OHAL’de feminist ahvâlimiz

13/11/2016

Sanıyorum ki 3 yılı aşkın süredir feminist mücadele içinde yer alıyorum. Bu süre zarfında Gezi direnişi bastırıldı, 3 seçim oldu, 5 kez hükümet değişti, son bir yılda 17 bombalı saldırı oldu, Doğu’da adı konmayan bir iç savaş yaşandı, bir darbe girişimi oldu ve tüm bu olayların beri sıra birçok farklı şehirde ve an itibariyle de ülke genelinde OHAL ilan edildi.

Yaşanan bu olaylar sırasında on binlerce insan hayatını kaybetti, gözaltına alındı, işkence gördü, tutuklandı. Erdoğan geçen gün yaptığı açıklamada “Türkiye hiçbir dönemde bu kadar özgür bir dönemi yaşamamıştır” demiş. Görünce içim sızladı. Özgürlük göreceli bir kavram olsa gerek. Seçilmiş hükümetin yanında yer alanlar elbette özgür; yer almayan tüm muhalif kesim ise adeta bir kafes içinde! Bu kafesin dışındakiler, içeride olanları tek bir kefeye koymuşlar. En basit eleştiri, ufacık bir muhalefet göstergesi bile vatan hainliği. Dünya politik tarihinde hep gördüğümüz üzere, insanları ortak bir görüşte birleştirmenin en etkili yolu, ortak bir nefret hedefi oluşturmak. Böylece o nefret kümesine dâhil olan herkes susturulur ya da yok edilirse, nefret kümesi dışındakiler istedikleri koşullarda bir yaşama erişeceklerine inanırlar. Oysa bilmezler ki aslında o kafesin içindekilerin her biri birbirinden farklı görüşlere sahiptir ve ezilmişlik dışında pek de ortak noktaları yoktur. Olsa olsa kimlik siyaseti ki o bile kafesin içindekilerin birbirine düşman olmasına kâfi.

Sıra, bir potada eritilen tüm muhaliflere teker teker geliyorken, verilen mücadele alanları da her geçen gün daralıyor. Tüm kadınlar, feminist mücadele yürütenler adına konuşmayayım; ama feminist aktivist bir kadın olarak, cinsiyetçilikle mücadele eden bir platformun kurucusu olarak neyin direnişini vermem gerektiği konusunda bitap düşmüş durumdayım. Kadınların tırnaklarıyla kazıya kazıya, ataerkil sistem içerisinde her türlü zorluğa göğüs gererek elde ettikleri hakları teker teker elimizden alıyorlar. Bizim gibi muhalif, mücadele eden, başkaldıran kadınlardan hiç ama hiç hoşlanmıyorlar. Mayın tarlasında yürür misali, hedef olmadan nasıl hâlâ mücadele verebilirizi sorguluyoruz.

Sadece son üç günde olanlara bakıyorum. Romanları birçok dile çevrilen yazar Aslı Erdoğan ve dilbilimci Necmiye Alpay için müebbet hapis cezası istendi. Maraş’ta 8 yaşında bir kız çocuğu 71 yaşında bir erkeğin tacizine uğradı. Failin “kanıt yetersizliği” gerekçesiyle beraat etmesi sonucu kız çocuğu intihara teşebbüs etti. Bu kız çocuğu gibi birçok çocuğun taciz davasını mahkemelerde takip eden Gündem Çocuk Derneği OHAL yasası kapsamında 3 aylığına kapatıldı. 370 dernek kapatılacakmış; ama basına verilen bir liste yok. İsimlerini teker teker kapatılan derneklerin anons etmesiyle öğrenmeye başladık. Sıra kadın dayanışmasına da geldi. Çok hızlı geldi hem de. Kadın derneklerinden, Bursa Panayır Kadın Dayanışma Derneği, Gökkuşağı Kadın Derneği, Van Kadın Derneği,  Kürt kadınların çatı derneği KJA, Muş Kadın Çatısı Derneği, Selis Kadın Derneği ve Ceren Kadın Derneği şu an için bildiklerim. Bu yazı yayınlanana kadar daha kaç tanesi kapatılacak acaba?

Liberal düzenin en çok desteklediği Sivil Toplum Kuruluşlarını kapatıyorlar. Ulusal güvenliğe tehlike oldukları gerekçesiyle! Ben bir dernek kurmadım; ama kurma sürecinin, aktif mücadele yürütmenin, aynı yola baş koymuş insanları bir araya getirebilmenin zorluğunu biliyorum. STK’lı olmanın yükünü biliyorum. Sivil direniş, hele ki söz konusu yaşamın her alanına müdahil feminizm ise, karşılığı ölçülemez emekleri, uykusuz geceleri de beraberinde getiriyor. Bu emeklerin, bağımsızlığı tartışılır bir yasa, bir mühür ile ansızın elinizden alınması tarifi olmayan bir kalp ağrısı. Herkesin dayanabileceği bir nokta varmış, benim kalbim 7 Haziran’dan bu yana ağrıyor ama kadın ve çocuk hakları için mücadele yürüten STK’ların kapatıldığını duyduğum andan bu yana geçmeyen bir sancı oturdu göğsüme.

Rejim değişiklikleri artık kanlı devrimlerle gerçekleşmiyor. Bireylerin farklılığını gözetmeden ilerleyen demokratik seçimlerle de gerçekleşebiliyor. İşte zaten bu nedenle radikal demokrasiyi savunmamış mıydık? Ne yazık ki geride kaldı. Peki, biz bu noktada feminist mücadelemizi nasıl sürdürebiliriz? ‘Özel olan politiktir’ şiarımızken, artık özel olanın mücadelesini vermekten hicap duyar olduk. Hiçbir mücadele alanı hiyerarşik olarak birbiri üzerine konumlandırmıyoruz elbette. Fakat üst üste aldığımız bu darbelerden mütevellit, içinden çıkamadığımız bir travma hâlindeyiz. Bütçesi yüksek Hollywood yapımı aksiyon filmlerinde olur ya, felaket sırasında yukarıdan binalar devrilir, filmin ana karakterleri bir sağa, bir sola kaçarak kurtulmaya çalışırlar. Tam bitti derken bir beton parçası daha düşer önlerine. İşte biz çok uzun zamandır nerede mücadele versek, üzerine kocaman bir beton parçası düşüyor, hayallerimizi dümdüz ediyor. Adım atabileceğimiz alanlar iyice daralıyor.

Tüm bu karanlığın içinden çıkmanın yolu da yine dayanışmadan geçiyor. Kız kardeşlere sarılmaktan. Kimseyi bu travmaları atlatma biçiminden ötürü eleştirmemekten, birbirimize sırt dönmemekten. Öz bakımdan geçiyor, kendimize dikkat etmekten. Mücadeleye bazen ara verip, bundan hicap duymamaktan. Ayrıntı Yayınları “sözün bittiği değil, değerlendiği yerdeyiz” açıklamasında bulunmuştu geçenlerde. Muhalif olduğumuz için sözümüzü değersiz kılanlara karşı, üretmeye, konuşmaya devam etmekten geçiyor. Birbirimize sahip çıkmaktan geçiyor. Örneğin, dünyanın sadece kadın gazetecilerden oluşan tek haber ajansı JINHA kapatıldığında, farklı kadın dernekleri ofislerini bir günlüğüne JINHA yaptılar. Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay için başka yazarlar kitaplarını imzalıyorlar, cezaevi önünde kadınlar nöbet tutuyorlar. Sayamayacağım kadar farklı dayanışma yöntemi gerçekleşiyor şu an. Tepemize düşürdükleri her beton parçasına rağmen ve bittabi onlara inat!

Kapatılan Van Kadın Derneği çok güzel bir açıklama yayınlamış bugün, bir kısmını paylaşıyorum: “Biz kadınlar bina değiliz, ofis değiliz, kapı anahtarı değiliz. Binalarımıza mühür vurup anahtarlarımızı alabilirsiniz ama mücadelemizi, dayanışma ruhumuzu alamazsınız. Onca emeğimizi çalamazsınız. Kapımıza mühür vurabilirsiniz ama gözlerimize, aklımıza, ruhumuza, çalışmalarımıza mühür vuramazsınız!”

Biz kadınlar, şiddetin arttığı, insan haklarının tehlike altına girdiği dönemlerde, bu durumdan en çok azınlıkların ve kadınların etkilendiğini tecrübeyle sabit olarak biliyoruz. Ülkenin “ulusal güvenliğine” karşı tehdit olarak gördüğünüz kadınlığımızın ve sivil direnişimizin tehdit ettiği tek bir şey vardır; o da erkek egemenliğiniz!

OHAL’de de feministiz, her halde feministiz!

(Bu yazı 13/11/2016 tarihinde T24‘de yayınlanmıştır.)

Advertisements

Paris’te OHAL ve özgürlük mücadelesi

14/11/2015

Bizi korkutmak isteyenlere, özgürlüklerimizi hedef alanlara karşı özgürce her daim fikirlerimizi ifade etmek zorundayız.  2.5 yıldır yuvam olan, bana bir göçmen olarak Türkiye’den kat bin kat daha fazla insan hakkı ve özgürlük sağlayan Fransa’dan, Paris’ten yazıyorum; çünkü yazmak zorundayım.

Charlie Hebdo saldırısından bu yana, sokaklarda asker ve polisin arttırıldığı, kalabalık kamusal alanlarda ekstra güvenlik önlemlerin alındığı bir Paris’te yaşıyorduk. Fransa’ya giriş-çıkış yaparken Türkiye vatandaşı olduğum için fazladan sorulan güvenlik sorularına alışmıştım artık. 22 Temmuz’da DAİŞ’in yayınladığı bir videoda fransızca konuşan bir cihatçı “Paris’in sokakları ölü bedenlerle” dolacak tehdidini savurduktan sonra bir Suriyeli esiri başından vurarak uçurumdan aşağı atmıştı. Bahsettikleri saldırı 13 Kasım içinmiş demek ki. Kulaklarımda hâlâ dün gece saatlerce duyduğum siren sesleri yankılanıyor.

(©Fotoğraf: Le Monde)

(©Fotoğraf: Le Monde)

Dün gece bir arkadaşım ile buluşacaktım, sonradan iş yoğunluğu sebebiyle erteledik. Şimdi düşünüyorum da, saldırıların gerçekleştiği sokaklar benim hep gittiğim, dolaştığım mahallede. Belki biz de orada olacaktık. En çok da bu tedirgin ediyor insanı. Sadece bir akşam yemeği yemek için oturduğun restoranda, bir konseri izlemek için gittiğin salonda birilerinin inancı uğruna gelip seni katletme olasılığının olduğunu bilmek tedirgin ediyor.

Avrupa’da ilk defa halkın yaşam tarzına karşı bu kadar kapsamlı bir saldırı düzenlendi. İnsanların hayattan keyif almasından, sosyal yaşamda bulunmasından öyle rahatsızlarmış ki, tüm saldırılar sadece ve sadece bir Cuma gecesini dışarıda keyifle geçirmekte olan genç insanlara yapıldı. Ki saldırı yapılan restoranlar, bistrolar öyle lüks yerler de değil, orta sınıfın gittiği mekânlar. Bir metal konseri ve bir futbol maçı, bunlar da yine orta sınıfın erişim sağlayabileceği eğlence etkinlikleri. Bu nasıl bir nefrettir, anlamak mümkün değil. DAİŞ’in üstlendiği saldırılar gösteriyor ki, radikal İslamcıların hayatı kendi ilkel ve barbar dayatmaları dışında yaşayanlarla büyük sorunları var.

Saldırganlardan biriyle göz göze gelmiş, üzerine ateş açılmış ve yara almadan kurtulabilmiş bir kadın, bir röportajda gözyaşları içinde şu cümleleri sarf ediyor: “Silahı olmayan insanlara ateş ediyorsunuz. Hepiniz alçaksınız. Ve hayır, yaşamaktan vazgeçmeyeceğiz. Sokağa  çıkacağız. Normal hayatımıza devam edeceğiz.”

Charlie Hebdo’da da dedik, yine diyoruz, korkmuyoruz ve korkmayacağız.

Şu an için bilinen: en az 6 farklı yerde silahlı saldırı oldu, en az 127 kişi öldürüldü, en az 200 yaralı var 80 tanesi ağır yaralı. Saldırganlardan 8 tanesi öldürüldü ancak polis ortaklarının hâlâ sokaklarda olabileceği çağrısını yaptı. François Hollande tarafından OHAL ilan edildi, Fransa sınırlarında geçişlere ek kontrol getirildi ve 3 günlük yas ilan edildi. Kriz masaları, hastaneler ek mesaiyle çalışırken aynı zamanda bir acil durum telefon hattı da kuruldu. Tamamen devlet destekli olan bu dayanışma dışında vatandaşlar da anında örgütlendiler. Sokaklarda hastanelerin önünde kan vermek için uzun kuyruklar, duvarlarda dayanışma yazıları, hâlâ kayıp olanlar için çağrılar var. OHAL’e rağmen halk République meydanında katledilenlerin anısına çiçek bırakmaya gidiyor.

Evet, Ortadoğu’da her gün yaşanmakta olan sistematik katliamlar ve savaş hali, artık Avrupa’nın göbeğinde. Bu saldırıların orta sınıfın gündelik yaşam biçimine karşı yapılması oldukça sembolik olmakla birlikte, elbette arkasında başka gerekçeler de mevcut. Fransa’nın müdahil olduğu Ortadoğu savaşları, bir numaralı gelir kaynağı olan silah ticareti, topluma sosyal entegrasyonunu sağlamakta yetersiz kaldığı Müslüman Fransız vatandaşlarının radikalleşmesinin önüne geçememesi gibi çokça gerekçe sayabiliriz.

Suruç, Ankara, Beyrut, Paris ve Bağdat, bu saldırıların hepsi DAİŞ tarafından üstlenilmiş, organize saldırılar. Bu konuda hepimiz hemfikirizdir diye düşünmekteyim. Ancak bunların arasında en çok Paris’in medyada ses bulmasına tepkili olanları görüyorum. Tepkilerini haklı bulmakla birlikte bu katliam yarıştırma durumunu çok sağlıksız buluyorum. Katliamlardan sonra oluşan travma ve yas sürecini oldukça hırpalayan bir durum bu. “Fransa sonunda desteklediği teröristlerin terörüne uğradı, oh olsun” gibi ince bir ayrım var tüm eleştirilerde. Sanki bu saldırılarda yaşamını yitirenler bunu hak etmiş gibi bir öfke mevcut. Ana akım medyanın yönlendirmeleriyle, yine birbirimize sataşıyoruz.

Ankara katliamından sonra Elif Şafak yazmıştı; “beraber yas tutamayanlar, beraber bir gelecek inşa edemez” diye. Gerçekten karşımızda tek bir düşman var, adı da DAİŞ. Bu düşmanın adını koymak, destekçilerini belirlemek ve karşısında beraber durabilmek için daha kaç tane katliam yaşanacak? Kaç kere yas tutacağız?

Ölüm korkusu çok tuhaf bir his. Batı’da Doğu’nun şiddetiyle yaşanmasa da genel bir idrak süreci en nihayetinde başladı diyebiliriz. Şimdi biz aktivistlere gerek örgütlenme, gerek sağduyu çağrısı olsun bu idrak sürecini ırkçılığa varmadan şekillendirme yükümlülüğü düşüyor. Bu o kadar hassas bir çizgi ki. İşlenen katliamlar din için yapılırken, radikal İslamcılar ile inanç özgürlüğünü başkalarına dayatmadan yaşayan Müslümanlar arasındaki farkı anlatmak gerekiyor. Laiklik, özgürlük, demokrasi ve cumhuriyet, Fransa için temel insan haklarını koruyan değerler. Bu değerler arasında elbette inanç özgürlüğü mevcut ancak dini hassasiyetlerin başkalarının özgürlüklerini kısıtlamasına katiyen yer yok. Olmamalı da.

Durum böyleyken, bölünmeler yaşanmadan, ayrımcılık uygulanmadan, beraber direnmemiz nasıl olacak, dengeyi nasıl koruyacağız, pek emin değilim. Emin olduğum tek şey, korkmadan, birlikte dayanışmaya devam etmek zorunda olduğumuz.

Bu yazı 14/11/2016 tarihinde T24‘de yayınlanmıştır.

Ceylanpınar vazgeçmiyor

04/04/2014

Son 20 yılın en yüksek katılım oranının gerçekleştiği 30 Mart Yerel Seçimleri bitti; ancak sonuçların açıklanma süreci ne yazık ki hala devam etmekte. Özellikle büyükşehirlerde sivil vatandaşın hiçbir çıkarı olmadan sandık müşahidi olduğuna ve sayım sürecine müdahil olduğuna hepimiz gururla şahit olduk bu seçimde. Birçok il ve ilçede sayımlar sırasında usulsüzlük olduğu iddialarıyla vatandaş oyuna sahip çıkmak için günlerdir canla başla mücadele ediyor. Birçok il ve ilçenin Seçim Kurulları’na ve Yüksek Seçim Kurulu’na yapılan itirazların sonuçları ise hala beklenmekte. İstanbul,  Ankara ve İzmir Büyükşehir Belediyeleri’nde kimin başkan olacağı hala belli olmamış iken, dikkatleri biraz da olsa Ceylanpınar’a çekmek istiyorum. Zira Ceylanpınar’da bu dönem adaylığını AKP üzerinden koyan Menderes Atilla, 2 Nisan’da mazbatasını aldı bile.

Ceylanpınar neresi diye soracak olanlar vardır. Urfa’nın Suriye sınırında yer alan ilçesidir Ceylanpınar. Serêkaniyê ile arası sadece bir tren yolu ile ayrılır. Kürtler tarafından da Serêkaniya Serxet olarak kabul edilir.  Hem Kürt, hem de Arap nüfusunun yoğunlukta olduğu bir ilçedir. Serêkaniyê’de ateşlenen El Nusra silahlarının seslerinin duyulduğu, sık sık Özgür Suriye Ordusu askerlerinin konakladığı bir ilçedir aynı zamanda.  Son iki dönemdir belediye başkanı İsmail Arslan’dır ve kendisi bu dönem adaylığını BDP üzerinden, eşbaşkan adayı Esra Güler ile birlikte koymuştur. İsmail Arslan’ın ne kadar iyi bir belediye başkanı olduğu tartışılır; ancak Menderes Atilla bir tanesi lojistik ve taşımacılık sektöründe faaliyet göstermekte olmakla birlikte toplamda 7 tane uluslar arası şirketi olan bir iş adamıdır. 2009’da DP’den Ceylanpınar Belediye Başkanlığı’na aday olmuş, kaybetmiş ve bu seçimlerde adaylığını AKP üzerinden koymuştur. Geçtiğimiz Ağustos ayında Menderes Atilla’nın Özgür Suriye Ordusu’ndan komutanlar ile fotoğrafları Kürt basınında yer almıştır ve Menderes Atilla bu kişilerin ÖSO ile bağlantılarını reddetmemiştir.

Ceylanpınar’ı ve adaylarını biraz da olsa tanıdığımıza göre seçim gününe bakalım. Seçim gecesi daha henüz sayımlar devam ederken Menderes Atilla bir TV programına katılarak kazandığını açıklamış ve kargaşa ortamı oluşturmuştur. Zaten sokaklarda olan Ceylanpınar halkına o gece yoğun polis saldırısı olmuştur. 31 Mart günü HDP milletvekili İbrahim Ayhan, Ceylanpınar’a giderek BDP’ ye verilmiş 1500 yakılmış oy bulunduğunu, bazı köylerde halka açık oy kullandırıldığını, tek imza ile çoklu oy kullandırıldığını, BDP müşahitlerinin sayım sırasında dışarı çıkartıldığını açıklamıştır.  31 Mart günü tekrar sayım sırasında ise elektrik kesintisi yaşanmıştır. Bu sırada BDP yanlısı halk sokaklarda direnmeye ve saldırıya maruz kalmaya devam etmiştir. 1 Nisan’da İlçe Seçim Kurulu’nun BDP’nin itirazını reddetmesi ile gerginlik artmış ve Kaymakamlık tarafından ilçede 30 gün eylem yasağı ilan edilmiştir. Bu sırada sokakta direnmekte olan halka silahlı siviller saldırmıştır. Askerin de polise destek gelmesiyle birlikte Ceylanpınar’da gayri resmi bir Olağanüstü Hâl atmosferi oluşmuştur. 30 Mart’tan beri yapılmakta olan gözaltıların sayısı artmıştır. Ceylanpınar’da oylarına sahip çıkmak için direnen halka uygulanan baskı o denli ağırlaşmıştır ki, 2 Nisan günü 15 yaşındaki bir çocuk sokakta kimliksiz bulunduğu için polislerce dövülmüş ve hastanelik olmuştur.  Tabi aynı gün, 754 oy farkıyla kazanan Menderes Atilla mazbatasını alarak görevine başlamıştır.

3 Nisan’dan bu yana Ceylanpınar’da halkın sokak direnişi zorunlu olarak azalmış olmakla birlikte, ilçedeki OHAL atmosferi, askeri panzerlerin de koşullanmış olmasıyla beraber hâkimiyetini sürdürüyor. BDP Eşbaşkan adayları Esra Güler ve İsmail Arslan ise hukuki mücadelerine devam ediyorlar. Ceylanpınar BDP Belediye Meclis Üyelerinden biri ile yapmış olduğum görüşmede, kendisinden İl Seçim Kurulu’na itiraz edildiği, bu itiraz sonuç vermezse, Yüksek Seçim Kurulu’na gidileceği ve bu da sonuç vermez ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidileceği bilgisini aldım. Anlayacağınız Ceylanpınar’ın mücadelesi daha yeni başlıyor.

Ceylanpınar bulunduğu konum nedeniyle Türkiye ve Suriye ilişkilerinde kilit bölgelerden bir tanesi. İsmail Arslan, hükümetin Ceylanpınar’da tamamen kendisine bağlı bir yönetim kurmak istediğini ve Atilla Menderes’in halkın değil hükümetin tercihi olduğunu açıklamıştır. Haliyle Ceylanpınar’da yapıldığı iddia edilen seçim usulsüzlüğü sadece Ceylanpınar’ı değil, tüm Türkiye’yi ilgilendiren bir meseledir.

Ceylanpınar’da olan bitenle ilgilenmek, BDP’nin vermekte olduğu meşru mücadeleyi desteklemek için herhangi bir partinin, ırkın veya dinin mensubu olmanız gerekmiyor. Türkiye’de yaşıyorsanız, komşu ülke Suriye’de bir iç savaş devam etmekte iken, ülkenin bu konudaki tutumunu önemsiyorsanız, Ceylanpınar’ın yerel yönetiminde yer alacak kişinin kim olduğunu ve bu kişinin hilesiz bir şekilde göreve gelmesi gerektiğini de önemsiyor olmalısınız diye düşünüyorum.

Eğer Ceylanpınar halkı gerçekten Menderes Atilla’yı seçmiş ise, bu durumda söz hakkı bize düşmez elbet; ancak seçim gününden bu yana tespit edilmiş, tutanağı tutulmuş olan usulsüzlükler; bu usulsüzlüklerin hiçe sayılmış olması ve ilçede ilan edilmiş olan gayri meşru Olağanüstü Hâl durumu, ne yazık ki durumun şaibeli olduğuna işaret etmektedir.

Ülkenin büyükşehirlerinde, şeffaf seçim mücadelesi için emek harcayan ve bu konuda çevresini bilgilendirmek için çabalayanlara soruyorum: Ceylanpınar’a da aynı ilgi ve desteği göstermeniz için daha kaç canın yanması lâzım?

(Bu yazı aynı zamanda Radikal Blog‘da yayınlanmıştır.)