Bu kıyafetle sokağa çıksam taciz edilir miyim?

18/09/2016

Geçtiğimiz günlerde İstanbul’da otobüste şort giydiği gerekçesiyle fiziksel saldırıya uğrayan 23 yaşındaki Ayşegül’den birçoğunuz haberdar olmuştur sanırım. Otobüste bir erkek “şort giyenler ölsün” diyerek ona tekme attı. Kendisine yapılan bu saldırı bir tesadüf değil. Son zamanlarda Türkiye’de birçok kadının yaşadığı bir korkunun eyleme dökülmüş hâli. Korku ise baki ve bu tarz saldırılar arttığı müddetçe de büyümeye devam ediyor:

“Bu kıyafetle sokağa çıkarsam taciz edilir miyim?”

Darbe girişiminden sonra sokağa çıkan ve demokrasi mitinglerine katılan kadınlarla röportaj yapmıştım. Onlar sokaklardan korkmayan muhafazakâr kadınlardı. Ancak kendi çevremden, anlatılanlardan algıladığım bir durum vardı; o da darbe girişiminden sonraki OHAL döneminde sokağa çıkmaktan korkan çok fazla kadın olduğuydu. Twitter üzerinden çağrıda bulunarak giydikleri kıyafetten ötürü tacize uğramış olan kadınlara ulaşmak istediğimi söyledim. Çağrımı gören kadınlar bana yazmaya başladılar ancak ne yazık ki bu çağrım çok kısa bir sürede bir kesimin radarına girdi; iftira haber üretmekle itham edilerek hedef gösterildim. Hem çağrımı sildim, hem de Twitter hesabımı bir süreliğine kilitlemek zorunda kaldım. Yazıyı uzun süredir bekletiyordum; ancak muhafazakâr ve eril zihniyetin baskısını hisseden kadınların seslerini artık duyurmak istiyorum. Ağustos ayının başında bana yazmış olan kadınların korkularını ve hikâyelerini aktaracağım şimdi.

Benimle ilk iletişime geçen Tuğçe 17 yaşında, Tekirdağ’da yaşıyor. İki kız arkadaşıyla birlikte şehir merkezinde yürürken ergen bir erkek grubu tarafından fiziksel tacize uğradıklarını anlattı. Kendilerine çelme takarak düşürmeye çalışan bu erkeklere sözlü tepki verdikten sonra, gece eve yürüyerek dönerken bir arabadan iki erkeğin kendilerine sözlü tacizde bulunduğunu söyledi. Arabadaki erkeklerin kendilerini ısrarla arabaya çağırması üzerine bağırmaya başladıklarını anlatan Tuğçe, bu olay gerçekleşirken çevreden kimsenin yardım etmediğini; ağlaya ağlaya eve döndüklerini ve çok güvensiz hissettiklerini dile getirdi. Başlarına gelen bu olaydan sonra akşam dışarıya çıkmaktan korktuklarını, bir erkeğin korumasına ihtiyaç duymaktan utanıyor olduğunu dile getirse de artık akşamları yanlarında erkek arkadaşları olmadan dışarı çıkamadıklarını anlattı.

Cihangir’de saldırıya uğrayan plakçının olduğu mahallede oturan 21 yaşındaki Ege ise, pantolon giymediği günlerde korktuğu için, erkek arkadaşının kendisini gideceği yere bıraktığını anlattı. Geçtiğimiz yıl balkondan tırmanarak evine kadar giren bir tacizciye dava açtığında; fail beraat ettiği için adalet sisteminin kendisini korumadığını düşünen Ege, sokağa çıktığında etek veya elbise giydiği zaman kendisine yöneltilen “ayıplayıcı” bakışlardan da rahatsız olduğunu dile getirdi. Bu mahalle baskısının muhafazakâr kesimin kendini haklı görmeleriyle oluştuğunu düşünen Ege, artık arkadaşlarıyla birbirlerine giydikleri kıyafetleri gösterip, taciz edilip edilmeyeceklerini sorduklarını, hiç muhafazakâr olmayan annesinin her gün onu arayıp “giydiğine dikkat et” dediğini de ekledi.

İzmir’de yaşayan 20 yaşındaki Besra, gündüz bankaya gitmek için sokağa çıktığında yol kenarında bir arabanın onu takip ettiğini fark ettiğini, otobüs durağına gidip, otobüse biner gibi yaptıktan sonra arabanın gittiğini var sayarak yürümeye devam ettiğini aktardı. Sonra birden yanına yaklaşan arabadaki erkeğin kendisine “güzelim nereye gidiyoruz?” diye sorduğunu, polisi aradığını söyleyerek faili başından savdığını anlattı. Besra tacizcilerin artık daha rahat taciz edebildiklerini düşündüğü, bu nedenle sokağa çıkarken anksiyetelerinin arttığını aktardı.
Bursa’da yaşayan 28 yaşındaki Gizem ise, bir gece balkona annesi ile birlikte şortla çıktıklarında, sokaktaki kalabalık bir erkek grubu tarafından tehdit edildiklerini anlattı. Kendi evlerindeki balkona çıktıklarında dahi ne giyeceklerine karışan bir erkek topluluğu ile karşılaşmanın tedirginliğini dile getirdi.
İstanbul’da yaşayan 18 yaşındaki Ekin, köpeğini gezdirmeye çıktığında konvoy halinde ilerleyen araçlardan başını çıkaran 5-6 farklı erkekten kornalar ve sözle tacize uğradığını anlattı. Yapılan sözlü tacizler arasında “işini görüyor mu o it” sorusu birbirinden güç alan erkeklerin toplu tacizde nereye varabileceğini gösteriyor. Ekin bu tacizden sonra kendini her an tetikte hissettiğini, herhangi bir fiziksel tacizde kendini koruyamayacak olduğu için korktuğunu anlattı.
Sibel ise İstanbul’da yaşıyor ve artık her sabah işe giderken eşi ve annesi tarafından “açık giyinme” uyarısı alıyor. Eskiden kıyafetlerinin “açık ya da kapalı” olup olmadığını düşünmediğini ama artık tüm kadın arkadaşları ile bu konuyu konuştuklarını anlattı. Artık sokağa çıkarken sözlü tacize uğraması durumuna karşı, sürekli kulaklık takıp müzik dinlediğini söyledi.
23 yaşındaki Bilgesu, Bursa’da Fomara meydanından geçerken, arabadan bir erkeğin, eteğine yorum yaparak sözlü tacizde bulunduğunu anlattı. Bilgesu kalabalık alanların erkeklerin taciz için fırsat olarak gördüğünü düşündüğünü, her ne kadar artık daha temkinli olsa da yine de korkmadığını çünkü sokaklardaki kadın görünürlüğünün onu güvende hissettirdiğini söyledi.
Şimdi aktaracağım iki taciz hikâyesinde ise failler, muhafazakâr zihniyetin eril baskısını benimseyerek aynı tahakkümü hemcinslerine uygulayan kadınlar.

İstanbul’da sabah saatlerinde işe gitmek için otobüs bekleyen 36 yaşındaki Tuğba, üzerinde askılı bluz olduğu için iki muhafazakâr kadın tarafından sözlü tacize uğradığını anlattı. Kadınların kolunu dürterek “böyle açık, çıplak gezdiğiniz için tepemize bombalar yağıyor, niye hâlâ kapanmıyorsunuz” dediklerini, kendini savunduğu zaman üzerine yürüdüklerini; ama korkmadan onun da karşılık verdiğini aktardı. Giyim tarzına İstanbul’un belirli semtlerinde zaten dikkat ettiğini; ama artık kadınların da bu baskısını gördükten sonra iyice endişe duyduğunu dile getirdi.

Lüleburgaz’da yaşayan 19 yaşındaki Bensu ise çarşıya giderken şort giydiği için bir kadının “giymeyin böyle şeyler” diyerek bacağına vurduğunu anlattı. Yanlarından geçen başka birinin ise kardeşinin omzuna vurup “önüne bak” dediğini söyledi. Bensu, sanki suçluymuş gibi azarlanmış olmaktan çok rahatsız olduğunu dile getirdi.
Yorumlardan bağımsız olarak özetlediğim bu vakalarda en çok dikkatimi çeken kadınların anlatım sırasında verdikleri detaylardaki benzerlik oldu. Kalabalık alanlarda tacize uğrayan kadınlar, o alana ya da caddeye çıkarak hata yaptıklarını düşündüklerini söylediler mesela. Birçoğu kıyafetini anlatırken “askısı kalındı” “yelek vardı ama boyu uzundu” “eteğim/şortum kısa değildi” gibi açıklamalarda bulundular. Aslında hepsiyle detaylı konuştukça, uğradıkları tacizden dolayı suçlu olmadıklarını söyleseler de, bir kadın olarak taciz sonrasındaki o hissi ben de çok iyi biliyorum. “Bu neden benim başıma geldi?” sorusunun akabinde gelen kendini suçlu ve utanmış hissetme durumu. Çoğu, onları dinlediğim için teşekkür etti, anlatmanın ve dertleşmenin bile hiç yoktan iyi olduğunu söyledi. Mesajlarına dönüş yapmamı bile beklemeyenler vardı aralarında! Kadınlar olarak taciz konusunu her konuşmak istediğimizde o denli bastırılıyor ve suçlanıyoruz ki, uğradığımız tacizi anlatırken bizi yargılamadan dinleyen insanlara şaşıyoruz elbette!

Evet, kadınlar artmakta olan muhafazakâr ve eril baskıdan korkuyorlar. Fakat çoğu bunun eskiden beri böyle olduğunu, sadece artık daha sık ve görünür olduğunu dile getirdiler. Şort giymesi bahane edilerek tacize uğrayan Ayşegül’ün vakası münferit bir olay değil. “Bu kıyafetle sokağa çıkarsam taciz edilir miyim?” kaygısı her zaman vardı. Faillerin taciz konusundaki rahatlığı ise, elbette muhafazakâr zihnin kadın bedeni üzerindeki tahakküm iddiası ve mevcut yasaların cinsiyetçi kararlarla uygulanması ile pekişti. Erkeklerin taciz için her zaman bir bahanesi olduğu ise su götürmez bir gerçek. Ne giydiğimiz şort taciz edilmemizin sebebi, ne de taktığımız başörtüsü tacize uğramayacak olmamızın göstergesi. Erkekler taciz etmek için bir ideolojinin arkasına sığınıp, kadın bedeni üzerinde söz söyleme hakkını kendilerinde her zaman bulacaklar. Şort giydiği için otobüste tacize uğrayan Ayşegül’ün davasını savunurken, sağcısından solcusuna birçok erkeğin sosyal medyada biz feministlere saldırmasında da bunu gördük. Şiddete uğrayan bir kadının vakası üzerinden yine feminizm düşmanlığı üretildi ve feministlere nasıl tepki vermeleri gerektiği konusunda had bildirildi. Bu nedenle, biz kadınlar olarak, hele ki bu artmakta olan karanlığa karşı, kendi bedenlerimiz üzerindeki söz hakkından asla feragat etmemeli, dayanışmaya, birbirimize destek olmaya devam etmeliyiz.

(Bu yazı 18/09/2016’da T24‘de yayınlanmıştır.)

Advertisements

Market siparişine flört hizmeti dahil midir?

01/09/2016

Olayı anlamanız için, kendinizi şu senaryonun içinde düşünmenizi rica ediyorum.

Market alışverişinizi sanal bir marketten yaptınız. Siparişinizi daha önce evinize 2-3 kez sipariş getirmiş kurye getirdi. Aynı günün gecesinde saat 02.00 civarı bu kuryenin sizi tüm sosyal medya hesaplarınızdan takibe aldığını ve Facebook üzerinden arkadaşlık talebi gönderdiğini görüyorsunuz. Bu kişi, alışveriş yaptığınız marketin siparişinizin teslimi için paylaştığı kişisel bilgilerinizi “flört” adı altında taciz sebebiyle kullanan kurye. Bu davranıştan rahatsız olmamanız gibi bir ihtimal yok. Nasıl olsun ki? Adınızı, ev adresinizi bilen; bu bilgilere işi gereği sahip olmuş biri var ve bu bilgileri kullanarak sizi “kur yaptığını” sanarak taciz ediyor.

Bu davranıştan rahatsızlığınızı dile getirmek istiyorsunuz. Firmayı arayabilirsiniz evet. Fakat bu şikayetin gerekli mecralara iletilip iletilmeyeceğini, aradığınız zaman bağlanacağınız kişinin konuya ilgi seviyesi, belirliyor. Özellikle son 3 yılda Türkiye’de sosyal medyanın gerekli mecralara ulaşma konusunda ne kadar başarılı bir platform olduğunu hepimiz gördük. Hele ki Twitter’ın. Firmaya Twitter’dan bir tweet atarak, bu konudaki rahatsızlığınızı kamusal alanda dile getirmeniz mümkün. Ve bu konuda bir tweet atıyorsunuz. Bu tweet, dolaşıma giriyor, okuyanların sayısı artıyor ve insanlar farklı bakış açılarından tepki vermeye başlıyorlar. Kimisi destek oluyor, kimisi eleştiriyor, kimisi hakaret ediyor, kimisi suçluyor. Size tweet göndererek ya da sizden, hikâyenizden bahsederek.

Bu olayı birkaç gün önce İzmir’de tek başına yaşayan bir kadın yaşadı. Şikâyetini Twitter’da sorumlu firmaya gönderdi. şikayetini göndermesinden bir süre sonra bu taciz gündem oldu ve suçlamalar başladı. Kadını ilgi çekmeye çalışmakla, takipçi kazanmaya çalışmakla, “kezban”lıkla, bir emekçinin ekmeğiyle oynamakla suçladılar. Kadın o kadar çok saldırıya uğradı ki hesabını kilitlemek mecburiyetinde kaldı.

Türkiye’de erkek şiddetinden ölen, hâlâ şiddet görmekte olan, cinsel şiddete uğramış/uğruyor olan, fiziksel olarak tacize maruz kalan kadınların sayısı malum. Hâliyle Türkiye’deki gibi uç rakamlar ve gerçekler söz konusuyken, bir kuryenin sipariş götürdüğü kadınla sadece flört etmek istediğini düşünüyor olabilirsiniz. Sonrasında bu kadının internette de saldırıya maruz kalmış olmasını önemsiz bir mevzu olarak görüyor olabilirsiniz. Yukarıda sayılan sebeplere daha yüzlercesini ekleyerek durumu olağanlaştırabilirsiniz. Çünkü ataerkil zihnin içine doğan ve o zihin verdiği genel-geçer değerlerle büyüyen herkesin kolayına gelen bir kanıksama durumu bu.

Hatırlatmak isterim; hepimizin mahremiyeti kendine. Bu mahremiyet dâhilindeki bilgileri paylaşmak da kişinin kendi kararı. Bir kadın market alışverişi yapma amacıyla kişisel bilgilerini bir firmayla paylaştı ve bu bilgiler bir firma çalışanı tarafından “flört etme” amacıyla kullanıldı. Hem de bu kadının ev adresini bilen bir kişi tarafından. “Avrupa’da bu olağandır, kur yapmak taciz değildir, dilenci bile kur yapar” yazanlar olmuş. Üzgünüm ama Avrupa’da böyle bir durumda çalışan kişi görevini suistimal ettiği gerekçesiyle işinden kovulur. Emekçinin yanında durarak solculuk kasarken, bir çalışanın iş etiğine aykırı davranması meşru sayamazsınız. Kişi beyaz yakalı da olsa, işveren de olsa bu davranış görevin suistimalidir ve tacizdir.

Bir kadının kendi istemi dışında kişisel bilgilerine sahip olan biri, ona kur yapabilir, sonuçta bir kere aynı kapı aralığında yüz yüze denk geldiler. Kaldırımda yürüyen bir kadına, ezkaza orada oturan bir adam laf atabilir, sonuçta kadın adama güzel gelmiş, iltifatı hak ediyor. Otobüse mini etekle binmiş bir kadını, bir adam elleyebilir, sonuçta kadın bacaklarını ifşa ettiği için bunu arzuluyor olduğunu ima ediyor. Gece geç saatte karanlık sokakta yürüyen bir kadına tecavüz edilebilir, sonuçta o saatte oradaysa başına geleceklerden haberdardır, tecavüzü istiyor olmalı. Nedense ne zaman bir taciz olsa kadın suçlu!

İnanmayacaksınız belki, ben bu yazıyı 2 yıl önce yazmıştım. Pizza siparişi veren bir kadın arkadaşa siparişi götüren kurye cep telefonundan mesaj atmıştı. O kadına da yine aynı suçlamalar yapılmıştı. Yazıdaki taciz vakasını değiştirip tekrar yazdım; çünkü belli ki bazı şeyler asla değişmiyor. O kadın da saldırılardan ötürü hesabını kilitlemek zorunda kalmıştı, bu kadın da aynı mağduriyeti yaşadı. O kadının da Instagram hesabından bazı fotoğraflarının ekran görüntüleri alınmış “bu fotoğrafı paylaşan kişi flörte açıktır zaten” tarzında saldırılar ve hakaretler gönderilmişti. Geçtiğimiz gece tacize uğrayan kadının da daha önce hastaneye gittiğinde yakışıklı doktor görmek istediğine dair bir tweeti alıntılanıyor. “Hastanedeki yakışıklı doktoru istiyor ama çirkin alt sınıf kuryeninkine taciz diyor” minvalinde saldırıyorlar. Sanki hastanedeki herhangi bir doktor aynı kadının işi aracılığıyla eriştiği bilgilerin kullanarak onunla iletişime geçse taciz olmayacakmış gibi!

Kimse mevzuya şuradan bakamıyor: İki vakada da, kadınlar kişisel bilgilerini bu erkeklerle kendi rızaları ile paylaşmadılar. Kadınların kendi rızaları ile vermedikleri bilgiler, kendi kontrolleri dışında kullanıldı! Rıza kavramı erkeklerin anlamakta en çok zorlandığı kavramlardan biri. Cinsel şiddet olaylarından örnek verelim, bir kadının alkol almış olması, mini etek giymesi, seks işçisi olması kimseye o kişiye cinsel şiddet uygulama hakkını vermez. Rızasız seks, cinsel şiddettir, suçtur. Rıza kavramını cinsel şiddet üzerinden anlattığımızda daha anlaşılır oluyor evet; ama bu kavram kadının özel alanı ile ilgili her konu için geçerli.

İşte tam olarak bu nedenle de “flörte taciz diyorsunuz, biz nasıl flörtleşeceğiz” argümanı ile “erkeklere vermiyorsunuz ondan tecavüz ediyorlar” argümanı kardeş. Adını flört koyduğunuz şey flört değil taciz. Adını cinsel açlıktan doğan, zorlayarak seks yapma koyduğunuz şey de cinsellik değil cinsel şiddet.

Son olarak da hatırlatmak isterim, tacize uğrayan kadını, bu tacizden ötürü suçlamak da bir tacizdir. Sanal saldırı da bir tacizdir. Bu durumu olağan kılan söylemlerde bulunan herkes de bu tacizi desteklemektedir. Sonra neden tacize uğrayan kadınların sessiz kaldığını soruyorsunuz? Ses çıkardıkları zaman suçlandıkları ve tacizin üzerine tekrardan bir şiddet sarmalı içerisine itildikleri için olabilir mi?

Bu taciz vakasında bana umut veren tek bir şey oldu, o da 2 sene önce yaşanan vakada kadını destekleyen kişi sayısı oldukça azdı. Bu vakada ise kadınlar susmadılar, destek oldular ve hatta bu olay başka kadınlara konuşma konusunda cesaret verdi. İş aracılığıyla kadınların kişisel bilgilerine ulaşan başka erkekleri firmalarına şikayet ettiler. Açık olan bir şey var, o da evet, erkeklerin tacizin adını koyma ve rıza kavramını anlama konusunda hâlâ aşacak çok yolları var. Ama kadınlar bilinçlendikçe, dayanıştıkça sesimiz yükselmeye devam ediyor.

(Bu yazı 01/09/2016’da T24‘de ve sendika.org‘da yayınlanmıştır.)

Özgecan’ın ardından gelecek feminist direniş

15/02/2015

Öfkeden midem bulanıyor. Sinirlendiğimde eklemlerimi kütürdetmek gibi yeni bir tik edindim. Parmaklarım yazmakta zorlanıyor. 29 yıllık feminist, 1 yıllık feminist aktivistim. Ben feministim deyince yüzüme gülenler bugün Özgecan Aslan’ın yasını tutuyor. Hepsinin suratına tükürmek istiyorum.

2015 yılından 46 günü geride bıraktık. Bu 46 günde Türkiye’de Özgecan da dâhil olmak üzere 37 kadın, erkek şiddetiyle katledildi. Hiçbirinin isimlerini bilmiyorsunuz. Hiçbirinin cinayeti için eylem yapmadınız. Hiçbiri için sosyal medyayı “sallamadınız.” Kadın katliamı var diye çığlık atmaktan sesim çıkmaz oldu, attığım çığlıklara “katliam kelimesi sence de biraz ağır değil mi?” diye soranlar bugün Özgecan için timsah gözyaşları döküyorlar.

Kendini feminist olarak tanımlamaktan utanan erkekler ve kadınlar, bu sistemin değişmesi için kılını kıpırdatmadan toplumsal cinsiyet rolleri içerisinde evcilik oynayan riyakârlar, bugün Özgecan diyor. Kusmak istiyorum. Bugüne kadar katledilen hangi kadın için harekete geçtiler de bugün hassasiyet şovlarını suratımıza sokuyorlar? 13 yaşında başlık parasına satılıp, 50 yaşındaki erkek sahibi tarafından her gün tecavüze uğradığı için canına kıyan bir kız çocuğundan ne farkı var Özgecan’ın? O kız çocuğunun ismini kim biliyor şu an? Kim bahsediyor ondan? Kimse. Çünkü o kız çocuğu eğitim gören bir orta sınıf mensubu değil. Kendilerini o kız çocuğunun yerine koymaktan gocunanların hepsi bugün Özgecan ile bağdaşabiliyorlar. Cesetlerin bile sınıfı var bu düzende. Cinayetin de çekeceği ilgiye göre kategorisi var ayrıca. Vahşet seviyesi arttıkça ilgi de artıyor. Tecavüze uğrayıp, öldürülen bir kadın olarak ayrıca yakılmanız ve parçalara ayrılmanız gerekiyor ki birileri sizden bahsetsin.

Özgecan’ın cinayeti ilk ortaya çıktığında, haberi üçüncü sütundan veren yayın kuruluşları, bu cinayet sosyal medyada gündem olunca haberi manşete taşıdılar. Özgecan’ı umursadıkları için değil, sitelerine “tık” getiren güncel konu olduğu için yapıyorlar bunu. 2011’de Fatih Altaylı’nın eşi tarafından bıçaklanarak öldürülen Şefika Etik’in cesedinin fotoğrafını, Habertürk gazetesinde sürmanşetten cinayet pornosu olarak vermesinden beri ne zaman bir gazetenin ilk sayfasında gördünüz kadın cinayetini? Hadi ama biraz gerekçi olalım, kadın cinayetlerini herkes sözde kınıyor; ama kimsenin umurunda değil. Gündem neyse, hassasiyetimiz de o akıntıda ilerliyor sadece.

Özgecan’ın kayıp olduğu tweetini görmüştüm üç gün önce Twitter’da. Bir pislik o tweete “yahu daha bir gün olmuş, kaybolmamıştır, daha uyanmamıştır, neden ortalığı ayağa kaldırıyorsunuz” yorumunu yazmıştı. Yani diyordu ki “bir adamın koynunda uyuyordur, rahat olun.” Dün, eşi tarafından defalarca tecavüze uğrayan kadın hakkında “ama eşiyse tecavüz değildir ki” diyen adam, bugün Özgecan için direnişte. Dün, “sokak tacizinden usandım” dediğimde bana “ama bu konudan ilgi çekmek için bahsediyorsun” diyen adam, bugün Özgecan için ağlıyor. Dün, “cinsel şiddet içeren küfürlerin kullanılmasından rahatsız oluyorum” dediğim için “yeni bir dil mi üreteceksin” diyen adam, bugün “kadın cinayetlerini durduralım” yazıyor. Pardon da, nasıl durduracağız kadın cinayetlerini? Toplumsal algıyı, normları, genel geçer kabullenmeleri yıkmadan, hadi durduruyoruz cinayetleri deyince, pof diye yok mu olacak kadın cinayetleri? “Senin ananı s.kerim” diyen adamla, seni gerçekten ve senin isteğin dışında s.ken adam arasındaki ilişkiyi anlamadan, nasıl çözeceğiz ki bu sorunu?

3 hafta kadar önce büyük bir çöküş yaşadım. Türkiye’nin farklı yerlerindeki kadınlardan gelen yardım isteği e-mailleri ve onlarca taciz, tecavüz, şiddet, cinayet hikâyeleri arasında “ben tek başıma ne yapabilirim ki” sorusu beynimde yankılanırken, hıçkırıklarımı yutamadım. Başlayıp yazamadığım yazılar, yardım etmek isteyip edemediğim kadınlar üzerime çöktü. Bir tüfek edinmek istedim; silahlı bir örgüt kurmak. Sokak tacizcilerini avlayan sokak timi, kadınları döven erkekleri takip eden ayrı bir tim, tecavüzcüleri avlayan ayrı bir tim ve kadınları katleden adamları katledecek bir tim daha. Delirdiğimi düşünüyorsunuz muhtemelen; ama ben deliliği bile ataerkinin icat ettiğini düşünecek kıvama geldim.

Tamam, madem akıllı olan sizlersiniz, o halde soruyorum, başlı başına erkek olan devletin elinden çözüm beklemek mi özgürleştirecek kadınları? Hele ki Türkiye’de… Kadın erkek eşitliğini yaradılış (o F harfi ile başlayan İslami terimi kullanmayı reddediyorum) üzerinden tanımlayan ve var olmadığını iddia eden bir Cumhurbaşkanı mı engelleyecek kadın katliamını? Belki bilmiyorsunuz ama Türkiye’de bir kadın bakanlığı dahi yok. “Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı” kapsamında değerlendiriliyor kadınlar. Kadının varlığını sadece aile içinde tanımlayan bu bakanlığın başındaki Ayşenur İslam “Türkiye’deki kadın cinayetlerini sağır sultana duyurmanın anlamı yok” diyebiliyor. Kadın örgütleriyle görüşmeyi dahi reddeden bu “kadın” bakan mı çözecek bu sorunu? Doğan her çocuk için ödeme yapan devlet mi çözecek bu sorunu? Kutsal anneleri ev işçisi haline getiren devlet? Cidden mi? Tecavüzleri engellemek için erkeklere seks işçileri ile sevişebilsin diye ödenek çıkarmayı öneren avukatlar mı çözecek? İdam cezası gelsin diyen kendini bilmezler, hangi ülkede yaşadıklarının bilincindeler mi acaba? İran, Afganistan gibi İslami rejimle yönetilen ülkelerde tecavüze uğrayan kadınların bu suça müdahil olduğu düşünüldüğü için idam edildiğini bilmiyorlar mı? Hadi gelsin idam cezası, padişahımız nasıl uygular onu görürüz hep beraber.

İçim acıyor düşününce, Özgecan ona tecavüz etmeye çalışan minibüs şoförü Suphi Altındöken’e karşı direnmiş. Yüzüne biber gazı sıkmış, yanaklarını tırnaklamış. Suphi Altındöken tırnaklarındaki DNA bulunmasın diye ellerini kesip yakacak bilgiye sahip; fakat bir kadına isteği dışında dokunmaması gerektiği bilgisine sahip değil. Caydırıcı cezalar olsun, olsun tabi de, caydıracak bilinci kim verecek bu adamlara? Devlet baba mı? Okul mu? Yoksa kolektif toplum algısı mı?

Sen vereceksin bu bilinci. Biz vereceğiz. Feminizm ideolojisini benimsemiş toplum verecek. Kadın hakları için mücadele veren halk verecek. Geçen gün bacak bacak üzerine atarak otobüste oturduğu için tekme yiyen bir kadın direndiğinde “yahu bir tekme altı üstü, neden abartıyorsun” diyen insanlara karşı sesini çıkaranlar verecek. Sokak verecek cevabı. Düzenli eylemler verecek. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu verecek. Bu platforma verilen destek ve yapılan bağışlar verecek. Sokakta bir kadına laf atan adama tepki verme cesaretini gösterenler verecek. Bir vajina ya da penisin insanların kim olduğunu belirlemesine izin vermeyenler verecek. “Kız gibi” davranabilen erkekler, “erkek gibi” olabilen kadınlar, asıl olayın “insan gibi” olmak olduğunu anlatarak verecekler bu bilinci.

Özgecan’ın katledilmesi, diğer tüm kadınların katledilmesinden farklı değil. Katledilen, tecavüze uğrayan, tacize uğrayan, aşağılanan, sırf kadın olduğu için geride bırakılan tüm kadınlara eşit desteğimizi göstermeden bu savaşı tamamlayamayız. Bu sadece kadınların mücadelesi değil, bu tüm toplumun mücadelesi. Dün, bugün ve yarın sokaklarda olan, olacak olan herkese selam olsun. Bu bizim direnişimizin yeni miladı olsun. Tüm kadınları, utanmadan yaşadıkları tacizleri, mücadele etmek zorunda kaldıkları cinsiyetçi anları anlatmaya davet ediyorum. Tüm erkekleri, utanmadan “ben feministim” demeye davet ediyorum. Madem bu kadar yanındasınız Özgecan’ın, bu konuda samimi olarak harekete geçtiğinizi göstermenin zamanı geldi artık.

(Bu yazı aynı zamanda T24 ve Sendika.org‘da yayınlanmıştır.)

Benim bedenim, senin iltifat alanın; öyle mi?

27/10/2014

Türkiye’de hemen hemen her kadının günlük hayatı içerisinde maruz kaldığı, çoğunun alıştığı ve erkeklerin de olağan gördüğü bir durum: laf atmak.

Sabah evden çıkıp; akşam eve girene kadar kadınların genel olarak yaşadıkları taciz vakalarından sadece bir tanesi sözlü taciz. Türkiye’de yaşadığım dönemde haftada en aşağı bir defa başıma gelen bir durumdu bu. Çeşitlere, kategorilere bile ayırmak mümkün bu lafları. Sessizce arkanızdan yaklaşıp, kulağınıza genelde anlamakta güçlük çekeceğiniz kadar tuhaf bir şekilde bir şeyler fısıldayarak hızlıca uzaklaşanlardan tutun da, yol kenarında kendini koşullamış, bir yandan çekirdek çitlerken, bir yandan da bağıra bağıra sizin, sizden çok bedeniniz hakkında yorum yapanlara kadar.

Bu o kadar alışılagelmiş bir durum ki, çoğu zaman kadının tepkisi, daha doğrusu tepkisizliği, başını öne eğerek yürümeye devam etmek oluyor. Nadiren de olsa, laf atan adama karşı cevap verme cesaretini gösterebiliyor kadınlar.

Yaşadığım ilk sözlü taciz vakası, 11 yaşındayken, okul çıkışı bir kız arkadaşımla parkta biraz oturmaya karar verdiğimiz gün gerçekleşmişti. Bir adam, arkadaşımla bana yaklaşarak, ikimizi birden nasıl ellemek istediğini söylemişti. Kendisine bakıp “s.ktir git” diye defalarca bağırmamdan sonra şaşırıp, hızlıca uzaklaşmıştı. Sonrasında olan ise pek şaşırtıcı değil. Yanımıza gelen “duyarlı vatandaşlar” benim gibi “cici” bir kızın ağzına küfrün yakışmadığını, belki de artık oyun parkında oynamak için fazla büyük olduğumu söylemişlerdi.

Tabi ki de olanı biteni idrak edebilecek bir algıya sahip değildim o zamanlar. O gün tek hissettiğim, çocuk parkında bana “edepsiz” şeyler yapmak isteyen adama karşı duyduğum yoğun bir öfkeydi. Zamanla bu “edepsiz” şeylerin aslında edepsiz olmadığını, insan doğası gereği herkesin cinsel dürtüleri olduğunu öğrendim. Yanlış olan cinsel dürtü sahibi olmak değil; bir erkeğin, bu konuda kadının ne düşündüğünü veya ne istediğini umursamaksızın, kadının bedeni hakkında yorum yapma hakkını kendilerinde görebilmesiydi.

O gün çocuk parkındaki davranışım dolayısıyla utanç duymam gerektiği hissini, hayatım boyunca yaşadığım her taciz olayında tekrardan yaşadım. İtiraf etmem gerekiyor ki, bazı durumlarda ben de sessiz kaldım. Bazı durumlarda, çünkü tacizin ne zaman gerçekleşeceği asla belli olmuyor, ben de boş bulunup geri tepki veremedim. Gözlerim dolu dolu, dudaklarımı ısıra ısıra, başımı önüme eğip yürüdüğüm zamanlar da oldu. Ancak genelde cevap vermeyi tercih ettim.  O kişi bana nasıl bağırarak “iltifat” ediyorsa, ben de ona aynen o şekilde bağırarak “küfür” ettim. O kişi nasıl sinsice kulağıma yaklaşarak fısıldıyorsa, ben de aynı sinsilikle bağırarak “sapık var” diye o kişiyi ifşa ettim. Bunu yaptığım zaman toplumun tepkisi hep aynı oldu. Tacizciyi yaptığı davranıştan ötürü utandırmak yerine, beni utandırmayı tercih etti herkes. “Aşırı tepki veriyor olmakla”; “iltifat kabul etmeyi bilmiyor olmakla” hatta “böyle tepki verdiğim için laf yiyor olmakla” suçlandım.

“Ya ne var ki, adam sana bir kompliman yapmış, teşekkür et ve yoluna devam et” diyenler o denli fazla ki. Bu konuda ABD’den feminist sunucu Jessica R. Williams’ın çok güzel bir açıklaması var: “O adam komplimanını kendine saklasın; çünkü benim bir yere giderken yürüdüğüm yol onun yorum alanı dâhilinde değil. Kırmızı halı ya da defile değil; kaldırımda yürüyorum. Ve inanın ya da inanmayın, o adamın iltifatını almak benim günümü güzelleştirmiyor. Tam tersine beni rahatsız ediyor.”

Bu laf atma durumu tabi ki sadece Türkiye’ye mahsus bir durum değil. Dünya’nın her yerinde yaşanıyor. Ben sanırım biraz şanslı biri olarak, genelde Paris merkezinde vakit geçirdiğim için, buraya yerleştiğim günden beri bir kez bile sözlü tacize uğramadım. Hem de çoğu hafta sonu çakırkeyif bir halde, son metroyla evime yalnız dönüyor olmama rağmen. Artık bu konfora biraz fazla alışmış olacağım ki, Türkiye’ye her gittiğimde kendimi bir anda “serbest taciz alanında” buluyormuşum gibi hissediyorum. Ve merak ediyorum, neden Türkiye’deki kadınlar bu konudan bahsetmiyorlar? Neden bu konunun açık ve net bir erkek sorunu olduğunu dile getirmek yerine, hala “yalnız o semtte bu bluzu giyemezsin”, “yalnız o saatte o sokaktan geçme istersen” gibi uyarılarla, kendi yaşam ve beden alanlarını kısıtlar bir şekilde hayatlarını şekillendiriyorlar? Neden laf atıyor olana karşı tek bir tepki verilmez iken, laf yiyen kadınlar kendilerini suçlu hissediyor?

Suçlu hissetmesi gereken bu özgüven ve cinsel güç yoksunu adamlar değil mi? Bu adamların yoldan geçen kadınlara laf atarken aslında demek istediklerini; Buzzfeed sitesi oldukça komik bir video ile anlatmış:

“Seni objeleştirerek kendimi daha erkeksi hissediyorum.”

“Normal insanlar gibi kadınlarla konuşmayı beceremiyorum, o nedenle sana laf atıyorum.”

“Gerçekten çok büyük cinsel sorunlarım var.”

“Özgüven eksikliği yaşıyorum; bu nedenle yolunu keserek kendimi güçlü hissetmeye çalışıyorum.”

“Ne dediğim konusunda hiçbir fikrim yok; ama yine de daha fazla bağırarak laf atmaya devam edeceğim.”

Açıkçası zaten ataerkil düzenden ötürü kadın olarak yüzleşme durumunda olduğumuz yüzlerce sorun varken, bir de hiç tanımadığımız bir erkeğin, sırf kendini daha güçlü hissedebilmesi için uyguladığı bu ilkel yönteme karşı neden sessiz kaldığımızı anlayamıyorum.

Taciz sadece fiziksel olarak gerçekleşen bir eylem değildir. Zaten tacizin kelime anlamı; bir kişiye rahatsızlık vermektir. Bu sebeple tüm kadınların ve erkeklerin bu olağan karşılanan duruma karşı ses çıkarması gerek. Kendilerine laf atan adamların fotoğraflarını çekip, lokal medyada yayılması için internete koyan kadınlar bile var. Belki küfür etmek, geri bağırmak doğru yöntem değil. Ancak kanımca sessiz kalmak ve hiçbir şey yokmuş gibi davranmak; bu davranışı onaylamaktan başka bir şey değil.

(Bu yazı aynı zamanda T24‘de ve Sendika.org‘da yayınlanmıştır.)

Pizza siparişine, flört hizmeti dahil midir?

07/09/2014

Olayı anlamanız için, kendinizi kısaca şu senaryonun içinde düşünmenizi istiyorum.

Karnınız acıktı. Bir pizzacıdan pizza sipariş ediyorsunuz. Pizzanız geliyor, onu afiyetle yeme meşguliyetindeyken cep telefonunuza bir mesaj geliyor: “Saygısızlık yapmak istemem ama… Umarım getirdiğim pizza tatlılığınıza tat katmıştır…” Mesajı atanın kim olduğu belli. Pizza sipariş ettiğiniz firmanın, siparişinizin teslimi için telefon numaranızı paylaştığı ve bu numarayı şahsi “iltifat/kur/flört” adı altında taciz sebebiyle kullanan kurye. Bu davranıştan rahatsız olmamanız gibi bir ihtimal yok. Nasıl olsun ki? Telefonunuzu, adınızı, ev adresinizi bilen; bu bilgilere işi gereği sahip olmuş biri var ve bu bilgileri kullanarak sizi normal bir şekilde “kur yaptığını” sanarak taciz ediyor.

Bu davranıştan rahatsızlığınızı dile getirmek istiyorsunuz. Firmayı arayabilirsiniz evet. Fakat bu şikâyetin gerekli mecralara iletilip iletilmeyeceğini, aradığınız zaman bağlanacağınız kişinin konuya ilgi seviyesi,  belirliyor. Bu bir gerçek. Özellikle son 1,5 yılda Türkiye’de sosyal medyanın gerekli mecralara ulaşma konusunda ne kadar başarılı bir platform olduğunu hepimiz gördük. Hele ki Twitter’ın.  Firmaya Twitter’dan bir tweet atarak, bu konudaki rahatsızlığınızı daha halka açık bir alanda dile getirmeniz mümkün. Ve bu konuda bir tweet atıyorsunuz. Bu tweet, dolaşıma giriyor, okuyanların sayısı artıyor ve insanlar farklı bakış açılarından tepki vermeye başlıyorlar. Kimisi destek oluyor, kimisi eleştiriyor, kimisi hakaret ediyor, kimisi suçluyor. Direkt size tweet göndererek ya da sizden/hikâyenizden bahsederek.

Sonunda gerçekleşen durum, viral olan (internette hızla dolaşıma girip, yüksek sayıda kişiye ulaşan) her içerik için geçerli. Sonuçta bir içerik, insanların sosyal ağlarında gündem olduğu zaman herkes bu konuda bir fikir sahibi olma ihtiyacını kendisinde hissediyor ve fikrini paylaşıyor. Destekleyen, nötr olan ya da saldıran fikrini.

Bu olayı dün gece bir kadın yaşadı. Almış olduğu mesajın ekran görüntüsünü Twitter’da sorumlu firmaya gönderdi. Aldığı eleştirel/saldırgan tepkiler de böyle:

“Yazık lan napsın sevmiş çocuk”

“Çocuğun ekmek parasıyla oynamayın amk. Abaza anına denk gelmiş ne var bunda oro*pu kızı”

“Umarım verdiğim Mojito tatlılığınıza tatlılık katmıştır.” (Bunu gönderen İzmir-Alsancak’taki bir barın resmi Twitter hesabı.)

“Bu kızın yaptığı tam bir kezbanlık ve ke*aşeliktir. Adam hoşlanmış belki de tanışma umuduyla yazmış olabilir. Be a*koduğumun karısı ilgilenmiyorsan insan gibi reddedersin, her iltifatı taciz gibi algılamak bizim Türk kezbanlarının kodlarına mı yazılmış nedir amk.”

“Üç kuruşa talim eden emekçi bir motosikletli isen, orta sınıftan bir kıza kur yapamazsın ağzına sı*arlar.”

Türkiye’de erkek şiddetinden ölen, hâlâ şiddet görmekte olan, tecavüze uğramış/uğruyor olan, fiziksel olarak tacize maruz kalan kadınların sayısı malum. Haliyle Türkiye’deki gibi uç rakamlar ve gerçekler söz konusuyken, bir kuryenin sipariş götürdüğü kadına sadece “masumca” kur yapmış olduğunu düşünüyor ve sonrasında bu kadının internette de saldırıya maruz kalmış olmasını önemsiz bir mevzu olarak görüyor olabilirsiniz. Yukarıda sayılan sebeplere daha yüzlercesini ekleyerek durumu olağanlaştırabilirsiniz. Çünkü ataerkil zihnin içine doğan ve o zihin verdiği genel-geçer değerlerle büyüyen herkesin kolayına gelen bir kanıksama durumu bu.

Hatırlatmak isterim; hepimizin mahremiyeti kendine. Bu mahremiyet dâhilindeki bilgileri paylaşmak da kişinin kararı. Bir kadın yemek alma amacıyla telefon numarasını bir firmayla paylaştı ve bu telefon numarası bir firma çalışanı tarafından kur yapma amacıyla kullanıldı. “Avrupa’da bu olağandır, kur yapmak taciz değildir, dilenci bile kur yapar” yazanlar olmuş. Üzgünüm ama Avrupa’da böyle bir durumda çalışan kişi görevini suiistimal ettiği gerekçesiyle cezalandırılır. Emekçinin yanında durarak solculuk kasarken, bir çalışanın iş ahlakına aykırı davranması meşru sayamazsınız. Kişi beyaz yakalı da olsa, işveren de olsa bu davranış görevin suiistimalidir ve tacizdir.

Bu kadını yaşadığı tacizi paylaştığından ötürü, ilgi çekmeye çalışmakla suçlayanlar olmuş. Varsın ilgi çekmek için yapıyor olsun, bu durum kuryenin davranışını doğru kılar mı? Atılan mesajın naiflikten kaynaklı olduğunu, saf emellerle “şans denemek” için atılmış olduğunu ve bu nedenle taciz olmadığını savunanlar olmuş. Varsın kurye bu mesajı atarken yanlış bir şey yapmadığını düşünüyor olsun. Bunu düşünüyor olmasının sebebi ne acaba? Bu mesajı atmanın doğru bir şey olduğunu düşünmesini sağlayan kolektif toplum algısı olmasın?

Bir kadının kendi istemi dışında telefon numarasına sahip olan biri, ona kur yapabilir, sonuçta bir kere aynı kapı aralığında yüz yüze denk geldiler. Kaldırımda yürüyen bir kadına, ezkaza orada oturan bir adam laf atabilir, sonuçta kadın adama güzel gelmiş, iltifatı hak ediyor. Otobüse mini etekle binmiş bir kadını, bir adam elleyebilir, sonuçta kadın bacaklarını ifşa ettiği için bunu arzuluyor olduğunu ima ediyor. Gece geç saatte karanlık sokakta yürüyen bir kadına tecavüz edilebilir, sonuçta o saatte oradaysa başına geleceklerden haberdardır, tecavüzü istiyor.

Bu bahaneler uzar gider. “Bir mesajdan, tecavüze kadar geldin, abartıyorsun” demeyin lütfen. Ataerkil toplum bilinci işte böyle en ufak tacizden, en büyüğüne kadar, yani tohumdan fidana kadar uzar giden bir bilinç. Mesajı atan kuryeyi linç edelim, cezasını çeksin, ölsün falan demiyorum. Yaptığı davranış yanlış ve bu davranışa maruz kalan kadının bunu ifşa etmesi de en büyük hakkı. Önce bunu kabul edelim diyorum.

Büyük mevzular bir kalemde çözülmüyor. O mevzuya gelene kadar her şey nasıl evriliyor, hiç önemsemediğiniz ufak tefek detaylar, asıl sorunların oluşumuna nasıl destek oluyor, biraz da ona bakalım diyorum.

Bakmak istemiyorsanız, anlamak istemiyorsanız, durduğunuz yer rahat olsa gerek. Dün gece bu deneyimi yaşamak zorunda kalan kadın, gelen tepkilere karşı şöyle bir şey yazmış: “Çok değil, sadece bir saatliğine kadın olun bu ülkede. Belki o zaman anlarsınız.”

Zorunlu ekleme: Bugün itibariyle Twitter’da “pizzacı intihar etti” söylemiyle bir bilgi kirliliği kampanyası başlatılmıştır. Bu bilgi doğru değildir. Bu kampanya dahilinde tacize uğrayan kadına çok çirkin ithamlar yapılmaktadır. Bu ithamları yapanların çoğu da kadın ayrıca. Instagram fotoğraflarının ekran görüntüleri kendisine gönderilip, “bu fotoğrafı paylaşan kişi flörte açıktır zaten” tarzında saldırılar ve hakaretler gönderilmektedir. Tacize uğrayan kadın aldığı tepkiden dolayı Facebook sayfasını kapatmak zorunda kalmıştır. Herkese hatırlatmak isterim, tacize uğrayan kadını, bu tacizden ötürü suçlamak da bir tacizdir. Sanal saldırı da bir tacizdir. Bu durumu olağan kılan söylemlerde bulunan herkes de bu tacizi desteklemektedir.

(Bu yazı 07/09/2014 tarihinde Radikal Blog‘da yayınlanmıştır.)