenneminde bıraktı.  Son bir yıldır Batı’da yaşanan zulmün kaç bin katı yaşandı Doğu’da.

Siz güzel kardeşlerim, son bir yıldır direndiğinizi iddia ediyorsunuz. Özgürlükçü ve eşitlikçi, demokratik bir sistem için direndiğinizi söylüyorsunuz. Peki, bu iktidar, bu ana akım medya sizi de terörist ilan etmedi mi? Vatan haini demediler mi sizi de? Yükselen “Yeni Türkiye”yi sabote etmekle itham edilmediniz mi? Gezi’de direnişe katıldığınız için dış mihraklardan para almamış olduğunuzu kanıtlamak zorunda kalmadınız mı? Polis kafanıza gaz fişeği sıkmadı mı, karşısında düşman varmışçasına? Hem plastik, hem de gerçek mermiler sıkılmadı mı? Yaralanan, gözaltına alınan, işkence gören, gözünü kaybeden ve ölen onca insan için terörist demediler mi? Vatan hainlerini “imha ediyoruz” demediler mi? Ölümler olağanlaşmadı mı?

Son bir yıldır yaşanan zulmün kat be kat fazlasını 90 yıldır yaşadığınızı düşünün. Hem de coğrafi, ekonomik ve hayat şartları olarak çok daha sefil bir ortamda. O zaman da sorar mıydınız acaba, neden dağa çıkıyoruz diye? Neden silahlıyoruz diye?

Kimse paşa gönlünün keyfine dağa çıkmıyor. Kimse de kimseyi dağa kaçırmıyor. Ancak 1916’dan beri devletin paşa gönlünün keyfine, ülkenin tüm genç erkekleri TSK tarafından kaçırılıyor. Adına da zorunlu askerlik deniyor. Bu zorunlu askerlikle de vatanın bölünmesi tehdidi ve korkusuyla, ülkedeki insanlar birbirine düşman ediliyor. Adına da terörle mücadele deniyor. Aynen bugün Batı’da “vatan haini Geziciler”le polisin verdiği mücadele gibi.

Ve ben, aradaki bu basit benzerliği anlatmaya çalıştığım için Kürtçü, Türk düşmanı, vatan haini ve hatta terörist sempatizanı ilan ediliyorum. Siz beni istediğiniz sınıfa sokabilirsiniz kardeşlerim, benim gözümde ezilen herkes aynı sınıfta; ezilenin yanında durmayan, ezene yandaşlık eden de zalimin sınıfında. Kazım Koyuncu’nun da dediği gibi “birbirimizi anlamamız için aynı dili konuşmamıza gerek yok; ezildikten sonra hepimiz aynı şarabız.”

(Bu yazı aynı zamanda Radikal Blog‘da yayınlanmıştır.)