Türkiye’de ilk defa makyaj videoları çeken bir erkek, ay nasıl olur?

12/05/2017

Arda’yı ilk, birkaç ay önce Twitter’da zaman akışıma düşen bir fotoğrafı ile tanıdım. Şahane bir makyaj yapıp kendi fotoğrafını çekmişti ve Twitter’da “Toplumsal cinsiyet rollerini yıkmaya geldim!” diyerek paylaşmıştı. Fotoğrafı görür görmez merakla altında yazılan yorumları okumaya başladım. Onlarca insan Arda’nın bu muhteşem fotoğrafından rahatsız olmuş, homofobik, cinsiyetçi, nefret ve hakaret dolu mesajlar yazmışlardı. Ve Arda tüm bu nefrete, suç boyutundaki tehditlere rağmen cesurca fotoğraflarını, makyaj videolarını paylaşıyor, ona saldıranlarla zekice dalga geçiyordu. Dirayetine hayran kalmıştım ki bu hayranlığım onun sadece 18 yaşında olduğunu öğrendiğimde iyice arttı. Arda’yı tanıdıkça, onunla konuştukça ne kadar güçlü biri olduğunu keşfettim. Bazı zamanlar ona yöneltilen tehditlere onun yerine öfkelendim ve o zamanlar geldiğinde bana nefretle dalga geçmeyi öğreten yine o oldu. İstedim ki 18 yaşında bu olgunluğa, cesarete ve özgüvene sahip Arda’yı herkes tanısın, onu tanıma heyecanıma başkaları da dâhil olsun. İşte bu nedenle şimdi sizleri Arda Bektaş ile yaptığım söyleşiyle baş başa bırakıyorum.

Türkiye’nin ilk erkek makyaj vloggerısın, nereden çıktı bu fikir?

Yurtdışındaki birçok erkek makyaj kanalını sürekli olarak takip ediyordum. Türkiye’de hiç olmadığı için “neden ben ilk olmayayım” dedim. Onlardan esinlenerek ve birçok arkadaşımın da desteği ile kanalımı açtım.

Makyajın sadece kadınlarla alakalı düşünenler için bir nevi normları yıkıyorsun, sence makyaj neden cinsiyetsiz bir ilgi alanıdır?

Günümüzde maalesef cinsiyetçilik çocukların doğumundan itibaren dayatılıyor ve çocuklar o şekilde büyütülüyor; ancak ben tüm cinsiyet kalıplarını reddediyorum. Öncelikle makyajın bir sanat olduğunu düşünüyorum. Makyaj yapmak için kullandığım ürünlerden ziyade ben renkleri kullanıyorum. Renklerin cinsiyeti yok, onlara cinsiyet algısını dayatan bizleriz. Madem bu algıyı dayatan bizlersek, neden yıkan da bizler olmayalım? Sadece renklerin değil, herhangi bir şeyin cinsiyeti olduğunu düşünmüyorum.

Makyaj senin için ne ifade ediyor?

Aslına bakarsak makyaja birçok anlam yükleyebilirim, makyaj yapmaktan keyif alıyorum, yaparken mutlu oluyorum ve kendimi daha güçlü hissediyorum. Makyajın bizler için görünürlük anlamında çok fazla yararı olacağına inanıyorum. Toplumsal cinsiyet rollerini yıkarken, bana yapılan saldırılara karşı renklerden yardım alıyorum.

Videolarını yayınlamaya başladığında korkmadın mı?

Videolarımı yayınlamaya başladığımda korkmadım çünkü çocukluğumdan beri hayatımı sürekli olarak korkarak yaşadığım için korkularımı yenmeyi çok erken yaşta öğrendim.

Çok fazla olumsuz yorum alıyorsun, saldırı altında kalıyorsun, gerçekten merak ediyorum, moralini bozmadan nasıl devam edebiliyorsun?

Maalesef tüm sosyal medya hesaplarımda her gün hakarete uğruyorum, tehdit ediliyorum. Hayatımda 3 yıl öncesine gittiğimizde bu tarz şeyler duyduğumda ağlayan, korkan, saklanan bir insandım; sonra her şeyin başının kendimi olduğum gibi kabul etmek olduğunu anladım ve kendimi kabul ettim. Daha sonrasın bu tarz şeyleri hayatımın her yerinde duyabileceğim için, bir nevi kendime kalkan oluşturup kendimi alıştırdım ve onları ciddiye almamayı öğrendim. Yaptığım şeyden keyif alıyorum, mutluyum ve hayatında sadece nefretle beslenen kişilerin beni hedeflerimden vazgeçirmesine izin vermeyeceğim.

Aslında çok fazla saldırı altında kalmana rağmen birçok destekçin de var, onlar sana ne hissettiriyor?

Gerçekten her gün hakaret ve tehdit içerikli mesajların yanı sıra, tüm sosyal medya hesaplarımdan çok da fazla destek mesajı alıyorum. Bu beni daha da hırslandırıyor ve kendime olan inancımı daha da arttırıyor.

Okulda homofobi hakkında bir videonu izlemiştim, homofobinin LGBTİ+ gençler için okul hayatına etkisini anlatabilir misin? Sence olumsuzluklar nasıl engellenebilir?

Okul benim için korkunç ve asla unutamadığım zamanlar olarak hafızamda yer alacak. Homofobik ve transfobik insanlar yüzünden hiçbir zaman derslerime odaklanamadım; sürekli olarak okuldan kaçtım ya da uzun süreli olarak okula gitmedim. Daha sonra bu şekilde devam edemeyeceğimi anlayıp onlara tırnaklarımı gösterdim. Bana yaptıkları gibi karşılık vermedim; ancak sürekli olarak okul idaresine şikâyet ettim ve onlar gereken cezayı alana kadar peşini bırakmadım. İster istemez bu onları korkuttu. LGBTİ+ gençlerin okulda yaşadıkları durumlar için kesinlikle ezilmemeleri ve idareye şikâyet etmelerini rica ediyorum, bu gerçekten çok şeyi değiştiriyor. Eğer ezilir ve ses çıkarmaz isek yaptıkları şeyden vazgeçmiyorlar,  bu nedenle direnmeliyiz, tırnaklarımızı göstermeliyiz.

Ailenden bilhassa anneannen ve annen seni çok destekliyorlar, LGBTİ+ gençler için ailenin desteğini görmek sence neden önemli?

Aileden ziyade çevremizdeki herhangi bir insandan bile destek görüyor olmak çok önemli; çünkü zaten hayatımızın birçok yerinde dışlanıyor ve kendimizi kapatıyoruz. Ancak bize destek veren insanlar olduğu zaman kendimize inanıyoruz. Elbette eğer aileden de destek görüyorsak her şey daha da iyi bir hâl alıyor.

Açılma sürecinde kendini çok yalnız, destek görmediğin bir hâlde hissettiğin oldu mu? Böyle hissetmiş olan kişilere vereceğin bir tavsiye olsaydı o ne olurdu?
Kendimi kabul etme sürecimin öncesinde çok defa yalnız hissettiğim oldu; çünkü sürekli olarak olmadığım birisiymiş gibi davranıyordum, gizleniyordum. Çevremdeki insanların beni kabul etmeyeceğini düşünüyor, kendimi onlara mecbur hissediyordum. Bir nevi onlar olmadan çok yalnız olacağımı düşünüyordum; ancak sonra fark ettim ki hayatımda birçok insan olsa da başka birisiymiş gibi yaşarsam her zaman yalnız hissedeceğim. Uzun süre düşündüm ve sonra çevremdekilere açıldım. Aslında beni gerçekten seven, değer veren insanlar beni değiştirmeye çalışmak yerine beni ben olduğum için sevdiler ve yanımda oldular. Zaten bu bir gerçek olan bu değil midir? Bizi gerçekten seven insanlar bizi değiştirmeye çalışmak yerine olduğumuz gibi kabul ederler. Çevremdeki insanlara açıldıktan sonra kendimi daha özgür hissettiğim için yalnızlık çekmedim. Bir tavsiye vermem gerekirse; bu hayatta kimseye mecbur değiliz ve hayatı ikinci kez yaşama şansımız olacağını düşünmüyorum. Elimizde olan tek hayatı neden başkalarının istediği gibi yaşayalım? Hayatınıza alacağınız insanlar sizi seçmesin, siz onları seçin. Sizi olduğunuz gibi kabul etmeyen insanlara ihtiyacınız yok; elbet sizi seven insanlar karşınıza çıkacaktır.

Video ya da fotoğraf çekimlerin için makyaj yapıyorsun. Peki, herhangi bir çekim olmaksızın, sokağa makyaj yaparak çıktığın oldu mu?

Evet, video ve fotoğraf çekimlerim haricinde de makyaj yapıyorum. Genelde hafta sonları arkadaşlarım ile vakit geçiyorum ve onların yanına giderken günlük, ruj ve göz farı kullanmadığım hafif bir makyaj yapıyorum. Ama canım isterse onları da kullanmaktan çekinmem.

Seni idol olarak gören birçok kişi olduğunu düşünüyorum, onlar için yolu açtığını söyleyebilir miyiz?

Tüm samimiyetimle söylüyorum bir çok insandan beni idol olarak gördüklerini duydum ve bu beni aşırı mutlu ediyor, gururlandırıyor. Belki biraz olsun bir yol açmış olabilirim ancak önümüzde açılacak olan çok yol var. Aslında bir şeyleri yapma konusunda bana ihtiyaçları yok, ben olmasam da başkaları bu yolu açacaktı. Kendisine inanan herkes başarabilir ve tüm yolları açabilir.

“Bu benim” projesini başlattın? Biraz bu projeden bahsetmek ister misin?

Uzun süredir vlogger Cansu Yeğin ile ortak video çekmeyi düşünüyorduk ancak çekeceğimiz videolar makyaj videosunun yanı sıra insanlara bir şey katabilecek, ses getirebilecek bir video olsun istedik. Bu tarz bir video daha çok Cansu’nun fikriydi. Videoyu olabildiğince açık, anlaşılır çekmeye çalıştık. Videoda toplum baskısından dolayı saklanarak, gizlenerek olduğu gibi yaşayamayan bir genç var ve bu genç sürekli olarak linç girişimlerine, hakaretlere maruz kalıyor. Ardından daha fazla dayanamayarak olduğu kişiye dönüşüyor. Çektiğimiz video LGBTİ+ konusu üzerinden ilerlemiş olabilir ama bir nevi vermek istediğimiz mesaj insanlar hayatının her yerinde dini, dili, kilosu, ırkı, giyinişi vb. gibi birçok konu yüzünden nefrete maruz kalabiliyorlar. Oldukları kişiden kaçmak yerine “bu benim” diyerek kendilerini kabul etmeleri gerektiğini anlatan mesajlar vermek istedik. İnsanlar #bubenim etiketi ile sosyal medya hesaplarından kendileri, hayatları ile ilgili bir şeyler yazarak projemize destek oldular. (Bu benim videosunu buradan izleyebilirsiniz.)

Son videonda bazı markaların tanıtımını yaptın, seninle çalışmak isteyen başka markalar olacak mı sence? Ya da şimdiden teklifler almaya başladın mı?

Evet, son videomda bir kaç marka ile çalıştım ve inanıyorum ki önümüzdeki zamanlar daha çok marka ile çalışacağım ama şu an için kesinleşmiş herhangi bir teklif yok.

Son olarak, yakın gelecekte ne gibi projelerin var?

Kafamda netleştirdiğim bir şey var sadece, o da önce okulumu bitirip sonra bir kozmetik markasında makyaj eğitimi alarak makyaj artisti olmak ve çalışmak. Elbette YouTube ile birlikte hayatımı devam ettirmek istiyorum.

Arda’nın YouTube kanalında çektiği videoları buradan izleyebilirsiniz.

(Bu röportaj 12/05/2017 tarihinde T24‘de yayınlanmıştır.)

Stonewall’dan Taksim’e, velev ki aşığız!

28/06/2015

26 Haziran Cuma günü ABD’de Yüksek Mahkeme kararı ile eşcinsel evlilik hukuki bir hak oldu. O gece eşcinsel bir arkadaşımın doğum günü partisinde çifte kutlama yaptık.  27 Haziran Cumartesi günü de Paris’teki Onur Yürüyüşüne katıldım. Fransa’da eşcinsel evliliğin yasallaşmasından sonra 3. Onur Yürüyüşüydü bu. “Her yıl biraz daha büyüyoruz” dedi bir arkadaşım. Her yıl biraz daha büyüyecektik elbet, mücadele de henüz bitmemişti. Fransa’da eşcinsel çiftlerin çocuk sahibi olabilmesi konusunda hâlâ sorunlar var. Yüz binlerce insan rengârenk sokaklarda, saatlerce yürüdük. Sanıyorum ki 30 kadar kortej vardı, belki daha fazladır. O kadar aşk dolu bir gündü ki! Gecenin sonunda Marais’deki kutlamalarda gökkuşağı renklerindeki kanatlarımla, aşk sarhoşluğundan gerçekten uçuyordum.

28 Haziran Pazar günü İstanbul 13. Onur Yürüyüşüne gidecek onlarca arkadaşım vardı. Yürüyüş başlayamadan polis engelinin haberleri geldi hemen. Valilik, Ramazan ayını gerekçe göstererek, öncesinde de hiçbir uyarı yapmaksızın yürüyüşü yasaklamıştı. Yasaklamakla da kalmadılar, orada bulunan on binlerce sivil insana gazla, plastik mermilerle, TOMA’larla saldırdılar. Aralıklarla, tam 3.5 saat boyunca! Daha dün aşkla, aşk için yürümüşüm, bugün sevdiğim insanlara, kalben bir olduğum insanlara saldırmalarını izledim. Onur Yürüyüşüne değil, aşka saldırdılar! Taksim’de bugün aşk değil, polis devletinin şiddeti yürüdü!

AKP’nin genel seçimler öncesinde hazırladığı bir broşür vardı. O broşürde aynen şu cümle geçiyor: “Türkiye Ramazan ayı ortasında Gay Pride yapılabilinen bir ülke.” Onur Yürüyüşü her yıl Haziran ayının son Pazar günü yapılır. Geçen yıl da Ramazan ayındaydık, bu yıl değişen ne? “Muhafazakâr insanların daha görünür olması” muhafazakâr olmayanların hayat tarzına müdahale edilebileceği anlamına mı geliyor artık? Geliyormuş demek ki. Seçimler bitti ya, o hesap.

İnsanların aşk özgürlüğü Ramazan’ın hassasiyetine tersmiş. Ufacık kızlarla evlenen, kadınlara düzenli olarak şiddet uygulayan, tecavüz eden erkekler hassasiyetinizi bozmuyor mu? Tecavüze uğrayan hayvanlar hassasiyetinizi bozmuyor mu? “Demokratik haklarını” kullanarak DAEŞ propagandası yapan eylemciler hassasiyetinizi bozmuyor mu? Sünni Müslümanlığı yaymak için cihat yapan, kafa kesen, tecavüz eden, insanlığın yüzkarası DAEŞ hassasiyetinizi bozmuyor mu gerçekten? Gerçek İslam bu değil! Peki kardeşim değil, o halde biz neden gerçek İslam’ın hoşgörüsünden nasiplenemiyoruz? Var mıdır bir açıklaman?

28 Haziran 1969, sabaha karşı saatlerde, polis New York şehrinde yer alan Stonewall Inn barına baskın düzenledi. Bu bar eşcinsel topluluk içerisinde bile marjinalize edilen transseksüellerin, efemine erkeklerin, erkek seks işçilerinin vakit geçirdiği bir bardı. 1960’ların sonlarına kadar eşcinsellik Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından zihinsel bir hastalık olarak tanımlanırken, eşcinsel sekse müebbet hapse kadar ceza verilebiliniyordu. 1960’ların ortasından beri de New York polisinin eşcinsel barlara baskın için kurduğu bir tim vardı ve bu tim yaptığı baskınlarda yüzlerce insanı tutuklamıştı. Fakat Stonewall Inn baskınında 13 kişinin tutuklanması, haksızlığa uğrayan kitle için son damlaydı. O gece yaşananları anlatan bir gazeteci, polisin döverek gözaltına aldığı bir kadının, ekip arabasına binmeden önce sokakta durup olayı izleyen insanlara “neden bir şey yapmıyorsunuz?” diye bağırdığını anlatıyor.

Polisin bu sefer saldırdığı kite, arka sokakların örgütlü ve isyankâr insanlarıydı. Saldırıya uğrayan kitle, saldırı sonrasında önce kendi toplulukları arasında örgütlenerek, sonrasında da “neden bir şey yapmıyorsunuz” diye sordukları heteroseksüel halkı da yanlarına alarak tam 6 gün boyunca Stonewall Inn önünde eylem düzenlediler. ABD tarihinde Stonewall Ayaklanmaları öncesinde birçok bireysel direniş olmuş olsa da, LGBTİ haklarının kazanılmasında bu direniş başlangıç olarak gösterilir.

Bu direnişten sonra birçok LGBTİ örgütü ve basın kuruluşları kuruldu. 28 Haziran 1970’de ise Stonewall Ayaklanmasını anmak için ilk “Gay Pride” düzenlendi. Bu fikri öne süren Craig Rodwell, Fred Sargeant, Ellen Boridy ve Linda Rhodes yürüyüşün motivasyonunu şöyle açıklamışlardı: “Bu yürüyüş, daha çok insana ulaşabilmek, temel insan haklarımızın kazanımı için verdiğimiz mücadeleyi tarihte ve dünyada tanımlayabilmek, fikirlerimizi yayabilmek için yıllık bir hatırlatma yürüyüşüdür.”

Bu yürüyüş insanların yasal olarak aşk yaşabilmeleri adına verdikleri mücadeleyi hatırlamak, bugüne kadar elde edilen kazanımları kutlamak, bu mücadelede yaşamını kaybetmiş insanları anmak ve bu mücadelenin devam edebilmesini sağlamak için var.

Dünyada hâlâ 11 ülkede eşcinseller idam cezasıyla katlediliyorlar. 77 ülkedeyse idam cezası olmasa da müebbet hapse kadar cezası var.

Neden bir şey yapmıyorsunuz?

Profil fotoğraflarını gökkuşağı renklerine bürümekle çözülmüyor bu işler. Profili gökkuşaklı “delikanlılar” ibne kelimesini hakaret olarak kullanabiliyorlar hâlâ. Cümlelerini sonuna “amk” yazmadan bitiremiyorlar. Fotoğrafları değil, önce kalpleri boyamak lazım gökkuşağı renklerine. Sonra diyolagları, sokakları, yasaları…

Bugünün Taksim’i, 1969’un Stonewall’u olsun. “Eşcinsel değilim ama destekliyorum” değil, “velev ki ibneyiz” desteğimiz olsun. Gereği budur çünkü. Onlar alışana kadar her gün bağırmak gerek, “velev ki ibneyiz, alışın her yerdeyiz!”

Bu yazı aynı zamanda T24‘de yayınlanmıştır.

Feminist erkek olur mu?

21/02/2015

Kadın ve erkeğin eşit haklara sahip olması gerektiğine inanıyor musun?

– Tabii ki!

Bu haklar için mücadele etmek gerektiğine inanıyor musun?

– Tabii ki!

O zaman sen de feministsin!

– Hayır değilim! Kadın hakları için neden ben mücadele edeceğim?

 Ataerkinin sana sunduğu sahte konforu anlaman ve bununla mücadele etmen gerek.

–  Kadınlar mücadele edip alsınlar haklarını, ben neden uğraşmalıyım ki bunun için?

Ataerkinin kadınlardan aldığı ve en başından beri zaten sahip olmaları gereken haklardan mı bahsediyorsun?

– Bu konu beni ilgilendirmez, bu benim değil, kadınların mücadelesi.

Bir zamanlar çok sevdiğim bir erkek ile aramızda geçen bir diyalogdu bu. Bu ve bunun gibi yüzlercesi üzerine tartışmıştık defalarca. Gösterdiği direnci kendimce haklı görmeye çalışmıştım hep. Ne de olsa erkekti ve doğuştan penis sahibi olmanın ona kazandırdığı genel geçer saygıyı anlamıyordu. Doğuştan penis sahibi olmanın ona yüklediği zorluklarla mücadele etmesi gerektiğini de anlamıyordu. Feminist olmayan bir erkekle beraber olmayı kendime yediremediğimden, her şey penis yüzünden diyor, onu haklı çıkarmaya çalışıyordum kendimce. Penisli heteroseksüel feministler. Olur muydu ayol öyle şey?

Şimdi o ve onun gibiler Özgecan Aslan’ın katledilişinden sonra kadın dayanışmasına destek olma kararı almışlar. Daha doğrusu kadın cinayetlerini, taciz ve tecavüzü önleme odaklı bir dayanışma içerisindeler. Bu güzel bir başlangıç; fakat bunu yaparken soruna kendilerini müdahil etmeden, sorunu nasıl çözecekler ki? Her erkek tecavüzcüdür, tacizcidir, her erkek potansiyel suçludur demiyorum tabii ki, tecavüz ataerkinin sorunudur diyorum. Ataerkiyi devirmediğimiz müddetçe, sadece tecavüz değil, ataerkiyle beraber gelen bütün sorunları yaşamaya devam edeceğiz diyorum.

Şimdi öncelikle şu konuya bir açıklık getirelim. Kimse kimsenin emaneti değildir, kimse kimsenin sahibi de değildir. Kadını korumak erkeğin sorumluluğunda değildir. Kadını korunmaya muhtaç ikinci bir cins olarak gördüğümüz anda, kadının acizliğini deklare etmiş oluruz. “Aynısını anana, bacına yapsalardı ne olurdu?” üzerinden sahiplenmeci bir tavırla da engelleyemezsiniz tecavüzleri. Ana, bacı olmayan kadınlar ne olacaklar? Hani şu “sahipsiz” dediğiniz kadınlar. Ananıza, bacınıza, eşinize sahip çıkmak zorunda olduğunuz bir düzende, tecavüzler biter mi sandınız? Sahip çıkamadığınız zaman ne olacak? Birileri demiş ki dolmuşta son kalan “bayan” inmeden dolmuştan inmeyeceğiz. O “bayan” dolmuştan indikten sonra ne olacak? Kadınlar sadece dolmuşta mı tecavüze uğruyor? “Kendi ağacımın meyvesinin tadına bakamayacak mıyım?” diyen babalar ne olacak? Mesela KADEM’in “adam olan erkek kadına el kaldırmaz, önce adam ol” kampanyası da, şiddeti “adam” tanımı üzerinden kaldırmayı hedeflediğinden tamamen yanlış. Eril dille yapılan adam tanımı da ataerkinin bir parçası çünkü. Ya da mesela şu aralar sosyal medyada Hindistan’dan bir video dönüyor. Bir genç kız sokakta yalnız yürürken iki erkek onu sıkıştırıyorlar. Kız korkuyor ve hiçbir şey yapamıyor. Birden kızın etrafında farklı erkekler çember oluşturup kızı koruma altına alarak tacizcileri kovuşturuyorlar. Bir kadın, bir erkekten, yine başka bir erkek tarafından kurtarılıyor. Şu prensesleri kurtara kurtara erkeklik egonuzu şişirdiğiniz yetmedi mi artık? Şimdi bu paragrafın tamamı zaten feminist ideolojinin f’sini dahi anlayamamış olan, erkekliği güç üzerinden tanımlayan maço ve sahiplenmeci erkeklerimiz içindi. Onlara literatürde “iyi huylu cinsiyetçiler” deniyor. Taciz, tecavüz etmezler; ancak sorunun çözülmesine de katkıda bulunmazlar. Zaten onlar bu paragrafı yarısında okumayı bıraktıkları için, şimdi geri kalanlarla devam edelim.

Kadına yönelik şiddeti, tecavüzü ve cinayetleri, bireysel erkek sorunu olarak görerek, o erkekleri “hasta” “sapık” vs tabirlerle tanımlayarak, sorunun sosyolojik ve kültürel boyutunu reddetmiş oluyoruz. Sorun çözülecekse, hem kadın, hem de erkeğin kolektif algısının değişimi ile çözülecek. Ataerkinin ne olduğunu anlayarak ve bununla mücadele etmek için feminist ideolojiyi benimseyerek çözülecek.

Daha önce defalarca kez tanımladım. Tekrar tanımlayayım: feminizm; politik, ekonomik ve sosyal hakların her iki cinsiyet için de eşit olarak tanımlanması, kurulması ve savunulması anlamına geliyor. Erkeklerin ve kadınların eşit haklarla muamele görmesi, her iki cinsiyetin de yararına olacakken, kendini bu mücadeleye müdahil görmeyen erkekleri ve erkeklerin bu mücadelede yer almasını tercih etmeyen kadınları anlamakta güçlük çekiyorum. Evet, feminist eylemleri gasp eden ve mücadeleyi bir erkek mücadelesine çevirmeye çalışan, eril ve sahiplenmeci bir dille feminist ideolojiyi çarpıtan erkekler yok değil. Onları geçelim. Bir erkek ne kadar feminist olabilir? Bu kısım da tartışılır; ancak bir erkek neden feminist olmalıdır, bunu anlatmak istiyorum biraz.

Ataerkinin birincil tohumu olan kadın düşmanlığı yani mizojiniyi biraz açmak gerek. Çünkü mizojini tanımında aynı zamanda dişi ve feminen olan her şeyi aşağılama ve yok sayma da var. Bu noktada feminenlikle bağdaştırılan her türlü sıfat – duygusal, pasif, sessiz, nazik, özgüvensiz, masum, güçsüz, anaç, yumuşak, itaatkâr – hangi cinsiyet tarafından gösteriliyor olursa olsun aşağılanır ve komik bulunur. Erkeklerin üzerine doğuştan yüklenen maskülenlikte bu sıfatlara yer yoktur. “Kız gibi” ağlayamaz erkek çocukları. Pembe giyemez veya bebeklerle oynayamazlar. Düzenli olarak bastırılır insana mahsus olan ama kadınlıkla özdeşleştirilen duyguları. Çok genç yaşta annelerini, kız kardeşlerini, kız arkadaşlarını sahiplenme ve koruma algısıyla büyütürler. Hani “oğullarınıza kadınları korumayı öğretin” diyorsunuz ya, ufacık çocuklara kendileri dışında bir varlığın mesuliyetini yükleyerek, onları nasıl bir eziyete tabi tuttuğunuzun farkında bile değilsiniz. Ataerkil sistemde erkekliğin getirdiği konfor tartışmasız; ancak bu konforun bedeli vardır. Bu erkekliği düzenli olarak koruması ve kanıtlaması gerekmektedir. Feminenlik tehdidi sürekli enselerindedir. Feminenlik gösteren erkekler okul çağında maço erkekler tarafından ezilir, dövülür ve dışlanır. “Köse” erkekle dalga geçilir, kadın aşağılamalarına katılmayan erkeğe “sen i.ne misin?” denir.  Erkekliğini korumanın ve feminen olmadığını kanıtlamanın bazen tek bir yolu olduğunu düşünürler: şiddet.

Büyüdüklerinde para kazanan ve ailesine ekonomik rahatlığı getirecek olan taraf olmak zorundadır heteroseksüel erkekler. Eşleri çalışabilir; ancak onlardan fazla para kazanamaz mesela. Toplum içinde utanç getirir ona bu çünkü. “Yeterince erkek değil miyim?” diye sorgular kendini. Erkeğin “s.kini tutamadığı için” bir yerlere sokması gerektiği algısı da var. Cinsel ihtiyaçlar sadece erkeklerle özdeşleştirilir. Bir erkeğin penisi bir kadın karşısında her zaman dik ve hazır olmalıdır. Bu baskıyla gelen ereksiyon, erken boşalma sorunları ile cinsel hayatı rezil olan erkekler çok mesela. Kendinden bir parça olan çocuğunun bakımını da üstlenemez ayrıca erkekler. Evde çocuk bakan erkek ile ofiste para kazanan erkek aynı statüde konumlandırılmaz. Çocuklarından mahrum bırakılır erkekler. Çocuk bakımından, iletişiminden,  duygusal bağdan ve daha nicesinden. Ataerkil sistem sadece kadınları ve LGBTİleri değil, heteroseksüel erkekleri de zincirler.

Bırakın bazı erkekler bu zinciri görmeden, içinde bulunduğu sistemin sahte konforu içerisinde ayrıcalıklı penisler olarak yürümeye devam etsinler. O erkeklerin ellerinde tuttuklarını sandıkları güç tanımını değiştirdiğimiz zaman, güç erillikten geçmeyecek artık. Ha bu arada, bu yazdıklarımla erkekleri mağdurlaştırma ve kurbanlaştırma gibi bir amacım yok.  Ataerkinin kadınların elinden aldıkları ile erkeklerin elinden aldıklarını karşılaştıracak cürete sahip değilim. Ataerki, kadınların birincil hakkı olan yaşam hakkını ellerinden alırken, erkeklerin böyle bir sorunu yok henüz. Kimsenin direnişini bulanıklaştırmak istemem; ancak iki cinsiyetin de sorunu olan cinsiyet eşitsizliği ile mücadele, neden sadece kadınların mesuliyetinde, bunu anlayabilmiş değilim hâlâ.

(Bu yazı aynı zamanda T24‘de yayınlanmıştır.)

Eylül’ü öldüren normları siz yarattınız

1992 doğumlu Eylül Cansın, 4 Ocak günü 24 yıllık yaşam mücadelesini sonlandırdı.

24 yaşındaki beni hatırlamaya çalışıyorum. Üniversiteden yeni mezun olmuş, iş hayatında debeleniyordum. Hayattan ne istediğim konusunda pek de bir fikrim yoktu. Geçim derdi önceliğimdi ve İstanbul’daki iş hayatı tam bir kurtlar sofrasıydı. Doğru kişileri tanımak, doğru hamlelerle hareket etmek gerekiyordu. Toplumda saygınlık kazandıran pozisyonlar için kurnazlıkla mücadele etmek gerekiyordu. Master yapmamış olduğum için ya da insanlık dışı çalışma saatlerini reddetmemden tutun da, yaşımdan küçük gösterdiğim ya da yeterince hırslı görünmediğim için bile kabul olmadığım işler oldu.

Türkiye’de sebebini henüz çözemediğim tuhaf bir orta sınıf kültürü var, ekonomik sıkıntılarından ve iş hayatlarındaki başarısızlıklarından bahsetmeye utanıyor insanlar. Türkiye’de eğitimli orta sınıfın bile iş bulmakta zorlandığı, bulduğu işte ise sömürülerek çalıştırıldığı bir sistem var; ama bu sistemde mücadele etmekte zorlandığını dile getirmek ayıp resmen! Bireyler, onları bu sıkıntıların içine iten sisteme saldırmak yerine, bu sisteme uyum sağlamak için her şeyi yapıyorlar.

Peki ya uyum sağlayamayanlar ne yapıyor?

“Ben 1992 doğumluyum. Şu an 24 yaşımda olmam lazım ve 24 yaşımı sonlandırıyorum. Herkesi öpüyorum. Yapamadım, yapamadım çünkü insanlar bana izin vermedi. Çalışamadım, bir şeyler yapmak istedim, yapamadım… Anladınız mı? Bana çok engel oldular, beni çok mağdur ettiler. Herkesi Allah ile baş başa bırakıyorum ve şu an Boğaz Köprüsü’ne doğru gidiyorum. Hepinizi öpüyorum, Allah’a emanet olun.”

Bu sözler Eylül Cansın’ın, Mehtap Zengin adıyla kullandığı Facebook hesabında paylaştığı veda videosundan. Bu videodan sonra intihar etti Eylül. 4 Ocak gecesi İstanbul’da Boğaziçi Köprüsü’nden aşağı saldığı bedeni, 5 Ocak günü Feriköy Mezarlığı’nda toprağa verildi.

“Yapamadım çünkü insanlar bana izin vermedi. Çalışamadım, bir şeyler yapmak istedim, yapamadım…” Aklımda sürekli bu kısım yankılanıyor.

24 yaşındaki Eylül’ün, 24 yaşındaki Dilara’dan ne farkı vardı ki? İkimiz de insandık, ikimiz de genç, ikimiz de kadın. İkimiz de duygusal, ikimiz de geçimimizi sağlamak için mücadele etmek isteyen ama nasıl mücadele etmesi gerektiğini bilemeyen kadınlardık. İkimizin de yapamayacağımızı düşündüğümüz zamanlar oldu. İkimiz de gece saat 2’de alkollü bir şekilde taksiye binecek cesarete sahiptik. Ama aramızdan sadece biri o taksiden indi ve yaşamını sonlandırdı. Neden ben hâlâ yaşıyorum ve Eylül öldü? Çünkü ben “gerçek” bir kadın olmanın ayrıcalığını yaşarken, Eylül “trans” bir kadın olmanın ayrımcılığını yaşıyordu.

Bir insanın kadın olmayı arzulaması, kadın hissetmesi onu yeterince “gerçek” bir kadın yapmaya yetmiyor mu? Eylül ile benim aramda hiçbir fark olmaması gerekirken, Eylül intihar edecek kadar dışlanabiliyor hayattan. Hatta kendi “camiasından” bile! Arkadaşları yazmışlar, Eylül Bağdat Caddesi’nde çalışmak istemiş; ancak “trans çeteler” tarafından şiddete uğramış.

Farklılıklar, farklılıklar… Ben “gerçek” bir kadın olduğum için Eylül’den farklıyım ve seks işçiliği dışında da geçim kaynağı bulabiliyorum. “Trans mafyası” çeteleşerek güçlendiği için Eylül’den farklı ve Eylül’ü dışlayacak statüye ulaşabiliyorlar.

Parmakları “yesinler birbirlerini” diye farklı olanlara uzatırken, o mafya neden oluştu acaba diye soran var mı? Transseksüel bir birey, seks işçiliği dışında kaç tane işte çalışabilir? Canları istiyor diye mi bedenlerini satıyor bu insanlar? Seksi çok sevdikleri için mi her gece öldürülme tehdidi altında seks işçiliği yapıyorlar? Zorunlu olarak girdikleri bu “sektör”de var olma çabasında hepsi. Çeteleşmeden kendi canlarına nasıl sahip çıkabilirler? Bir caddede kaç tane transseksüel seks işçisi var olabilir? Bu “sektör”de var olabilmek için de güçsüz olanı eziyor, diş gösteriyor, kendi alanları için mücadele ediyorlar. Bu onları haklı kılar mı? Tabii ki hayır! Gücü, statüyü kollayan, sivriliği ve farklılığı dışlayan bu sisteme bu sisteme adapte olmuşlar sadece. Hem de sürekli dışlandıklarını, ait olamadıklarını sandıkları bu sisteme! Bu düzen, farklı olanın varlığını sürdürebilmesi için ayak uydurması gerektiğini dikte eder hep, onlar da ayak uydurmuşlar işte.

Sistem, düzen diye bahsettiğim ne biliyor musunuz? Sizsiniz! Toplumu oluşturan sizler ve yarattığınız normlar! Rekabeti yaratan da sizlersiniz, rekabet edemeyenleri dışlayan da. Farklı bir ırka mensup olduğu için ayrımcılığa uğrayan, bu nedenle direnen insanları terörist ilan eden de sizlersiniz, erkek bedeni içine kadın doğanları ucube olarak tanımlayan da. Kadının tek amacını üremek olarak gördüğünüzden kadınları eve hapseden de sizlersiniz, yeterince para kazanamadığı için kendini “eksik” hisseden erkekleri depresyona iten de. Genelevde bedenini kullanarak para kazanan kadını kabullenmeyen; ama bedenini kullanarak statü kazanan kadınlara “zengin ve güçlü” olduğu için saygı gösteren de sizlersiniz. Şov dünyasındaki ünlü transseksüellere gösterdiğiniz yapmacık saygıyı, hiçbir işe kabul olmadığı için otoban kenarında çalışmak zorunda kalanlara göstermeyen de sizlersiniz. Kestiğiniz kırmızı kurdelelere bağlı yüzüklerinizi takarak, toplum karşısında meşru olabilmek adına aşkınızı devlete onaylatarak, onaylatmamayı tercih edenleri “marjinal” olarak tanımlayan da sizlersiniz. Taksitle ödediğiniz koltuk takımlarınız ve porselen tabaklarınızla kendiniz gibi olanlara verdiğiniz yemek davetlerinde, farklı olanların dedikodusunu masanıza meze eden de sizlersiniz. Evliliğinizi kurtarmak ya da kadına meşgale olsun diye üreyen ve ürettiğiniz bebeklere bir proje gibi davranarak yarışa sokan ve kendi yarattığınız normlar içerisinde hayatını rezil eden de sizlersiniz.

Farklılığa zerre tahammülünüz olmadığı için bu tek tip düzenin içerisinde farklı ve farklı olduğu için mutlu olan çocuklar yetiştirmekten o kadar çok korkuyorsunuz ki! Kendinize benzeyen ve dışlanmaması için sivri her köşesini yonttuğunuz çocuklarınız Eylül’ün ve daha nicesinin ölümüne sebep oluyorlar işte böyle.

Eylül bu düzene inat yaşamaya devam edebilirdi, bunu yapmadı; ama en azından topluma uygun yaşamayı tercih etmedi. Sizin gibi olmayı tercih etmediği için kendini öldürdü. Bunun ne kadar büyük bir cesaret gerektirdiği ve ne kadar güçlü bir direniş olduğu umarım anlaşılır bir gün.

(Bu yazı aynı zamanda T24 ve Sendika.org‘da yayınlanmıştır.)

Fransa’da devletin “aile karşıtı” politikalarına karşı düzenlenen eylemler

06/10/2014

3 Ekim Pazar günü on binlerce insan, Paris ve Bordeaux sokaklarında Fransa hükümetinin “aile karşıtı” politikalarını protesto etti.  Devletin “ailefobik” politikaları olarak tanımladıkları ise yasal olmayan taşıyıcı annelik; lezbiyen çiftlere Fransa hükümeti tarafından yasal olarak sağlanan sunî döllenme hizmeti ve devlet okullarında yeni uygulanmaya başlanan “Cinsiyet Teorisi” eğitim sistemi.

Aslında bu protestoyu organize eden kolektif “Manif Pour Tous” (Herkes İçin Eylem) 2012 yılında, “Marriage Pour Tous” (Herkes için Evlilik) yasasına karşı kurulmuş bir kolektif. Dün düzenledikleri eylem ise ilk eylemleri değil. Bu kolektif, Fransa’nın sağ kanat partilerinden, herhangi bir parti sempatizanı olmasa da Katolik veya Müslüman dindar kesimden ve geleneksel, muhafazakâr kesimden büyük destek aldı.  Kolektifin ismindeki yaratıcılık (!) bir kenara dursun, Fransa’da eşcinsel evlilik yasasına karşı oldukça agresif bir kampanya ile “geleneksel aile yapısının” bozulmaması adına birçok eylem düzenlemişler ve başarısız olmuşlardı. Nitekim Mayıs 2013 itibariyle, Fransa’da aynı cinsiyetten olan bireyler kanunen evlenebilme hakkına kavuştular.

Gelgelelim, Manif Pour Tous, bu kanunun geçmiş olmasına rağmen eşcinsel çiftleri rahat bırakmaya niyetli değil. Bu sefer de eşcinsel bireylerin, taşıyıcı annelik veya yapay döllenme yollarıyla çocuk sahibi olabilmelerini ve Fransa’da 2014-2015 eğitim yılı itibariyle resmi olarak uygulanmaya başlanan “Cinsiyet Teorisi” eğitim sistemi protesto ediyorlar.

Fransa’da 1994 yılından beri taşıyıcı annelik yasal değil; fakat çocuk sahibi olmak isteyen eşcinsel Fransa vatandaşları, yasal olan ülkelerdeki taşıyıcı anneler ile anlaşıyor ve kendi spermleriyle bu kadınların hamile kalmasını sağlıyorlar. Biyolojik olarak babaları oldukları bu çocuklar doğduktan sonra, çocuklarıyla birlikte Fransa’ya geri döndüklerinde, çocuklarının kendi nüfuslarına geçirilerek Fransız vatandaşı olmasını talep ediyorlar. İnsan ticareti, kölelik ve etik değerler anlamında çok fazla tartışmaya sebebiyet veren bir konu bu tabi ki de.

Eşcinsel evlilik yasasının geçmesinde büyük rol oynayan Fransa Adalet Bakanı Christiane Taubira, Ocak 2013’de taşıyıcı anneliğin yasal olduğu ülkelerde çocuk sahibi olan Fransa vatandaşı erkeklerin, bu çocukları Fransa’ya getirebilme ve Fransa vatandaşı olarak nüfuslarına geçirebilmeleri için bir yasa talep etmişti. Büyük tepkiyle karşılanan bu konu Haziran 2014’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Fransa’da bu durumun yasak olmasının insan haklarına aykırı olduğunu ve bu çocukların Fransa vatandaşlığına geçirilme hakkına sahip olduğunu açıklamasıyla tekrardan gündeme geldi. Sonuç olarak bu durum yasal olmasa da, Pazar günkü eyleme destek veren birçok kişi Taubira’nın ve AİHM’nin açıklamalarının bu duruma cesaret verdiğini düşünüyor.

Bunun dışında Eylül 2014’den beri Fransa’daki lezbiyen çiftler artık yasal olarak sunî döllenme metotları ile hamile kalabiliyorlar. Haliyle Fransa’da yaşayan lezbiyen çiftler, artık evlenme haklarının olması dışında bir aile kurmaya da yasal olarak hak kazandılar. Fakat Paris’te toplanan 70.000 ve Bordeaux’da toplanan 7.500 civarı kişiye göre eşcinsel çiftlerin bir aile kurmaya hakları yok. Çünkü bir çocuğun, toplumun genel normları doğrultusunda kadın bir anne ve erkek bir babası olması gerektiğine, başka türlüsünün çocuğun gelişimine zarar verdiğine inanmaktalar.

“Cinsiyet Teorisi” eğitim sistemi ise, 2013-1014 eğitim yılında Fransa’da 200 civarı ilkokulda pilot olarak uygulandı ve bu eğitim yılında resmi olarak yürürlüğe girdi.  Bu sistem, çocuklara ilkokul itibariyle, her ne kadar doğuştan biyolojik olarak cinsiyet farklılıkları olsa da, cinsiyet kimliklerinin ve bunların yarattığı farklılıkların toplum tarafından yapılandırıldığını öğretiyor. Çocuklar bu sistem sayesinde cinsiyet rolleri altından ezilmeden, istedikleri bireyler olabilme özgürlüğüne erişecekler. Fakat “Manif Pour Tous” tabi ki buna da karşı. İnsanların doğuş itibariyle erkek veya dişi olduklarına, erkeğin ve dişinin belirli rolleri olduğuna ve devletin bu rolleri manipüle etmeye çalıştığına inanıyorlar.  Bu eğitim sistemi yüzünden çocuklarının eşcinsel olmasından korkan ebeveynler de var.

Fransa’da toplumun geleneksel normlarını ve geleneksel aile yapısını tutucu bir şekilde korumaya kendilerini adamış bu kolektifin düzenlediği eylemlere daha çok şahit olacağız gibi. Yine de geçtiğimiz eylemlere oranla katılım oranının oldukça az olması umut verici.

Protesto kültürünün oldukça yaygın olduğu bu ülkede, vatandaşlar birçok hakkı örgütlenerek ve düzenledikleri eylemler sayesinde kazandılar. Haliyle evet, eylem yapabilmek herkesin hakkı. Fakat kendi sahip olduğu hakları, kendisi gibi olmayan birinin sahip olmasına karşı eylem düzenleme cüretinde bulunmak da, sanırım bu eylem kültürünün doğurduğu negatif sonuçlarından biri.

(Bu yazı aynı zamanda T24‘de yayınlanmıştır.)