Fransa’da kürtaj hakkı tehlikeye mi giriyor?

17/01/2017

17 Ocak günü Fransa’da kadınlara kürtaj hakkını yasallaştıran Veil yasasının 41. yıldönümüydü. Bu hak Fransa’daki feministlerin verdikleri emekler sayesinde kazanılmıştı. Özellikle 1940’larda kürtaj olan kadınların idam cezası aldıklarını göz önünde bulunduracak olursak, gerçekten uzun ve zorlu bir direnişten bahsediyoruz. Son idam cezası 1942’de gerçekleşmiş olsa da kürtaj 1970’lere kadar yasal değildi. Avrupa’da ilerlemekte olan feminist akım öncelikle oy verme hakkına odaklandı ve sonrasında kadınların üreme haklarıyla ilgilenmeye başladı. Önce aile planlaması yasalarla koruma altına alındı, Fransa’da doğum kontrol klinikleri açıldı ve 1967’de doğum kontrol yöntemleri yasallaştı. Evet, o yıla kadar doğum kontrol yöntemleri yasal değildi!

İlerleyen akımla birlikte 1971 yılında Fransa’da tanınan 343 kadın kürtaj olduklarını itiraf eden ve yargılanmayı talep eden bir manifestoyu imzaladılar. Manifestonun metni Simone de Beauvoir tarafından yazılmıştı ve şu paragrafla başlıyordu:

“Fransa’da her sene bir milyon kadın kürtaj oluyor. Bunu gizli ve tehlikeli koşullar altında olmak zorunda kalıyorlar ve oysaki tıbbi müdahale ile yapıldığı zaman bu operasyon gerçekten basit bir operasyon. Milyonlarca kadını sessizleştiriyoruz. Ben de onlardan bir tanesi olduğunu açıklıyorum. Ben de kürtaj oldum. Ücretsiz doğum kontrol yöntemlerine erişim istediğimiz gibi, özgürce kürtaj olma hakkını da istiyoruz.”

Bu manifesto Le Nouvel Observatoire gazetesinde yayınlandı ve sonrasında “343 sürtüğün manifestosu” olarak anıldı. Bunun sebebiyse Charlie Hebdo katliamında öldürülen karikatürist Cabu’nun bu manifestodan sonra çizdiği ve Charlie Hebdo’nun kapağında yayınlanan karikatürüydü. Bu karikatürde şu soruyu sormuştu: “Kürtaj manifestosunu imzalayan 343 sürtüğü kim hamile bıraktı?”

2 yıl sonra, 1973’de Fransa’da 331 doktor kürtaj hakkını ve kadınların kendi üreme hakları konusunda kendilerinin karar vermesi gerektiğini savunduklarını belirten bir bildiri imzaladılar. Kamuoyu desteğinin de artmasıyla birlikte 1974 yılında kürtaj 10 haftaya kadar yasallaştı. Bu daha sonrasında 12 haftaya çıkarıldı ve 1982’den beri de kürtaj operasyonu sosyal sigorta tarafından ödeniyor.

Fransa’da feministlerin kürtaj hakkı için verdikleri bu mücadelenin neredeyse yarım yüzyıl sonrasında, kürtaj hakkı Mayıs ayında gerçekleşecek Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle tehlikeye girebilir. Muhafazakâr kesim kürtaj karşıtı kampanyaları arttırmış durumda. Her ne kadar şu anki parlamento kürtaj karşıtı internet sitelerine erişimi yasaklamış olsa da, bu yasak  muhafazakârlar tarafından ifade özgürlüğüne aykırı bulunduğu için oldukça eleştiri aldı. Cumhurbaşkanı adayları ise konu hakkında duruşlarını konumlandırıyorlar. Cumhuriyetçilerin resmi adayı François Fillon, kürtajın dini görüşlerine aykırı olduğunu, bu nedenle de kürtaja karşı olduğunu; ancak artık yasallaştığı için bu hakkın yasallığını koruyacağını açıkladı. Aşırı sağ parti Ulusal Cephe’nin resmi adayı Marine le Pen ise kürtajın sosyal sigorta tarafından ödenmesine karşı olduğunu ve bunu değiştirmek istediğini dile getirdi.

Kürtaj karşıtı kampanyalar arttıkça ve Cumhurbaşkanı adayları konu hakkında kendilerini konumlandırmaya başladıkça, Fransa’da kazanılmış olan kürtaj hakları kaybedilecek mi kaygısı başladı. Bu nedenle kürtajı yasallaştıran Veil yasasının yıldönümünde, Paris’te geceleri korsan eylemler düzenleyen INSOMNIA bir eylem gerçekleştirdi. Paris sokaklarında gezerek trafik lambalarının altlarına astıkları elbise askılarına afişler yerleştirdiler. Bu afişlerden bazılarında şunlar yazıyordu:

  • IVG: non au retour du cintre en mai 2017 ! (Kürtaj: Mayıs 2017’de elbise askılarının geri dönmesini istemiyoruz!)
  • Avortement sans médecin: plus jamais ! (Doktorsuz kürtaj: bir daha asla!)
  • IVG remboursé en 2017 : un droit non négociable ! (2017’de sosyal güvence olan kürtaj pazarlık yapılabilecek bir hak değildir!)

Elbise askılarını kullanma sebepleri, güvenli kürtaja erişimi olmayan kadınların kullandıkları yöntemleri hatırlatmaktı. INSOMNIA aynı zamanda bilinçli olarak Le Figaro gazetesinin önüne de afişlerini bıraktı. Bunun sebebiyse sağ politikaları savunan Le Figaro’nun yakın zamanda kürtaj karşıtı propagandaları içeren reklamlara gazetede yer vermesiydi.

INSOMNIA basın bülteninde Fransa’da kazanılmış olan kürtaj hakları üzerinde pazarlık edilemeyeceğini ve politikacıların kadınların bedenleri üzerinde karar alma hakkı olmadığını açıkladı. Kürtajın sosyal sigorta tarafından karşılanması gerektiğini belirten INSOMNIA aynı zamanda da Avrupa Birliği’nde de kürtaj hakkının genel geçer yasal bir hak olarak tanımlanmasını talep etti.

“Politik, ekonomik veya dini bir krizin, kadın haklarına şüphe düşürebileceğini asla unutmayın. Bu haklar asla yerleşikleşmeyecek. Bu nedenle tüm hayatınız boyunca tetikte olmalısınız.” Simone de Beauvoir.


Eylem fotoğrafları Pauline Makoveitchoux tarafından çekilmiştir.

(Bu yazı 05/02/2017 tarihinde T24‘de yayınlanmıştır.)

Fransa’da şiddete uğrayan kadınlar için emsal vaka olan Jacqueline Sauvage serbest!

29/12/16

Jacqueline Sauvage’ın davası ile 2016 Ocak ayında tanışmıştım. Jacqueline de Çilem gibi, Yasemin gibi, Nevin gibi şiddete karşı hayatını savunmuş kadınlardan. 2014 Ekim ayında, eşini öldürdüğü için 10 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Bu cezadan sonra Fransa’da feministler kamuoyu oluşturarak serbest kalmasını talep etmişlerdi. Benim de bu sayede haberim olmuştu.

68 yaşında bir kadın, kendisinden 4 çocuk sahibi olduğu 47 yıllık eşini tüfekle neden öldürür ki?

Olay tam olarak şöyle gerçekleşiyor. 2012 yılında Jacqueline bir gece eşinin odaya girmeye çalışmasıyla uyanıyor. Eşi odanın kapı kolunu kırıp Jacqueline’e fırlatıyor ve ona şiddet uygulamaya başlıyor. Bu Jacqueline’in günlük rutini. Peki, bu sefer neden şiddete uğruyor? Çünkü eşinin karnı aç ve çorba istiyor. Eşi şiddet rutinini tamamladıktan sonra aşağı iniyor ve balkonda çorbasını beklemeye başlıyor. Tam olarak o anda Jacqueline bir uyanış yaşıyor: “Ben buna neden katlanıyorum ki?” uyanışı. Odadan tüfeği alıyor, aşağı iniyor, arkası dönük olan eşine 3 kez ateş açıyor ve polisi arıyor: “kocamı öldürdüm.”

Jacqueline eşi ile genç kızken tanışmış. Eşi neredeyse yarım yüzyıl boyunca Jacqueline’e fiziksel, psikolojik ve cinsel şiddet uygulamış. Yarım yüzyıl! Ve bu ailede şiddete uğrayan tek kişi Jacqueline de değil! Jacqueline’in eşini öldürdüğü günden tam bir gün önce oğulları kendini asarak intihar etmiş. Babasından gördüğü şiddete dayanamadığı için. Ve aile olay sırasından bundan henüz haberdar değil. Kız çocukları da babalarıyla yaşadıkları süre boyunca cinsel şiddete maruz kalmışlar. Mahkemede diğer kız kardeşleri adına da ifade veren Sylvie Marot babalarının tecavüze onlar 6-7 yaşındayken başladığını anlatıyor.

Mahkemede ifade veren komşular, arkadaşları, hatta yaşadıkları kentin belediye başkanı bile bu kişinin bir istismarcı olduğunu, yıllarca şiddet uyguladığını bildiklerini anlatıyorlar. Hatta bir komşu mahkemede Jacqueline’e teşekkür ediyor: “Sayende artık rahat uyuyabileceğiz.”

Jacqueline Sauvage

Herkesin bildiği ve yarım asırdır sessiz kaldığı bu istismar ve şiddet hikâyesinde failin kim olduğu aşikârken, mahkeme Jacqueline Sauvage’ı suçlu buldu ve 10 yıl hapis cezası verdi. Gerekçe ise şöyle: bu şiddet vakasında hayatta kalanlar ve bilenler asla polise şikâyette bulunmamışlar. Ayrıca kanuna göre Jacqueline’in öldürme biçimi “meşru müdafaa” sayılmıyor. Şiddete uğradığı anda müdafaa gerçekleştirmediği, müdafaa biçiminin orantısız olması meşru müdafaa savunmasını da yok ediyor.

Oysa mahkemenin yok saydığı durum, Jacqueline Sauvage’ın “örselenmiş kişi sendromu”na sahip olmasıydı. “Örselenmiş kişi sendromu” 1970’lerden itibaren psikolojide incelenmeye başlanan, bir kişinin belli bir dönem boyunca psikolojik, fiziksel ve/veya cinsel tacize uğraması sonucu kendisinde oluşan kalıcı hasarları açıklayan bir sendrom.  Kanada, ABD, İngiltere, Yeni Zelanda ve Avustralya’da bazı mahkemeler şiddet görmüş ve eşini öldürmüş kadınlar için bu savunmayı kullanmışlar ve bu savunma ceza hukukuna “örselenmiş kadın sendromu” olarak geçmiş.

Fakat Türkiye’de olmadığı gibi Fransa’da da bu kanun bulunmuyor. Feminizmde çareler tükenmez! Mahkeme kararını bozmak için feministler Fransa’da bulunan başka bir uygulamaya başvurdular. “Cumhurbaşkanlığı affına”. Bu af monarşi zamanlarından kalma ve Cumhurbaşkanına yargının üzerinde bir af hakkı tanıyor. Geçtiğimiz Ocak ayında feministler farklı farklı alanlarda örgütlenmeye başladılar. Osez le Féminisme örgütünden Karine Plassard ve Jacqueline Sauvage’ın iki kızı change.org üzerinden bir imza kampanyası başlatarak Hollande’dan af talep ettiler. 400 bine yakın kişi bu kampanyayı imzaladı. Bu sırada sosyal medyadan organize olarak bir ay boyunca Hollande’a kart/mektup atarak bu affı istediler. FEMEN ise Jacqueline’ın kaldığı cezaevi önünde bir tünel kazarak sembolik bir eylem gerçekleştirdi. Ertesi gün ise Fransa’nın farklı şehirlerinden yüzlerce kadın Paris’te bir eylem düzenlediler.

Tüm bu eylemler sonuç verdi ve Ocak sonu Hollande yaptığı bir açıklama ile kısmi afta bulunduğunu anons etti. Bu kısmi af kabul görseydi Jacqueline 2 yıl 4 ay sonra serbest kalacaktı ancak yargı kısmi affı ve denetimli serbestlik talebini reddetti! Fakat ne dedik, feminizmde çareler tükenmiyor! Tam tamına 14 aydır Hollande’a baskı yapan feminist mücadele sonunda Hollande’ı ikna etti ve Hollande bugün Jacqueline’in kısmi değil tamamen affedildiğini söyleyerek onun acilen salıverilmesini talep etti.

Çilem’in tutuksuz yargılanacağı haberini aldığımız günkü gibiyiz bugün Paris’te. Telefonuma mesajlar yağıyor, herkes kutlamada. İşin en güzel kısmı da dün Jacqueline’in 69. yaş günüydü. Yeni yaşını erkek şiddetinden uzak, özgür yaşayacak Jacqueline! Neredeyse 50 yıldan sonra ilk defa!

Peki, bu davanın hukuki açıdan önemi ne? Paris’teki eylemde birçok feminist avukatla görüşme şansına erişmiştim ve bu davanın emsal vaka olması için çabaladıklarını öğrenmiştim. Meğer Fransa’da “Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi” kapsamında kanunları toplayan bir yasa bulunmuyormuş! Kanunda bu konu hakkında birçok yasa bulunmasına rağmen bunlar bir başlık altında toplanmamış! Hani Türkiye’de feministlerin müthiş mücadelesi sonucu 2012 yılında çıkan ve şu anda da uygulanması için mücadele verilen “6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Yasa” var ya, işte Fransa’da öyle bir kanun yokmuş!

Jacqueline artık özgür! Umarım davası da yasaların değişmesi adına bir emsal vakaya dönüşür.

(Bu yazı 29/12/2016’da T24‘de yayınlanmıştır.)

Feminists in Paris gave a name to invisible murders: Femicide!

25/11/2016

In France a woman is murdered by a man they know every 2.5 days. Lea G. aged 18, Fabienne S. aged 56 and Maryvonne G. aged 73 were all murdered in France this year at the hands of men. This year alone 100 women have been murdered in France.

Parisians woke up on the 25th of November to witness a feminist intervention on 100 billboards scattered around Paris. INSOMNIA, a feminist squad based in Paris, took over the streets during the night of 24th November for a subversive collective action. They replaced 100 billboards on the major boulevards of Paris, with posters of the 100 women who were victims of femicide. Each poster detailed the name of one of the women, their age, and who killed them. They were murdered by their husbands, partners, ex-partners, fathers or brothers, men who were close to them. INSOMNIA declared that their motivation is to give a name and an identity to these women whilst emphasising their cause of death: femicide!

insomnia1        insomnia2

INSOMNIA declared that their aim was to influence the French Government to recognize femicide as a crime, like it is recognized by Italy, Spain and seven countries in South America. Currently, the French Government is discussing a new law proposal called: “Equality and Citizenship” where the sex of the victim would be considered as an aggravating factor. INSOMNIA are demanding that this new law is passed and once it’s in place, it should be applied by jurisdiction.

Femicide is not a common crime, it is not a private family matter, and it is definitley not a passion crime. The media, by not naming the victims and perpetrators, demonstrates their ignorance towards male dominance in society and contributes to the normalization of these crimes. INSOMNIA calls for the media to portray femicide with the proper and correct acknowledgments when publishing news stories on femicide.

INSOMNIA is a new feminist squad formed in Paris who combat sexism with subversive street action at night. Their first action took place this summer, they covered the windows of a bagel shop, Bagelstein, in Paris due to a sexist advertisement they displayed. This summer, Denis Baupin, the former deputy speaker of the French Parliament was accused of sexual assault by his colleagues. Bagelstein used this sexual assault story as “humour” to adversite their bagels. The advertisment posters were pulled down quickly after the action and changed by “le jury de la déontologie publicitaire” the French governing body who make judgements on advertisment ethics.

bagelstein

Today, on the International Day for the Elimination of Violence against Women INSOMNIA took the streets once again to revolt for the all the women who are victims of femicide and victims of male violence! They call for proper action to take place in order to end femicide!

 (This article was published on European Young Feminists Blog on 25/11/16)

Paris’te feministler kadın cinayetlerine karşı reklam panolarını işgal ettiler!

26/11/2016

Fransa’da her 2,5 günde bir kadın katlediliyor. Lea G (18), Fabienne S. (56) ve Maryvonne G. (73) bu yıl Fransa’da erkekler tarafından öldürülen 100 kadından sadece birkaçı.

25 Kasım sabahı Parisliler sokaklarındaki reklam panolarında feministlerin işgaliyle karşılaştı. Gece korsan eylemleriyle bilinen INSOMNIA timi, 24 Kasım gecesi Paris’in farklı bölgelerine yayılarak, bulvarların üzerinde yer alan reklam panolarından reklam afişlerini indirdi ve bu yıl erkekler tarafından öldürülen kadınlar için afişler astı. Her posterde kadın cinayetiyle öldürülen kadınların ismi, yaşı ve onları kimin öldürdüğü yazıyordu. Eşleri, eski partnerleri, babaları, ağabeyleri tarafından öldürülen kadınlar Paris’in reklam panolarında yer aldı. INSOMNIA bu eylemi yapma gerekçesini, görünmez olan kadın cinayetlerine dikkat çekmek ve bu cinayetlerin artık adının konmasını talep etmek olduğunu açıkladı.

Kadın cinayetleri İtalya’da, İspanya’da ve Güney Amerika’da farklı 7 ülkede ayrı bir suç olarak tanımlanıyor. An itibariyle Fransa’da mevcut hükümet ve parlamento arasında tartışılmakta olan “eşitlik ve vatandaşlık” kanun projesi kabul edilirse, bir kişinin sadece cinsiyetinden dolayı öldürülmesi ağırlaştırıcı etken sayılacak. INSOMNIA bu kanunun geçmesini, Fransa hükümetinin kadın cinayetlerini ayrı bir suç olarak tanımasını ve yargının bu kanunu uygulamasını talep ediyor.

INSOMNIA üyeleri yaptıkları basın açıklamasında, kadın cinayetlerinin sıradan bir suç olmadığının, aile meselesi olmadığının ve aşk cinayeti olmadığının altını çiziyor. Medyanın, kadınların kadın oldukları için öldürüldüklerini ve faillerin bu sebeple cinayet işlediklerini yazmayarak erkek egemen sisteme uyduklarını ve bu suçun olağanlaştırılmasını sağladıklarını söyleyen INSOMNIA kadın cinayetlerini doğru haber etiğiyle yayımlamasını talep ediyor.

INSOMNIA geçtiğimiz Temmuz ayında yine benzer bir gece eylemi düzenlemiş ve cinsel tacizi olağanlaştıran bir reklam yayınlayan Bagelstein adlı simit lokantasının dışını afişlerle kaplamışlardı. Bagelstein’in bahsi geçen reklam afişinde, hakkında yapılan cinsel taciz iddialarından sonra istifa eden Fransa Meclis Başkanvekili Denis Baupin ile farazi bir diyalog gerçekleşmekteydi. INSOMNIA eyleminden sonra büyük tepki çeken afiş “Le Jury de la Déontologie Publicitaire” (Fransa’da RTÜK olarak işleyen devlet kurumu) tarafından yeniden düzenlenme talebiyle kaldırılmıştı.

Bugün, Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde INSOMNIA tekrar sokaklara çıkarak, kadın cinayetine kurban giden ve erkek şiddetine uğrayan tüm kadınlar için ayaklandı. Kadın cinayetlerinin sonlandırılması için harekete geçti!

(Bu haber 26/11/2016’da T24‘de yayınlanmıştır.)

Paris’te OHAL ve özgürlük mücadelesi

14/11/2015

Bizi korkutmak isteyenlere, özgürlüklerimizi hedef alanlara karşı özgürce her daim fikirlerimizi ifade etmek zorundayız.  2.5 yıldır yuvam olan, bana bir göçmen olarak Türkiye’den kat bin kat daha fazla insan hakkı ve özgürlük sağlayan Fransa’dan, Paris’ten yazıyorum; çünkü yazmak zorundayım.

Charlie Hebdo saldırısından bu yana, sokaklarda asker ve polisin arttırıldığı, kalabalık kamusal alanlarda ekstra güvenlik önlemlerin alındığı bir Paris’te yaşıyorduk. Fransa’ya giriş-çıkış yaparken Türkiye vatandaşı olduğum için fazladan sorulan güvenlik sorularına alışmıştım artık. 22 Temmuz’da DAİŞ’in yayınladığı bir videoda fransızca konuşan bir cihatçı “Paris’in sokakları ölü bedenlerle” dolacak tehdidini savurduktan sonra bir Suriyeli esiri başından vurarak uçurumdan aşağı atmıştı. Bahsettikleri saldırı 13 Kasım içinmiş demek ki. Kulaklarımda hâlâ dün gece saatlerce duyduğum siren sesleri yankılanıyor.

(©Fotoğraf: Le Monde)

(©Fotoğraf: Le Monde)

Dün gece bir arkadaşım ile buluşacaktım, sonradan iş yoğunluğu sebebiyle erteledik. Şimdi düşünüyorum da, saldırıların gerçekleştiği sokaklar benim hep gittiğim, dolaştığım mahallede. Belki biz de orada olacaktık. En çok da bu tedirgin ediyor insanı. Sadece bir akşam yemeği yemek için oturduğun restoranda, bir konseri izlemek için gittiğin salonda birilerinin inancı uğruna gelip seni katletme olasılığının olduğunu bilmek tedirgin ediyor.

Avrupa’da ilk defa halkın yaşam tarzına karşı bu kadar kapsamlı bir saldırı düzenlendi. İnsanların hayattan keyif almasından, sosyal yaşamda bulunmasından öyle rahatsızlarmış ki, tüm saldırılar sadece ve sadece bir Cuma gecesini dışarıda keyifle geçirmekte olan genç insanlara yapıldı. Ki saldırı yapılan restoranlar, bistrolar öyle lüks yerler de değil, orta sınıfın gittiği mekânlar. Bir metal konseri ve bir futbol maçı, bunlar da yine orta sınıfın erişim sağlayabileceği eğlence etkinlikleri. Bu nasıl bir nefrettir, anlamak mümkün değil. DAİŞ’in üstlendiği saldırılar gösteriyor ki, radikal İslamcıların hayatı kendi ilkel ve barbar dayatmaları dışında yaşayanlarla büyük sorunları var.

Saldırganlardan biriyle göz göze gelmiş, üzerine ateş açılmış ve yara almadan kurtulabilmiş bir kadın, bir röportajda gözyaşları içinde şu cümleleri sarf ediyor: “Silahı olmayan insanlara ateş ediyorsunuz. Hepiniz alçaksınız. Ve hayır, yaşamaktan vazgeçmeyeceğiz. Sokağa  çıkacağız. Normal hayatımıza devam edeceğiz.”

Charlie Hebdo’da da dedik, yine diyoruz, korkmuyoruz ve korkmayacağız.

Şu an için bilinen: en az 6 farklı yerde silahlı saldırı oldu, en az 127 kişi öldürüldü, en az 200 yaralı var 80 tanesi ağır yaralı. Saldırganlardan 8 tanesi öldürüldü ancak polis ortaklarının hâlâ sokaklarda olabileceği çağrısını yaptı. François Hollande tarafından OHAL ilan edildi, Fransa sınırlarında geçişlere ek kontrol getirildi ve 3 günlük yas ilan edildi. Kriz masaları, hastaneler ek mesaiyle çalışırken aynı zamanda bir acil durum telefon hattı da kuruldu. Tamamen devlet destekli olan bu dayanışma dışında vatandaşlar da anında örgütlendiler. Sokaklarda hastanelerin önünde kan vermek için uzun kuyruklar, duvarlarda dayanışma yazıları, hâlâ kayıp olanlar için çağrılar var. OHAL’e rağmen halk République meydanında katledilenlerin anısına çiçek bırakmaya gidiyor.

Evet, Ortadoğu’da her gün yaşanmakta olan sistematik katliamlar ve savaş hali, artık Avrupa’nın göbeğinde. Bu saldırıların orta sınıfın gündelik yaşam biçimine karşı yapılması oldukça sembolik olmakla birlikte, elbette arkasında başka gerekçeler de mevcut. Fransa’nın müdahil olduğu Ortadoğu savaşları, bir numaralı gelir kaynağı olan silah ticareti, topluma sosyal entegrasyonunu sağlamakta yetersiz kaldığı Müslüman Fransız vatandaşlarının radikalleşmesinin önüne geçememesi gibi çokça gerekçe sayabiliriz.

Suruç, Ankara, Beyrut, Paris ve Bağdat, bu saldırıların hepsi DAİŞ tarafından üstlenilmiş, organize saldırılar. Bu konuda hepimiz hemfikirizdir diye düşünmekteyim. Ancak bunların arasında en çok Paris’in medyada ses bulmasına tepkili olanları görüyorum. Tepkilerini haklı bulmakla birlikte bu katliam yarıştırma durumunu çok sağlıksız buluyorum. Katliamlardan sonra oluşan travma ve yas sürecini oldukça hırpalayan bir durum bu. “Fransa sonunda desteklediği teröristlerin terörüne uğradı, oh olsun” gibi ince bir ayrım var tüm eleştirilerde. Sanki bu saldırılarda yaşamını yitirenler bunu hak etmiş gibi bir öfke mevcut. Ana akım medyanın yönlendirmeleriyle, yine birbirimize sataşıyoruz.

Ankara katliamından sonra Elif Şafak yazmıştı; “beraber yas tutamayanlar, beraber bir gelecek inşa edemez” diye. Gerçekten karşımızda tek bir düşman var, adı da DAİŞ. Bu düşmanın adını koymak, destekçilerini belirlemek ve karşısında beraber durabilmek için daha kaç tane katliam yaşanacak? Kaç kere yas tutacağız?

Ölüm korkusu çok tuhaf bir his. Batı’da Doğu’nun şiddetiyle yaşanmasa da genel bir idrak süreci en nihayetinde başladı diyebiliriz. Şimdi biz aktivistlere gerek örgütlenme, gerek sağduyu çağrısı olsun bu idrak sürecini ırkçılığa varmadan şekillendirme yükümlülüğü düşüyor. Bu o kadar hassas bir çizgi ki. İşlenen katliamlar din için yapılırken, radikal İslamcılar ile inanç özgürlüğünü başkalarına dayatmadan yaşayan Müslümanlar arasındaki farkı anlatmak gerekiyor. Laiklik, özgürlük, demokrasi ve cumhuriyet, Fransa için temel insan haklarını koruyan değerler. Bu değerler arasında elbette inanç özgürlüğü mevcut ancak dini hassasiyetlerin başkalarının özgürlüklerini kısıtlamasına katiyen yer yok. Olmamalı da.

Durum böyleyken, bölünmeler yaşanmadan, ayrımcılık uygulanmadan, beraber direnmemiz nasıl olacak, dengeyi nasıl koruyacağız, pek emin değilim. Emin olduğum tek şey, korkmadan, birlikte dayanışmaya devam etmek zorunda olduğumuz.

Bu yazı 14/11/2016 tarihinde T24‘de yayınlanmıştır.

Dışlanan ‘ahlaksız’ feministler: FEMEN

23/09/2015

FEMEN geçtiğimiz Cumartesi günü, Fransa’da gerçekleşen Müslüman Konferansında bir eylem düzenledi. Bu konferans, yemek pişirme şovlarının, İslami kadın giyim defilelerinin gerçekleştirildiği ve 10 konuşmacıdan sadece 1’inin kadın olduğu, “Onurlu Kadınlar” temalı bir etkinlikti. Biri Tunus diğeri Cezayirli olan iki FEMEN aktivisti, Mehdi Kebir ve Nader Abou Anas’ın “İslam’da Kadının Değeri” konuşmasına katıldılar. Konuşmacılardan Nader Abou Anas, Fransa’da evlilik içi tecavüzü meşrulaştıran bir bakış açısına sahip olmasıyla tanınıyor; katıldığı konferanslarda, “kadınlar kocaları seks istediğinde reddederlerse melekler tarafından tüm gece lanetlenirler” cümleleriyle vaazlar veriyor.

FEMEN, iki imamın “kadını dövmek” temalı konuşmasında “Muhammed karısını dövmezdi, sizler de onun yolunu izleyin” cümleleri sırasında sahneye atladı. Üstlerindeki siyah çarşafı çıkararak imamlara fırlatan aktivistlerin çıplak bedenlerinde: “Kimse beni köleleştiremez, kimse baha sahip olamaz, ben kendimin peygamberiyim” yazıyordu.

femen

Öncelikle belirtmem gerekir ki FEMEN üyesi değilim, ancak eylemlerini takip ediyor ve çoğu zaman destekliyorum. Bu son eylemin fotoğraflarını Twitter’da paylaştığımdaysa birçok tepkiyle karşılaştım. Tepkilerin çoğu FEMEN’in “sebepsizce saldırgan” olması üzerineydi. Oysa bu eylemde açık ve net bir durum var, o da eylemi gerçekleştirdikleri sırada konuşma yapan imamların, değil kadın haklarını savunan bireyler olmak, tam tersine kadın haklarına zarar veren kişiler olduğu. Sanırım paylaşımıma gelen tüm tepkiler arasında en çok canımı sıkan, kendini Müslüman feminist olarak tanımlayan bir kadının tepkisiydi. FEMEN’in bu eylem sırasında fiziksel olarak şiddet görmediğini iddia etmişti. Oysa eylem anından paylaşılan tüm videolarda bilhassa sahneden ikinci olarak indirilen aktivistin birden fazla erkek tarafından yerde tekmelendiği görülüyordu. Bir kadın, başka bir kadının uğradığı fiziksel şiddeti nasıl görmezden gelebiliyordu? Bir kadının kız kardeşine sırtını dönmesinin, kadın kimliği yerine Müslüman kimliğini seçmesinin sebebi neydi?

femen2

Bu sorular Ağustos ayının son haftasında FEMEN & MLF eğitim kampında geçirdiğim 3 gün üzerine düşünmemi sağladı. Son eylemde de fark ettiğim üzere, birçok kişi ve hatta feministler FEMEN’i sürekli eleştiriyorlar. Bu nedenle FEMEN ile geçirdiğim zamanı anlatmamın, belki faydası olur diye düşündüm.

Kamptan önce FEMEN’in ne olduğunu elbette biliyordum; ancak duruşları konusunda detaylı bilgiye sahip değildim. Militan oldukları açıktı ve kadınların seks ticaretindeki sömürüsünü durdurmak için kurulmuşlardı. Manifestolarında ise ateizm ve feminizmi savunmak adına sextremizmi (modern feminizmde kadın bedeninin bir araç olarak ataerkil mecralara karşı kullanılması) yani çıplak memelerini silah olarak kullandıklarını belirtiyorlardı. Türkiye’de “ilgi çekmek için memelerini açan kadınlar” olarak adlandırılıyor, Orta Doğu ülkelerinde ise ayrıcalık sahibi olmayan kadınların üzerinde baskı kuran “beyaz-feministler” (ayrıcalıklı feministler) olarak biliniyorlardı.

Sonuç olarak FEMEN’in merkez binasının kapısına yazılan “sizi öldüreceğiz kirli fahişeler” tehdidinden tam 2 gün sonra, bir Cuma akşamüzeri Paris’teki FEMEN & MLF kampındaydım. Eğitim binasının girişinde ekip otosunu ve polis ekibini gördüğüm an anladım ki, gerçekten de feminist bir eğitim kampını gerçekleştirebilmek için polisler tarafından korunuyor olmamız gerekiyordu!

Kampın ilk günü, ’68 Mayıs öğrenci ayaklanmasının erkekler tarafından domine edilmesine tepki olarak kurulmuş olan MLF’nin (Fransa Kadınların Özgürlük Hareketi) tanıtım günüydü. O yıllardan bugüne aktif olan, Simone de Beauvoir ile kürtajın yasallaşması için birlikte yürümüş, Leyla Zana yargılanırken kendisiyle dayanışmada olmuş, feminizm içinde yıllanmış kadınlardan Fransa’daki feminist mücadelelerini dinledik. Fransa’da protesto kültürüne müziği, dansı, kahkahayı ilk defa katan insanlardı bu kadınlar. Sadece kadın yazarların yazdığı kitapların bulunduğu bir kitapevinde, farklı kuşaklardan kadınlar olarak güncel feminizmi irdeledik.

İkinci gün benim için gerçeklikle yüzleşme günüydü. Sivil polislerin korumasında bir parka giderek orada FEMEN’in çeşitli eylem taktiklerini öğrendik. Tam olarak açıklamak gerekirse, o gün bir antrenman olan; ama oldukça gerçek hissedilen bir FEMEN eyleminin içindeydim. Eylem sırasında hiza çalışmaları, partnerini kaybetmeme, barikat atlama ve tutuklanma sırasında ne yapılması gerektiği gibi farklı antrenmanlar yaptık. Sanırım en rahatsız olduğum bölüm, vücut bütünlüğüme bir müdahale olan, yerlerde sürüklendiğimiz tutuklanma antrenmanıydı. Fakat sonrasında 30 kadar kadının aynı anda, aynı sloganla haykırması ve Paris’te bir parkta birkaç dakikalığına sesimizin yankı bulmasıyla kendimi toparladım.

Cumartesi gecesi ise halka açık, “Kadın ve Din” temalı bir oturum gerçekleşti. Dinin eleştirileceği ve mizaha açılacağı bir oturum olacağı için bu sefer polis koruması iyice artmıştı. Oturumdaki konuşmacılar Zineb El Rhazoui (gazeteci ve insan hakları aktivisti), Inna Shevchenko (FEMEN lideri), Waleed Al-Husseini(Filistinli sürgün blogger), Michele Idels (MLF üyesi), Maryam Namazie (İranlı laik sürgün, insan hakları aktivisti) ve Corinne Rey(Charlie Hebdo’da Coco adıyla bilinen karikatürist.)

Peki, bu insanların ortak özelliği neydi?

Bazıları laikliği savundukları, dini eleştirdikleri ya da dini mizah teması olarak kullandıkları için ülkelerinden sürülmüş ya da ayrılmak zorunda kalmışlardı. Bazıları ise aynı sebeplerden ötürü kendi ülkelerinde can güvenliğine sahip değillerdi.

Peki, bu insanların o gece buluştukları ortak nokta neydi?

“Din kadınların üzerinde tahakküm kurar.”

Pazar günü, sadece FEMEN’in estetik sunumunun anlatıldığı fotoğraf çekimine katılabildim. Bu seansta farklı yaşlarda ve ülkelerden kadınların vücutlarını kendi mesajlarını iletmek için kullanmalarına şahit oldum elbette. Birçok farklı vücut tipinden kadının, ataerkil medyanın bize dikte ettiği “hatalı” vücutlarını gördüm. Peki, medyada gördüğümüz FEMEN aktivistleri neden sadece beyaz ve top model vücuduna sahip kadınlardan oluşuyor? Burada ilginç bir durum var. Bu, ya bizim algımızdan ya da medya rötuşlarından kaynaklı; ancak benim o gün orada gördüğüm tek şey şahane bir şekilde mükemmel olmayan kadın bedenlerinin, gurur, öfke ve istek ile ataerkili yok saymasıydı.

Bu 3 gün içerisinde bilhassa Inna olmak üzere birçok FEMEN aktivisti ile derince sohbet etme fırsatına eriştim. FEMEN’in Türkiye’deki faaliyetlerini sorduğumda, Türkiye’de aktivistleri olduğunu ancak bu kişilerin sokak eylemi yapmaya çekindiğini açıkladılar. Paris’te FEMEN eğitimi alan ve aktivist olarak eylemlere başlayan Güntülü Sar’ın, aldığı tehditler, kişisel bilgilerinin yayılması ve can güvenliği tehlikesi yüzünden ayrıldığını açıkladılar. Didem Dinç’in ise aslında hiçbir zaman FEMEN aktivisti olmadığını, eğitimden geçmediğini, sadece diyalogda oldukları ve FEMEN’e fotoğraf desteği veren bir kadın olduğunu belirttiler.

Gelelim eleştirilere. FEMEN’e ülke bayraklarını kullanarak neden milliyetçiliği tekrar yarattıklarını sordum. Bu bayrakları milliyetçiliği yok saymak adına kullandıklarını ve “kutsallarını” kullandıkları için onlara en çok kızanların milliyetçiler olduğunu söylediler. Kendilerini beyaz feministler olarak gördüğümü, bilhassa Orta Doğu’daki kadınları temsil etmediklerini düşündüğümü ve açıklamalarını üstten bakmacı bulduğumu belirttim. Verdikleri cevap çok basitti: FEMEN’in bir ülkede eylem düzenliyor olması onların o ülkedeki kadınları temsil ettiği anlamına gelmiyor. Ayrıca kimse adına konuşmuyor, sadece kendi adlarına konuşuyorlar. Aynı zamanda, eleştiri aldıkları Orta Doğu ülkelerinde çok da fazla destek aldıklarını, ancak destekçilerin korktukları için bunu açıklayamadıklarını belirttiler.

Sanırım bu sorulara aldığım cevaplar benim için önemli bir farkındalık anı oldu. Neden FEMEN’in her feministin sesi olmasını ve feminizm adına her şeyi yapmalarını bekliyorduk? Çünkü medya ilgisini en çok onlar görüyorlardı. Neden bu ilgiyi görüyorlardı? Çünkü memeleri çıplak eylem gerçekleştiriyorlardı. Birçok feminist FEMEN’in bu eylem tarzıyla kadınları cinsel objeleştirerek ataerkiyi tekrardan yarattığını düşünüyor. Burada anlamamız gereken bir nokta var: Bedenlerini cinsel obje olarak mı sunuyorlar, yoksa bedenleri ile ne istiyorlarsa onu mu yapıyorlar? Sadece çıplak eylem yaptıkları için neden onları ahlaksız feministler olarak etiketliyoruz? Bedenleriyle bir politik mesaj vermek de dâhil olmak üzere istediklerini yapabilirler ve biz kalkmış onlara ahlak öğretiyoruz öyle mi? Ataerkinin yarattığı ahlakı yani! Ve bu ahlak kuralları yüzünden şu an Fransa’da “cinsel teşhircilik” ile yargılanıyorlar. Onları radikal ve bölücü olmakla suçluyoruz. Oysa tarihte fark yaratan tüm feministler zamanında aynı sebeplerle suçlanmışlardı!

Her feminist örgüt ataerki ile mücadele eder. Hepsinin kendi ideolojileri ile bu büyük mücadeleye bir katkısı vardır. Bir örgütün destekçisi olmak için o örgüte dâhil olmak zorunda değilsiniz ve lütfen bu kadar korkak olmayın, bir örgütü desteklediğinizi belirtmek sizi onlardan biri yapmaz. Feminizm tüm kadınları birleştiren bir çatıdır. Kendi aramızda bölünmek yerine, birleşmemiz gerekiyor. Bizi bir araya getirecek bir kimlik özdeşleşmesi var ise, bu kadınlığımız olmalı. Hepimiz kadınız ve hepimiz baskılanıyoruz. Kadınlığımız bizim en son ayrışacağımız noktamız. Bunu asla unutmamak gerek.

(Bu yazı 23/09/2015 tarihinde T24‘de ve sendika.org‘da yayınlanmıştır.)

Interview with former Charlie Hebdo journalist, Caroline Fourest, on France, Charlie Hebdo, religious fundamentalism and secularism

26/01/2015

“Who is this Caroline Fourest?” most of you would ask. Well she’s a well known “militant for minority rights” in modern history of France, yet she’s not just one but many things. She’s a journalist to begin with, an author, a director, scriptwriter and co-founder of the feminist, anti-racist and secularist magazine ProChoix.

Having worked for Charlie Hebdo for 6 years, she’s well known for her works on critics of the far-right and fundamentalism, her support on secularity, women rights, LGBTI rights and anti-racism. Her previous works mainly focused on universalism and multiculturalism. For 16 years she’s worked on all types of religious fanaticism. She also had a column in Le Monde for 5 years. Currently she has a daily editorial on radio channel France Culture and has a program during the summer season on radio channel France Inter.

I have to admit, I’ve been very nervous before I met her. The first interview I’d do in my entire life would be with an important character from France’s feminism history and a former journalist of Charlie Hebdo! Even though that I’ve been living in Paris just for 1.5 years, over the past 3 weeks, I could tell that Charlie Hebdo became the milestone of a new era. En era of fighting for freedom of speech, fighting for secularity and fighting against fanatics. We met at a café in the Marais, and we’ve got into a deep conversation immediately.

– Let’s begin by talking about Charlie Hebdo. How would you define Charlie Hebdo?

Charlie Hebdo is a satirical newspaper, it’s a paper known to make people laugh about all types of power, domination and ideology. It’s very important to understand that no cartoon in Charlie Hebdo goes to publication without context. The fanatics and the literalists cannot or do not want to understand this. It probably did a hundred times more caricatures of the Pope, the Catholic Church then of Islam. They’re making caricatures about politics a lot, all types of politicians but especially the extreme right. The worst enemy of Charlie Hebdo is National Front and Marine Le Pen. There were lots of caricatures about Nicholas Sarkozy as well because it’s a leftist newspaper. It defends another type of economy, a less capitalistic one. Charlie Hebdo defended Palestine as well, yet it is less known. Charb and Tignous who got killed were strong pro-Palestine activists and there were many caricatures about Israeli soldiers at Gaza in Charlie Hebdo. It’s a newspaper reacting to the actuality. It means that if a Rabbi would kill in the name of defending Moses, then probably Moses would be the cover, as that would be the current actuality.

– You were working for them during the time when Danish newspaper Jyllands-Posten published the caricatures of the prophet Mohammed. Charlie Hebdo decided to publish them as well. How was that process?

It’s very important to understand why a newspaper very different from Charlie Hebdo, a lot more conservative one, published those cartoons. A publisher in Denmark wanted to do a book about Mohammed, a very positive book to explain his life and the importance of him as a character. Yet not a single cartoonist wanted to contribute because they feared of dying like Theo Van Gogh in Netherlands. Jyllands-Posten published those cartoons in the context of denouncing auto-censorship. 12 cartoons have been published. Probably nobody saw them in Syria or Iran, before to burn the embassy and to threat the citizens of Denmark, yet those cartoons were innocent. Mohammed was portrayed in a sweet manner. There was only one which created the debate, one which showed a bomb inside the hat of Mohammed. There’s a saying in Denmark. “If you put an orange in your hat, it’s giving you luck.” This cartoon is showing that putting a bomb in your hat gives you bad luck. And it wasn’t a new cartoon. The cartoonist did that cartoon back in the 90’s to denounce the bombings in Algeria. It just got republished. Yet all these details don’t mean anything to the fanatics who did not see the cartoons. The cartoons have been instrumentalized and manipulated by some countries. It’s important to know the political context of these events. For example, during the Rushdie affair, Saudi Arabia was in the course of winning a war in Afghanistan, with USA of course. During cartoons’ affair of 2006, Iran was in a difficult situation with the nuclear program, Syria was under huge pressure about the case of Hariri’s murder so they all decided they needed to do something to speak in the name of the Muslim world and they all attacked these cartoons.  Suddenly spontaneous crowds started to demonstrate in those countries, where we know demonstrations are not so free. “Spontaneous” crowds started burning Danish embassies. In Charlie Hebdo, we had one job as any newspaper did, to cover the actuality, so we did. But as we are Charlie Hebdo, we wanted to cover the actuality in our way. We published those cartoons inside the newspaper and our cover was different. We decided in a meeting that these fanatics are always making Mohamed speak in their sense, giving a bad image about religion. We wanted to portray Mohamed thinking he cannot stand those fanatics speaking and killing in his name. So in that cover Mohamed is almost in tears and saying “it’s so hard to be loved by assholes!” That cover is the reason why they killed my colleagues because the death treats started after that.

– Mocking religion goes back in France history, about 500 years. During the Renaissance there were many representations of priests as “importunate louts” or of mocking church bells for public disturbance. France abolished the offence of blasphemy 1791 as well. How would you define this culture of blasphemy in France?

Our culture, our philosophy our democracy is based on that possibility of laughing about religion. This is why there’s no religious majority who can oppress another religious minority within the state.  The state does not fund any religion as the state does not have a religion. Whereas in Turkey, Sunni Islam is the majority and even the Shiah Islam and Alewi Islam under a clear discrimination, let alone any other religion, or non-believers. In France, we want every religion to be equal, and no religion is favored or prioritized by the state. To obtain that, we had to fight the Catholic Church, which was connected to state back in the medieval times and during the monarchy times. We established a secular republic by fighting against this. In order to fight we had to first de-symbolize the sacred power of the Catholic Church. It was a very insulting and violent process. For example in Charlie Hebdo, the actuality of pedophilia in church was covered many times, by portraying priests as child molesters.

– There is a story going around in Turkey that in 2009 a cartoonist name Siné was fired from Charlie Hebdo, because he drew about Sarkozy’s son and and about Jewish people. Is this story true? If it’s true would you now consider this favoritism? If it’s not true why do you think his expulsion is related with his drawings?

I know this story very well and the propaganda that goes with it. Siné was fired because he insulted our director, wrote a lie in his column and then refused to correct it. This is something unacceptable in journalism! Yes, he used all racist clichés about Jews in his column. As I said, Charlie Hebdo is an antiracist newspaper. It defends the right to mock ideas or belief but not being racist against people. This is also against the antiracist law in France. A few years ago, Charlie Hebdo’s director did the same thing with another journalist who supported a writer who attacked Muslims. Surprisingly no one was shocked this time or no one noticed that this is solid proof that Charlie Hebdo is an antiracist newspaper. What is strange to me is why some people are accusing Charlie Hebdo of being Islamophobic yet they refuse to see that Charlie Hebdo does not incorporate racist journalists? Is it because for some people being racist against Jewish people is OK but blasphemy is not? I think we all know what their problem is.

– I believe Charlie Hebdo has expanded its meaning after the shooting. In your opinion, what does Charlie Hebdo represent today in France?

The irony of this crime is that those jihadists have killed the journalists of Charlie Hebdo because they wanted to silence this newspaper, but today they pushed the whole world to subscribe to Charlie Hebdo. The cartoonists who have been killed, we grew up with them. They made us laugh since we were very young, about the actuality, about religion, about politicians, about everything! To see this pure violence, fanaticism, this completely stupid brutality against these sweet, smart and funny people, it created a big shock in France.  Today, Charlie Hebdo is the symbol of the progressive people who want to continue to be free to criticize religion, to defend a secular republic and democracy. It’s the symbol of those people who are fighting against the extreme-right, the conservatives who want to divide people and create hatred against Muslims. This was, is and will be the symbol of Charlie Hebdo. This is the balance, which we want to keep alive for many years.

– You’ve been invited for a live interview with Sky News, a TV station which has chosen not to show the cover of Charlie Hebdo yet you’ve showed the cover of the magazine and they cut you out of the interview. What do you think about that?

In the middle of this horror, it has been great to see the support of some colleagues from all around the world, even from those who took a risk, like in Turkey.  Yet, we’ve been completely betrayed by many of the newspapers from USA and UK. As they live in complete democracy, they’re not taking any risk, or they are not facing any pressure like the journalists in Turkey, yet they failed to show the cover. They’ve asked us continuously “what will Charlie Hebdo’s new cover be?” because the whole world was wondering about it. So I showed the cover on the Sky News, and they cut me out. And they’ve apologized to the viewers who could have been shocked! This is just insane! It’s a very sweet cover, where Mohammed is crying, it’s a cover of forgiveness for these brutal attacks. It’s what my colleagues could do after surviving a slaughter like that. And the channel is apologizing to the believers who can be offended by a cover of forgiveness, but not by the killing? There are many people coming from Muslim background who don’t share this opinion of these journalists. By saying that my colleagues did something “wrong” by drawing this cover, they are justifying violence. It’s very irresponsible of these media platforms. In France we have a completely different story about secularism and freedom of speech. In USA, freedom of speech is based on freedom of religion, not freedom of believing or not believing. And in England the state has a religion, where Anglicans are favored. I believe the religious rights are becoming more important than the rights of non-believers’. They revealed the bloody images of the victims from the slaughter, yet they cannot show a simple cartoon about religion. What Sky News did, created a scandal, and the debate is not over on that.

2

– You know that Cumhuriyet has published 4 pages of Charlie Hebdo’s post-attack issue in Turkish without the cover, and two journalists wrote about Charlie Hebdo in their columns with publishing the cover. T24 has also published the whole issue in Turkish without any censorship. At the moment, Cumhuriyet is under many threats, being protected by security forces 24/7 and an investigation has begun against the journalists for “offending religious values and agitating the public to grudge and enmity.” What’s your opinion on that?

In the middle of this solidarity and bravery, the support of our colleagues from Turkey was really important. We found hope on that. I’ve been to Turkey many times; I did even a big TV inquiry about AKP in solidarity with journalists from Turkey who are in jail. It is so important that we maintain this common history, culture about secularism, between Turkey and France. Turkey has a constitution which is more similar to France, in terms of secularism, because AKP did not change it yet. I also would like to emphasize on the hypocrisy of Prime minister of Turkey, Ahmet Davutoğlu who has come to the march in France. We know that many cartoonists in Turkey are under a big pressure for mocking the president of Turkey, Recep Tayyip Erdoğan. Turkey is still one of the countries with the biggest number of journalists imprisoned.  These journals in Turkey are brave enough to inform, even under this pressure. They are brave despite the fanatics and the religious politicians. I think this is where the resistance is! This battle is going to be a long one and an important one.

– The president of Turkey, Erdoğan attended the 10th Conference of Parliamentary Union of the Organization of Islamic Cooperation Member States and he has said that “Islam’s prophet is the red line for the Muslims. Just like killing people because they’ve drawn comics is terror, provocative actions are just as much terror.” What do you think about this?

I think that if someone once believed that Erdoğan was a democrat, they can see in his sentence, he’s anything except that. He’s speaking as if he’s leading a religious state, not a democratic one. In a democratic state, he has to respect all citizens who believe and who do not believe. I know that he’s always tried to censor journalists. Trying to compare someone who’s drawing to support freedom speech and secularism with someone show’s killing, physically killing, because they don’t share the same opinion is just showing that there is something deeply wrong in his view of democracy. He’s losing rationality. Having a president of a state who is losing rationality at this point, it’s something very dangerous for everyone.

– You’ve attended the Secular Conference back in 2014 November, where CHP PM Şafak Pavey was invited as well. You’ve spoken about AKP’s policy on secularism there, and you’ve written some articles on this issue too. What is your opinion of secularity in Turkey?

If Turkey is losing its tradition of secularism, it means that the world is losing something. Of course I worry about my secular friends and colleagues from Turkey. Erdoğan is showing more and more his goal is to break, to kill secularism. Adding the corruption and censorship on top of that, it’s really a lot! He’s also transforming education. Last time when I was in İstanbul, I realized not many journalists were talking about the public schools’ transformation into religious Imam Hatip schools. It’s not a minor number, we’re talking about thousands! We’re in the middle of a big debate about secular education in France at the moment, and as secularists we believe fanatics are trying to wash the brains of children. In Turkey, these schools are state funded schools and the government is doing this with intention. They want to create future fanatics, not citizens.

– Your books especially “Crossfire: a comparison between Jewish, Christian and Muslim fundamentalism”, “Brother Tariq : the doublespeak Tariq Ramadan” and  “Marine Le Pen unmasked” were highly criticized. You’ve become the hate target of the far-right. How could you manage to stay strong and keep speaking up?

I don’t consider myself brave because I’m surrendered by much more brave journalists and activists. Surrendered by colleagues from Turkey, Tunisia, Algeria who have been under much more worse pressure. I only have to fight the fanatics, not the state. On the contrary my colleagues have to fight both the fanatics and the state which is against them, instead of protecting them. They can’t work under a democratic context. I know it’s a privilege for me to continue my work as a journalist from a secular democracy like France. So I consider myself quite comfortable. Even inside this secular democratic country, I’m criticized and insulted a lot for my works. I’ve been portrayed as an “Islamophobic”, since I criticize religion, and I’ve been attacked as “Islamophile” by National Front and the Catholic fundamentalists.

– Yes about that, you’ve been beaten on the street on broad day light by the conservatives, how did that happen?

For France 2 channel, I was covering as a very big Catholic protest against same-sex marriage. Yet I hid myself with a hat and a scarf.  FEMEN arrived and those fanatics attacked them brutally. In the middle of the fight they recognized me. I’m a journalist they particularly hate so they beat me as well. I have no doubt that every extremist can be as brutal and stupid as the other one. They’re using different identities, different flags such as a flag of a religion or a nation but once they’re patriarchal and extremists, they look quite the same to me. In their mind, in their hearts, they look very much alike.

fourestfinal-tt-width-600-height-400-bgcolor-000000

– How about the French government’s attitude as an outcome of these shootings? What was your opinion on the Republican march on January 11th? Many left organizations have criticized it because of the call for “national unity” and for inviting world leaders who have nothing to do with freedom of speech in their countries. There are also many concerns on how this would affect the Muslim minority in France. What do you think might happen?

The march of January 11 was really moving. I’ve never seen Paris or France like that before. Streets were full of all sorts of different people in a complete communion supporting freedom of speech. We did not see those authorities there; all we saw was that huge crowd. Honestly the authorities of France have been very kind and supportive. François Hollande supported Charlie Hebdo, during the events in 2006. He was not in the position to become a president back then. He has a big sense of humor, including when we mock and criticize him in Charlie Hebdo. Believe me we did caricatures about Hollande that could make him cry, but still he is full of respect. He has some other defaults but he is real democrat and he is someone who respects humor. So they’ve been doing their best after that slaughter.  We’re hoping the citizens of France would avoid believing National Front is the answer to those fanatics’ act, as this is the risk for the Muslims living in France. Marine Le Pen was the only politician missing in that communion. Honestly people from Charlie Hebdo did not want her to be there; but she insisted to be in the front, with her flag. No other politicians were there with a flag. She wanted those cartoonists to look like martyrs, yet she was not considerate. My colleagues were not even buried and we were just mourning them. I hope her actions would help many conservatives of France to understand that National Front is not the answer against jihadists and fanatics. Secularism is the only qualified answer.

– What do you think about the “rising right” in France? National Front got a 25% vote on the European Parliament elections last year. Marine le Pen has used Charlie Hebdo shootings on her advantage by declaring a war against Islamists in France, and addressed this issue as a problem of immigration laws in France. What is your idea on fighting Islamists by using racism and religious fundamentalism?

Marine Le Pen did not declare a war against Islam, she is trying to avoid speaking that way and that’s why support is growing for her. She’s trying to appear very moderate by doing this distinction between Muslims and Islamists. Of course, we all know that inside her party they all think the problem is Muslims not Islamists. I think that she’s the one who is the most illegitimate person to speak in the name of Charlie Hebdo. She’s one of the main targets of Charlie Hebdo, it’s known that Charlie Hebdo hates National Front. The organizations that sued Charlie Hebdo the most are the Catholics close to National Front. So she’s in a bad position to claim herself on Charlie Hebdo’s side. Yet she will loose from that 25%. I don’t know maybe in 2 years. It depends of the attitude of Muslim French citizens too. It’s difficult when Muslim organizations in France, close to the Muslim Brothers continue their hypocrite, double speech. They say on one hand, they do not support the terrorists, but on the other hand they condemn those cartoons. They can disagree, they can even sue, yet as long as they don’t add the sentence “but they have the right to draw those cartoons” then it’s double speech. If they add that missing sentence to their announcements, then people will start to believe Muslims are capable of accepting freedom of speech for real. We try to explain there are a lot of Muslims in France who are supporting Charlie Hebdo. They’re trying to confuse all Muslims with the conservative ones. I try to avoid using the term Islamophobia because this is creating a huge debate. Semantically, the word in definition is a phobia against Islam, therefore you are racist. There are people who are criticizing religion who are secular, who are feminists, and they definitely are not racist. There are many racist writers, who are xenophobic, who try to look as simple secularists yet they are the racists ones. Is there racism against Muslim in France? My answer is yes. Mostly it’s from the colonial times. But honestly this racism was nothing before 9/11 because the new generation in France is very anti-racist. They’re very different. So this racism was almost dead in France before 9/11 occurred. After that, some religious organizations tried to fight secularism, the right of blasphemy, and test the French philosophy. So this created reaction. So the situation is more complex then racism. The blame is on the people who are killing in the name of Islam. They are the ones who create fear amongst non-Muslims.  But how could non-Muslims not be afraid of seeing the actuality? It’s true that exactly after 9/11 France has added acts that I qualified as racist yet these attacks against Muslims during the past weeks are the first time in France. If you look at the statistics of attacks before the slaughter, only 4% of Muslim cemeteries were under graffiti attack, yet the attack against Jewish cemeteries were 11%.

1 (1)

– Being a strong-hearted feminist, you’ve also written a book about the founder of Femen, Inna Shevchenko. Did you know that Femen exists in Turkey as well? Feminists in Turkey are fighting a big battle. What is your opinion on the relationship between religion and feminism?

I am far from FEMEN today but what interested me was their beginning. Those feminists in Ukraine were fighting against prostitution, against patriarchy in Ukraine. Probably this was one of the things that lead to the Ukrainian Spring we witnessed afterwards. All the feminists fighting in the Arab Spring or the ones fighting in Turkey are showing that there’s a link between secularism and equality. There are no women’s rights in religious regimes, never! Because the religious domination always attacks the women’s body first. They want to control the body of women. I think it’s their main motivation. It’s been almost 16 years that I’m working on fanatics from all religions and I do not find them obsessed by spirituality. They are more obsessed about women and controlling women. This is why feminism should be leading the resistance against the fanatics. Of course this is exactly what the fanatics are afraid about. As a backlash to religious fundamentalism, fight for equality will grow bigger, a lot bigger than how fundamentalism is growing.

– What would your advice be to the feminists in Turkey?

To continue to be strong feminists, secularists and democrats. And we will win! You know why? If the fanatics succeed in creating a state with a regime according to their law and their view like in Syria today; that country will be a nightmare for everyone except them. When secular democrats are leading a state, when they’re really democratic, and not dogmatic, there’s a place for all. This is why secular democracy will out-number theocracy. People can be completely crazy enough to join a sort of jihad to go kill and rape in Syria but at the end of the day, the majority of human beings want to live under regime of respecting basic human rights and that is a democratic and secular state.

(A shorter version of this interview was published on Radio Farda in Persian.)