Yunanistan’da feministlerden yeni oluşum: Tecavüze taviz vermiyoruz!

26/09/2016

Yunanistan’da geçtiğimiz ay iki erkeğin çocuk koruma programından kaçan 14 yaşındaki bir çocuğu alıkoymasından sonra feministler olayın münferit olmadığını, cinsel şiddetin genel bir problem olduğunu dile getirerek “Taviz Yok” adında bir hareket başlattılar.

Yunanistan’ın Larissa kentinde 50 ve 56 yaşında iki erkek, Çocuk Koruma Programı’ndan kaçan 14 yaşındaki bir kız çocuğunu rızası dışında alıkoydu. Failler 15 gün boyunca bir evde kapalı tutarak cinsel istismar ettikleri kız çocuğunu, aynı zamanda para karşılığı başka erkeklere satarak da sistematik cinsel istismarı devam ettirdiler. Polise gelen bir ihbar sonucu yapılan ev baskınıyla kız çocuğu kimliği gizli tutularak devlet korumasına alınırken, failler (birisi çocuğun vaftiz babası olmak üzere) tutuklandı. Peki bu sistematik cinsel şiddet vakasına Yunanistan’da verilen tepki nasıl oldu?

Yunanistan’daki feministler, bu davaya münferit bir olay olarak yaklaşıldığını ve Yunanistan’da cinsel şiddetin genel bir problem olduğunu dile getirdiler. Halkın ve medyanın tepkisizliğini eleştiren feministler, herhangi bir eylem organize edilmediğini ve olayın medyada yeterince konu edilmediğini, haberleştirme dilinin kurbana acıma odaklı olduğunu ve Yunanistan’daki cinsel şiddet sorununun görmezden gelindiğini belirttiler. Yunanistan’daki tecavüz kültürüne karşı “artık sabrımız” taştı diyen feministler, Atina’da “Taviz Yok” isimli bir hareket başlattılar. Taviz Yok’un Yunanistan’da cinsel, fiziksel, psikolojik, ekonomik şiddete ve cinsiyetçi ayrımcılığa uğrayan kadınların sesi olması planlanıyor.

Taviz Yok’un açıklaması şöyle: 

“14 yaşında cinsel şiddete maruz bırakılmış kızın davasında 5 sanık yakalandı. Medya failleri kamuoyuna “canavar” ya da “sapık” kişilermiş gibi gösteriyor. Oysa ki biz onların fotoğraflarına baktığımızda sıradan, her gün karşımıza çıkabilecek erkekler görüyoruz. Cinsel şiddet uygulayan failler toplum dışında kalmış bireyler değil, her gün aramızda olan akrabalar, avukatlar, manavlar, aile dostları ve komşular. Ve bu cinsel şiddete, her cinsel şiddet vakasında olduğu gibi, bütün toplum ortak oluyor. Medya organları, kadına yönelik her türlü şiddet vakasını, şok edici ve olağan dışı bir vakaymış gibi sunarken bu suça ortak oluyorlar. Bu şiddet vakalarını kısa sürede unutanlar da, veya kadınları kendi güvenliklerini sağlayamadıkları için sorumlu tutanlar da bu suça ortak oluyorlar. Biz unutmayı reddediyoruz. Biliyoruz ki bu şiddete maruz bırakılmış bu kızın yerinde aramızdan herhangi biri, bir tanıdığımız, dostumuz, bir sınıf arkadaşımız da olabilirdi. Biliyoruz ki onun yerinde baskaları da oldu ve olacak. Biz adaletin sağlanmasını talep ediyoruz. Adalet, faillere gerekli cezaların verilmesi demek. Adalet, kurumsal çerçevede, şiddete maruz kalanları desteklemeye yönelik değişiklikler yapılması demek. Adalet, medya organlarının sansasyonel makalelerle dehşete aç bir kamuoyunu beslemek yerine, suçlar hakkında konuşması demek. Adalet, yaşananları görmeyen, dinlemeyen, olanlar hakkında konuşmayanların da sorumlu tutulması demek. Adalet yolda, işte, evde, sosyal çevremizde korkmamamız demek. 14 yaşındaki bir kız çocuğunun maruz bırakıldığı cinsel şiddet cezasız kalmasın diye, kimse ataerkiye karşı kendini yalnız hissetmesin diye, tecavüz kültürüne taviz yok diyoruz!”

 

 

24 Eylül 14462971_934996569942325_3016190974837116996_nCumartesi günü, Taviz Yok haraketi tecavüz kültürüne karşı Atina’da 100’den fazla kişinin katıldığı bir eylem düzenledi. “Ne Larissa’da, ne başka bir yerde, tecavüze karşı mücadele her mahallede” sloganlarıyla protesto eden feminist aktivistler, halkın eyleme ilgisini olumlu olarak yorumladı. Çevreden izleyenlerden bu vakadan haberi olmayan ve bu eylem sayesinde öğrendiklerini belirtenler oldu.

 

14449858_934946973280618_9031190741108107877_n

Taviz Yok Hareketi aynı zamanda “Polonya’daki kadınları destekliyoruz, herkes için kürtaj hakkı” pankartıyla Polonya’da şu an hükümetin hiçbir istisna kabul etmeden kürtajı yasaklamasına karşı dayanışma mesajı gönderdiler.

Taviz Yok, Yunanistan’da ataerkiyle mücadele etme konusunda kararlı görünüyor ve tüm kadınları dayanışmaya çağırıyor.

(Bu haber 26/09/2016 tarihinde T24‘de yayınlanmıştır.)

Advertisements

Bu kıyafetle sokağa çıksam taciz edilir miyim?

18/09/2016

Geçtiğimiz günlerde İstanbul’da otobüste şort giydiği gerekçesiyle fiziksel saldırıya uğrayan 23 yaşındaki Ayşegül’den birçoğunuz haberdar olmuştur sanırım. Otobüste bir erkek “şort giyenler ölsün” diyerek ona tekme attı. Kendisine yapılan bu saldırı bir tesadüf değil. Son zamanlarda Türkiye’de birçok kadının yaşadığı bir korkunun eyleme dökülmüş hâli. Korku ise baki ve bu tarz saldırılar arttığı müddetçe de büyümeye devam ediyor:

“Bu kıyafetle sokağa çıkarsam taciz edilir miyim?”

Darbe girişiminden sonra sokağa çıkan ve demokrasi mitinglerine katılan kadınlarla röportaj yapmıştım. Onlar sokaklardan korkmayan muhafazakâr kadınlardı. Ancak kendi çevremden, anlatılanlardan algıladığım bir durum vardı; o da darbe girişiminden sonraki OHAL döneminde sokağa çıkmaktan korkan çok fazla kadın olduğuydu. Twitter üzerinden çağrıda bulunarak giydikleri kıyafetten ötürü tacize uğramış olan kadınlara ulaşmak istediğimi söyledim. Çağrımı gören kadınlar bana yazmaya başladılar ancak ne yazık ki bu çağrım çok kısa bir sürede bir kesimin radarına girdi; iftira haber üretmekle itham edilerek hedef gösterildim. Hem çağrımı sildim, hem de Twitter hesabımı bir süreliğine kilitlemek zorunda kaldım. Yazıyı uzun süredir bekletiyordum; ancak muhafazakâr ve eril zihniyetin baskısını hisseden kadınların seslerini artık duyurmak istiyorum. Ağustos ayının başında bana yazmış olan kadınların korkularını ve hikâyelerini aktaracağım şimdi.

Benimle ilk iletişime geçen Tuğçe 17 yaşında, Tekirdağ’da yaşıyor. İki kız arkadaşıyla birlikte şehir merkezinde yürürken ergen bir erkek grubu tarafından fiziksel tacize uğradıklarını anlattı. Kendilerine çelme takarak düşürmeye çalışan bu erkeklere sözlü tepki verdikten sonra, gece eve yürüyerek dönerken bir arabadan iki erkeğin kendilerine sözlü tacizde bulunduğunu söyledi. Arabadaki erkeklerin kendilerini ısrarla arabaya çağırması üzerine bağırmaya başladıklarını anlatan Tuğçe, bu olay gerçekleşirken çevreden kimsenin yardım etmediğini; ağlaya ağlaya eve döndüklerini ve çok güvensiz hissettiklerini dile getirdi. Başlarına gelen bu olaydan sonra akşam dışarıya çıkmaktan korktuklarını, bir erkeğin korumasına ihtiyaç duymaktan utanıyor olduğunu dile getirse de artık akşamları yanlarında erkek arkadaşları olmadan dışarı çıkamadıklarını anlattı.

Cihangir’de saldırıya uğrayan plakçının olduğu mahallede oturan 21 yaşındaki Ege ise, pantolon giymediği günlerde korktuğu için, erkek arkadaşının kendisini gideceği yere bıraktığını anlattı. Geçtiğimiz yıl balkondan tırmanarak evine kadar giren bir tacizciye dava açtığında; fail beraat ettiği için adalet sisteminin kendisini korumadığını düşünen Ege, sokağa çıktığında etek veya elbise giydiği zaman kendisine yöneltilen “ayıplayıcı” bakışlardan da rahatsız olduğunu dile getirdi. Bu mahalle baskısının muhafazakâr kesimin kendini haklı görmeleriyle oluştuğunu düşünen Ege, artık arkadaşlarıyla birbirlerine giydikleri kıyafetleri gösterip, taciz edilip edilmeyeceklerini sorduklarını, hiç muhafazakâr olmayan annesinin her gün onu arayıp “giydiğine dikkat et” dediğini de ekledi.

İzmir’de yaşayan 20 yaşındaki Besra, gündüz bankaya gitmek için sokağa çıktığında yol kenarında bir arabanın onu takip ettiğini fark ettiğini, otobüs durağına gidip, otobüse biner gibi yaptıktan sonra arabanın gittiğini var sayarak yürümeye devam ettiğini aktardı. Sonra birden yanına yaklaşan arabadaki erkeğin kendisine “güzelim nereye gidiyoruz?” diye sorduğunu, polisi aradığını söyleyerek faili başından savdığını anlattı. Besra tacizcilerin artık daha rahat taciz edebildiklerini düşündüğü, bu nedenle sokağa çıkarken anksiyetelerinin arttığını aktardı.
Bursa’da yaşayan 28 yaşındaki Gizem ise, bir gece balkona annesi ile birlikte şortla çıktıklarında, sokaktaki kalabalık bir erkek grubu tarafından tehdit edildiklerini anlattı. Kendi evlerindeki balkona çıktıklarında dahi ne giyeceklerine karışan bir erkek topluluğu ile karşılaşmanın tedirginliğini dile getirdi.
İstanbul’da yaşayan 18 yaşındaki Ekin, köpeğini gezdirmeye çıktığında konvoy halinde ilerleyen araçlardan başını çıkaran 5-6 farklı erkekten kornalar ve sözle tacize uğradığını anlattı. Yapılan sözlü tacizler arasında “işini görüyor mu o it” sorusu birbirinden güç alan erkeklerin toplu tacizde nereye varabileceğini gösteriyor. Ekin bu tacizden sonra kendini her an tetikte hissettiğini, herhangi bir fiziksel tacizde kendini koruyamayacak olduğu için korktuğunu anlattı.
Sibel ise İstanbul’da yaşıyor ve artık her sabah işe giderken eşi ve annesi tarafından “açık giyinme” uyarısı alıyor. Eskiden kıyafetlerinin “açık ya da kapalı” olup olmadığını düşünmediğini ama artık tüm kadın arkadaşları ile bu konuyu konuştuklarını anlattı. Artık sokağa çıkarken sözlü tacize uğraması durumuna karşı, sürekli kulaklık takıp müzik dinlediğini söyledi.
23 yaşındaki Bilgesu, Bursa’da Fomara meydanından geçerken, arabadan bir erkeğin, eteğine yorum yaparak sözlü tacizde bulunduğunu anlattı. Bilgesu kalabalık alanların erkeklerin taciz için fırsat olarak gördüğünü düşündüğünü, her ne kadar artık daha temkinli olsa da yine de korkmadığını çünkü sokaklardaki kadın görünürlüğünün onu güvende hissettirdiğini söyledi.
Şimdi aktaracağım iki taciz hikâyesinde ise failler, muhafazakâr zihniyetin eril baskısını benimseyerek aynı tahakkümü hemcinslerine uygulayan kadınlar.

İstanbul’da sabah saatlerinde işe gitmek için otobüs bekleyen 36 yaşındaki Tuğba, üzerinde askılı bluz olduğu için iki muhafazakâr kadın tarafından sözlü tacize uğradığını anlattı. Kadınların kolunu dürterek “böyle açık, çıplak gezdiğiniz için tepemize bombalar yağıyor, niye hâlâ kapanmıyorsunuz” dediklerini, kendini savunduğu zaman üzerine yürüdüklerini; ama korkmadan onun da karşılık verdiğini aktardı. Giyim tarzına İstanbul’un belirli semtlerinde zaten dikkat ettiğini; ama artık kadınların da bu baskısını gördükten sonra iyice endişe duyduğunu dile getirdi.

Lüleburgaz’da yaşayan 19 yaşındaki Bensu ise çarşıya giderken şort giydiği için bir kadının “giymeyin böyle şeyler” diyerek bacağına vurduğunu anlattı. Yanlarından geçen başka birinin ise kardeşinin omzuna vurup “önüne bak” dediğini söyledi. Bensu, sanki suçluymuş gibi azarlanmış olmaktan çok rahatsız olduğunu dile getirdi.
Yorumlardan bağımsız olarak özetlediğim bu vakalarda en çok dikkatimi çeken kadınların anlatım sırasında verdikleri detaylardaki benzerlik oldu. Kalabalık alanlarda tacize uğrayan kadınlar, o alana ya da caddeye çıkarak hata yaptıklarını düşündüklerini söylediler mesela. Birçoğu kıyafetini anlatırken “askısı kalındı” “yelek vardı ama boyu uzundu” “eteğim/şortum kısa değildi” gibi açıklamalarda bulundular. Aslında hepsiyle detaylı konuştukça, uğradıkları tacizden dolayı suçlu olmadıklarını söyleseler de, bir kadın olarak taciz sonrasındaki o hissi ben de çok iyi biliyorum. “Bu neden benim başıma geldi?” sorusunun akabinde gelen kendini suçlu ve utanmış hissetme durumu. Çoğu, onları dinlediğim için teşekkür etti, anlatmanın ve dertleşmenin bile hiç yoktan iyi olduğunu söyledi. Mesajlarına dönüş yapmamı bile beklemeyenler vardı aralarında! Kadınlar olarak taciz konusunu her konuşmak istediğimizde o denli bastırılıyor ve suçlanıyoruz ki, uğradığımız tacizi anlatırken bizi yargılamadan dinleyen insanlara şaşıyoruz elbette!

Evet, kadınlar artmakta olan muhafazakâr ve eril baskıdan korkuyorlar. Fakat çoğu bunun eskiden beri böyle olduğunu, sadece artık daha sık ve görünür olduğunu dile getirdiler. Şort giymesi bahane edilerek tacize uğrayan Ayşegül’ün vakası münferit bir olay değil. “Bu kıyafetle sokağa çıkarsam taciz edilir miyim?” kaygısı her zaman vardı. Faillerin taciz konusundaki rahatlığı ise, elbette muhafazakâr zihnin kadın bedeni üzerindeki tahakküm iddiası ve mevcut yasaların cinsiyetçi kararlarla uygulanması ile pekişti. Erkeklerin taciz için her zaman bir bahanesi olduğu ise su götürmez bir gerçek. Ne giydiğimiz şort taciz edilmemizin sebebi, ne de taktığımız başörtüsü tacize uğramayacak olmamızın göstergesi. Erkekler taciz etmek için bir ideolojinin arkasına sığınıp, kadın bedeni üzerinde söz söyleme hakkını kendilerinde her zaman bulacaklar. Şort giydiği için otobüste tacize uğrayan Ayşegül’ün davasını savunurken, sağcısından solcusuna birçok erkeğin sosyal medyada biz feministlere saldırmasında da bunu gördük. Şiddete uğrayan bir kadının vakası üzerinden yine feminizm düşmanlığı üretildi ve feministlere nasıl tepki vermeleri gerektiği konusunda had bildirildi. Bu nedenle, biz kadınlar olarak, hele ki bu artmakta olan karanlığa karşı, kendi bedenlerimiz üzerindeki söz hakkından asla feragat etmemeli, dayanışmaya, birbirimize destek olmaya devam etmeliyiz.

(Bu yazı 18/09/2016’da T24‘de yayınlanmıştır.)

Anne olmak ya da olmamak: Bütün mesele bu mu?

05/09/2016 – Bahar Kılınç

Anne olma deneyimi anne olmayan kadınlar üzerinde bir baskı oluşturmaya sebep olabilir mi? Anne olmayan kadınlar anne olan kadınlarla yeterince empati kuruyor mu? Geçen hafta yayınlanan bir yazı sonrası sosyal medyada anne olan ve olmayan kadınlar bu iki soru üzerine karşılıklı fikirlerini dile getirdiler. Biz de bu iki kadınlık deneyimini kapsayan bir sohbet için erktolia’nın kurucusu ve T24 yazarı Dilara Gürcü ve “Kadının Fenni” adlı kitabının yazarı, Avukat Feyza Altun’la konuştuk. Kadınlar “birbirimizle dayanışmalıyız” diyor.

Geçtiğimiz hafta bir kadın ve haber sitesi olan Hthayat adlı sitede “Peki sen çocuk yaptığına pişman mısın?” başlıklı bir yazı yayınlandı. Anne olan kadınların diğer kadınlar üzerinde bir baskı kurduğunu iddia eden yazıya hak verenlerle birlikte, anne olan kadınların yaşadığı baskıları göz ardı eden bir yazı olduğunu düşünenler de oldu.

“BELLİ BİR YAŞA GELMİŞ BİR KADINA ANNELİK DIŞINDA ATANMIŞ BİR ROL YOK TÜRKİYE TOPLUMUNDA”

-Çocuk sahibi olmak istemeyen ya da henüz çocuk sahibi olmayı düşünmeyen bir kadın olarak toplumdan nasıl tepkiler aldınız? Benzer durumdaki başka kadınların nasıl tepkiler aldığını gözlemlediniz?

Dilara Gürcü: 30 yaşındayım. 3 yıldır da Fransa’da yaşıyorum, hâliyle çocuk sahibi olma zorunluluğu konusunda Türkiye’de yaşayan kadınlar kadar baskı altında olduğum söylenemez. Hayatımın sonuna kadar çocuk sahibi olmayacağım demiyorum ama çok uzun bir süre bunu istemediğime eminim. Bu kararım konusunda da şunu söyleyebilirim, evlenmemeye karar verdiğimde aldığım tepkiden daha fazlasını aldığımı söyleyebilirim. Yıllarca psikolog veya öğretmen olarak çocuklarla çalıştım. Bir de üstüne bu geçmiş algı binince, “senin kadar çocukları seven birisi bunu neden istiyor ki?” tepkisi oluyor. “Doğru insan” ile henüz tanışmadığımı ima edenler ya da yaşımın henüz çok geçmediğini, “biyolojik saatimin” buna hâlâ elverdiğini söyleyerek beni “teselli” edenler oluyor. Çocuk sevdiğim zaman “aslında sen de istiyorsun” bakışları, aileden gelen “biz artık torun sevemeyecek miyiz?” serzenişleri de cabası. Bir keresinde “çalış senin de olur” diyen bile olmuştu! Sanki ben daha o eş/anne mertebesindeki kadın olamamışım. Nasıl bir mertebeyse artık! Pek kutsal! Herkes Erdoğan “anne olmayan kadın yarım kadındır” dediği zaman eleştirmesini biliyor ama kimse bu konuda kendi algısını eleştirmiyor. Belli bir yaşa gelmiş bir kadına annelik dışında atanmış bir rol yok Türkiye toplumunda. Evlenmeyi veya çocuk yapmayayı tercih ettiysen herkesin zihninde kedileriyle yaşlanan “evde kalmış deli kadın” stereotipi canlanıyor. Ben kendime rol biçme hakkına sahip değilmişim gibi.

“YAPAMAZSINLARLA YAPMAMALISINLARI  FAZLA ÖNEMSEMİYORUM”

-Çocuk sahibi bir kadın ve olarak toplumdan nasıl tepkiler aldınız? Benzer durumdaki başka kadınların nasıl tepkiler aldığını gözlemlediniz?

Feyza Altun: Çocukla çalışmak çok zor. Bakıcı meselesi ayrı, kreş meselesi ayrı, çocukla iş yerine gitmek ayrı bir sorun. Üstelik çocukla çalışmak herkese o kadar da şirin gelmiyor. İnsanlar çocuğun sizin dikkatinizi dağıttığını, işinizi verimli yapamadığınızı ve istedikleri zaman onlarla ilgilenemeyeceğinizi düşündükleri için sizi tercih etmeyebiliyor. O yüzden daha fazla özen göstermek zorunda kalıyorsunuz. Aldığım tepkiler her zaman olumluydu diyemem.

Benim gibi çalışan milyonlarca anne var. Bunların büyük çoğunluğundan olumlu tepki aldım ama zaman zaman olumsuz tepkilerde oldu. Bunlar daha çok “Ben yapamadım sen de yapma” bilinçaltıyla verilen tepkiler bazıları da gerçekten fikir ayrılığından doğan tepkiler ama ben, yapamazsınlarla yapmamalısınları  fazla önemsemiyorum.

“ÜREMENİN BEDELİNİ SADECE KADINLAR ÖDÜYOR”

-Bu tepkileri nasıl değerlendiriyorsunuz ve bu tepkiler size neler hissettiriyor?

Dilara Gürcü: Ben hamilelikten çok korkuyorum. İçinde seni kemiren kanser gibi bir şey var. Tüm hormonların, bedenin değişiyor. Hamilelik adeta bir hastalık ve bunu sadece kadınlar yaşıyor. Neredeyse 2 yıl toplumsal hayatta rekabetin gerisinde kalıyorsun. Fiziksel olarak tükeniyorsun. Üremenin bedelini sadece kadınlar ödüyor. Bu konuları da kimse konuşamıyor. Kaç tane feminist arkadaşım var hamile kaldılar, bedenlerinden nefret ettiler, bu süreçte depresyona girdiler ama konuşamadılar. Neden? Bu süreçte mutlu olmadıklarını, zarar gördüklerini söylerlerse “kötü anne” olacaklar çünkü. “Madem beceremeyecektin o zaman yapmasaydın?” diye yerilecekler. Zaten toplum bayılıyor ebeveynliği sadece annelikten ibaret görmeye, oradan da annelik eleştirmeye. Hiçbir kadın da çevresine bu kozu vermek istemiyor. Şikayet edip de kötü anne olarak mimlenmek istemiyor. Ben bu korkumu dile getirirken bile tepki alıyorum, bu tepkiler kadınları susturuyor, baskılıyor. Annelik kadından çok çocuğun sağlığı, varlığı anlamına gelen kadının tamamen fedakarlık ettiği bir sürece dönüşüyor.

“BİLDİĞİMİ YAPMAYA DEVAM EDİYORUM”

Feyza Altun: İlk başta tepkiler benim için her şeyden önemliydi ve beni çok rahat demoralize edebiliyordu. Sonra anladım ki bu ülkede ne yaparsan yap bir şekilde beğenilmiyor ve eleştiriliyorsun. O nedenle yapıcı eleştiriler dışında önemsiz şeyleri takmamayı öğrendim. Gerçekten gelişmemi sağlayacak olanları alıyorum. Onları önemsiyorum. Bazen gerçekten  çok güzel eleştiriler alıyorum beni geliştiriyor, farklı bakış açısı kazandırıyor. Fakat  ne övgülerden uzuyorum ne yergilerden kısalıyorum. Bildiğimi yapmaya devam ediyorum.

-Çocuk sahibi olan ve çocuk yapmayı düşünmeyen kadınlar toplumdaki baskılar karşısında nasıl bir dayanışma sergilemelidir?

“KADINLAR OLARAK BİRBİRİMİZİ YARGILAMADAN, ÜSTTEN BAKMACILIK YAPMADAN BİRBİRİMİZİN YANINDA DURMALIYIZ”

Dilara Gürcü: Bir şiarımız vardır: “kadınlar için, kadınlara rağmen” diye. Ben bu konuda en çok kadınların birbirini eleştirmeyi bırakarak adım atabileceğimize inanıyorum. Kadınlar arasındaki şu rekabet bir azalsa, dayanışınca ne kadar güzel olduğumuz bir anlaşılsa keşke. Filanca evlenmiş, filanca evlenememiş, o anne olmuş, o olamıyormuş, yazıkmış, vah vahmış falan bu mütemadi gıybet ve eleştiri hâli çok yıpratıcı. Anne olduktan sonra da dışarıdan habire akıl verme durumu var. Öyle çılgın bir hâl ki bu, biri “bebeğini amuda kaldırarak bir hafta öyle gezdirince beyni daha çok gelişiyormuş” diye bir trend başlatsa yüzlerce kadın bunu yapacak gibi bir durum var. Herkes “en iyi anne” olma yarışında. Bu hem kadınları hem çocukları hem de beraberlikleri yıpratıyor. Ben çocuğum yok diye çocuklu olan bir kadından daha aşağı bir mertebede değilim, anne olan kadınlardan da sürekli “anne olunca anlarsın” kibrini çekmek mecburiyetinde değilim. Ben de anne olan birine asla zavallı muamelesi yapmam. Kadınlar olarak birbirimizi yargılamadan, üstten bakmacılık yapmadan birbirimizin yanında durmalıyız.

“DAYANIŞMA ANLAŞMAYLA BAŞLIYOR”

Feyza Altun: Gerçekten ciddi bir dayanışmaya ihtiyacımız var. Ben özellikle annelerden olumsuz tepki alınca bi nebze daha üzülüyorum çünkü anneler ya da çalışan anneler ve babalar beni ha iyi anlar diye düşünüyorum. Her şeyden evvel birbirimzi anlamak ve birbirimize karşı tahammülü davranma  bilincini edinmeliyiz diye düşünüyorum. Dayanışma anlaşmayla başlıyor.

“BİYOLOJİK SAAT DENİLEN ŞEY TIP İLE, TOPLUM ALGISI İLE DEĞİŞEBİLEN BİR ŞEY”

-Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Dilara Gürcü: Anne olmak için geç kaldım paniği yaşayan çok fazla kadın var. Görüyorum, konuşuyorum, duyuyorum. O kadınlardan okuyan varsa onlar için şunu söylemek istiyorum, bu biyolojik saat denilen şey tıp ile, toplum algısı ile değişebilen bir şey. Elbette kadının daha doğurgan olduğu bir yaş dönemi var ama bu dönemden sonra anne olmak mümkün. Fransa’da 2014 yılında yapılan bir araştırmaya göre kadınların doğurma yaşı giderek artarak ortalama 30,3 yaşa ulaşmış. Bunu sağlayan geç doğurma kararı alan kadınlar elbette. Hamile kadınların %5,7’siyse 45 yaş üstüymüş. Bu gerçekten yüksek ve umut verici bir yüzde. Türkiye’de de bu oranlara ulaşmak mümkün. Elbette kadınlar istedikleri zaman doğum yapabilirler, yanlış anlaşılmasın, demek istediğim, o “eyvah yaşım geçti” paniğiyle pıtır pıtır doğuran kadınlar. Sonrasında pişman olanlar var ama ne bu pişmanlığını dile getirebiliyorlar ne de süreci geri alabiliyorlar.

“BUGÜN KADINLAR İKİ SEÇENEK ARASINDA KALIYORLAR; YA ANNELİK YA KARİYER”

Feyza Altun: Ülkemizde ve dünyanın pek çok yerinde kadın, çocuk doğurunca iş hayatından geri kalıyor. Bu hem işin doğası gereği böyle oluyor hem de yeterli yasal düzenleme olmadığı için. Ben bebeklerin annelerine doymaları gerektiğini, doya doya süt emmeleri gerektiğini düşünüyorum. Ama  bugün kadınlar iki seçenek arasında kalıyorlar; ya annelik ya kariyer. Eğer doğru düzenlemeler yapılırsa annenin bebeğiyle geçirdiği vakitten sonra tekrar işe dönebilmesi, iş yerinde kreş, yarım gün çalışma, babalar için yeterli babalık izni, babalara da yarım gün çalışma gibi sorumlulukları eşit bölüşebilecekleri  doğru düzenlemeler benzeri. O zaman kadınlar ne annelik için kariyerden ne kariyer için bebekten vazgeçmek zorunda kalırlar.

(Bahar Kılınç’ın gerçekleştirdiği bu röportaj 05/09/2016 tarihinde Sivil Sayfalar‘da yayınlanmıştır.)

Market siparişine flört hizmeti dahil midir?

01/09/2016

Olayı anlamanız için, kendinizi şu senaryonun içinde düşünmenizi rica ediyorum.

Market alışverişinizi sanal bir marketten yaptınız. Siparişinizi daha önce evinize 2-3 kez sipariş getirmiş kurye getirdi. Aynı günün gecesinde saat 02.00 civarı bu kuryenin sizi tüm sosyal medya hesaplarınızdan takibe aldığını ve Facebook üzerinden arkadaşlık talebi gönderdiğini görüyorsunuz. Bu kişi, alışveriş yaptığınız marketin siparişinizin teslimi için paylaştığı kişisel bilgilerinizi “flört” adı altında taciz sebebiyle kullanan kurye. Bu davranıştan rahatsız olmamanız gibi bir ihtimal yok. Nasıl olsun ki? Adınızı, ev adresinizi bilen; bu bilgilere işi gereği sahip olmuş biri var ve bu bilgileri kullanarak sizi “kur yaptığını” sanarak taciz ediyor.

Bu davranıştan rahatsızlığınızı dile getirmek istiyorsunuz. Firmayı arayabilirsiniz evet. Fakat bu şikayetin gerekli mecralara iletilip iletilmeyeceğini, aradığınız zaman bağlanacağınız kişinin konuya ilgi seviyesi, belirliyor. Özellikle son 3 yılda Türkiye’de sosyal medyanın gerekli mecralara ulaşma konusunda ne kadar başarılı bir platform olduğunu hepimiz gördük. Hele ki Twitter’ın. Firmaya Twitter’dan bir tweet atarak, bu konudaki rahatsızlığınızı kamusal alanda dile getirmeniz mümkün. Ve bu konuda bir tweet atıyorsunuz. Bu tweet, dolaşıma giriyor, okuyanların sayısı artıyor ve insanlar farklı bakış açılarından tepki vermeye başlıyorlar. Kimisi destek oluyor, kimisi eleştiriyor, kimisi hakaret ediyor, kimisi suçluyor. Size tweet göndererek ya da sizden, hikâyenizden bahsederek.

Bu olayı birkaç gün önce İzmir’de tek başına yaşayan bir kadın yaşadı. Şikâyetini Twitter’da sorumlu firmaya gönderdi. şikayetini göndermesinden bir süre sonra bu taciz gündem oldu ve suçlamalar başladı. Kadını ilgi çekmeye çalışmakla, takipçi kazanmaya çalışmakla, “kezban”lıkla, bir emekçinin ekmeğiyle oynamakla suçladılar. Kadın o kadar çok saldırıya uğradı ki hesabını kilitlemek mecburiyetinde kaldı.

Türkiye’de erkek şiddetinden ölen, hâlâ şiddet görmekte olan, cinsel şiddete uğramış/uğruyor olan, fiziksel olarak tacize maruz kalan kadınların sayısı malum. Hâliyle Türkiye’deki gibi uç rakamlar ve gerçekler söz konusuyken, bir kuryenin sipariş götürdüğü kadınla sadece flört etmek istediğini düşünüyor olabilirsiniz. Sonrasında bu kadının internette de saldırıya maruz kalmış olmasını önemsiz bir mevzu olarak görüyor olabilirsiniz. Yukarıda sayılan sebeplere daha yüzlercesini ekleyerek durumu olağanlaştırabilirsiniz. Çünkü ataerkil zihnin içine doğan ve o zihin verdiği genel-geçer değerlerle büyüyen herkesin kolayına gelen bir kanıksama durumu bu.

Hatırlatmak isterim; hepimizin mahremiyeti kendine. Bu mahremiyet dâhilindeki bilgileri paylaşmak da kişinin kendi kararı. Bir kadın market alışverişi yapma amacıyla kişisel bilgilerini bir firmayla paylaştı ve bu bilgiler bir firma çalışanı tarafından “flört etme” amacıyla kullanıldı. Hem de bu kadının ev adresini bilen bir kişi tarafından. “Avrupa’da bu olağandır, kur yapmak taciz değildir, dilenci bile kur yapar” yazanlar olmuş. Üzgünüm ama Avrupa’da böyle bir durumda çalışan kişi görevini suistimal ettiği gerekçesiyle işinden kovulur. Emekçinin yanında durarak solculuk kasarken, bir çalışanın iş etiğine aykırı davranması meşru sayamazsınız. Kişi beyaz yakalı da olsa, işveren de olsa bu davranış görevin suistimalidir ve tacizdir.

Bir kadının kendi istemi dışında kişisel bilgilerine sahip olan biri, ona kur yapabilir, sonuçta bir kere aynı kapı aralığında yüz yüze denk geldiler. Kaldırımda yürüyen bir kadına, ezkaza orada oturan bir adam laf atabilir, sonuçta kadın adama güzel gelmiş, iltifatı hak ediyor. Otobüse mini etekle binmiş bir kadını, bir adam elleyebilir, sonuçta kadın bacaklarını ifşa ettiği için bunu arzuluyor olduğunu ima ediyor. Gece geç saatte karanlık sokakta yürüyen bir kadına tecavüz edilebilir, sonuçta o saatte oradaysa başına geleceklerden haberdardır, tecavüzü istiyor olmalı. Nedense ne zaman bir taciz olsa kadın suçlu!

İnanmayacaksınız belki, ben bu yazıyı 2 yıl önce yazmıştım. Pizza siparişi veren bir kadın arkadaşa siparişi götüren kurye cep telefonundan mesaj atmıştı. O kadına da yine aynı suçlamalar yapılmıştı. Yazıdaki taciz vakasını değiştirip tekrar yazdım; çünkü belli ki bazı şeyler asla değişmiyor. O kadın da saldırılardan ötürü hesabını kilitlemek zorunda kalmıştı, bu kadın da aynı mağduriyeti yaşadı. O kadının da Instagram hesabından bazı fotoğraflarının ekran görüntüleri alınmış “bu fotoğrafı paylaşan kişi flörte açıktır zaten” tarzında saldırılar ve hakaretler gönderilmişti. Geçtiğimiz gece tacize uğrayan kadının da daha önce hastaneye gittiğinde yakışıklı doktor görmek istediğine dair bir tweeti alıntılanıyor. “Hastanedeki yakışıklı doktoru istiyor ama çirkin alt sınıf kuryeninkine taciz diyor” minvalinde saldırıyorlar. Sanki hastanedeki herhangi bir doktor aynı kadının işi aracılığıyla eriştiği bilgilerin kullanarak onunla iletişime geçse taciz olmayacakmış gibi!

Kimse mevzuya şuradan bakamıyor: İki vakada da, kadınlar kişisel bilgilerini bu erkeklerle kendi rızaları ile paylaşmadılar. Kadınların kendi rızaları ile vermedikleri bilgiler, kendi kontrolleri dışında kullanıldı! Rıza kavramı erkeklerin anlamakta en çok zorlandığı kavramlardan biri. Cinsel şiddet olaylarından örnek verelim, bir kadının alkol almış olması, mini etek giymesi, seks işçisi olması kimseye o kişiye cinsel şiddet uygulama hakkını vermez. Rızasız seks, cinsel şiddettir, suçtur. Rıza kavramını cinsel şiddet üzerinden anlattığımızda daha anlaşılır oluyor evet; ama bu kavram kadının özel alanı ile ilgili her konu için geçerli.

İşte tam olarak bu nedenle de “flörte taciz diyorsunuz, biz nasıl flörtleşeceğiz” argümanı ile “erkeklere vermiyorsunuz ondan tecavüz ediyorlar” argümanı kardeş. Adını flört koyduğunuz şey flört değil taciz. Adını cinsel açlıktan doğan, zorlayarak seks yapma koyduğunuz şey de cinsellik değil cinsel şiddet.

Son olarak da hatırlatmak isterim, tacize uğrayan kadını, bu tacizden ötürü suçlamak da bir tacizdir. Sanal saldırı da bir tacizdir. Bu durumu olağan kılan söylemlerde bulunan herkes de bu tacizi desteklemektedir. Sonra neden tacize uğrayan kadınların sessiz kaldığını soruyorsunuz? Ses çıkardıkları zaman suçlandıkları ve tacizin üzerine tekrardan bir şiddet sarmalı içerisine itildikleri için olabilir mi?

Bu taciz vakasında bana umut veren tek bir şey oldu, o da 2 sene önce yaşanan vakada kadını destekleyen kişi sayısı oldukça azdı. Bu vakada ise kadınlar susmadılar, destek oldular ve hatta bu olay başka kadınlara konuşma konusunda cesaret verdi. İş aracılığıyla kadınların kişisel bilgilerine ulaşan başka erkekleri firmalarına şikayet ettiler. Açık olan bir şey var, o da evet, erkeklerin tacizin adını koyma ve rıza kavramını anlama konusunda hâlâ aşacak çok yolları var. Ama kadınlar bilinçlendikçe, dayanıştıkça sesimiz yükselmeye devam ediyor.

(Bu yazı 01/09/2016’da T24‘de ve sendika.org‘da yayınlanmıştır.)

Ecelimizle ölmek istiyoruz

22/08/2016

“Trans cinayetlerinin olmadığı, LGBT nefretinin sona erdiği bir ülke olması umuduyla… Günaydın.”

22 yaşındaki trans kadın Hande Kader, 1 yıl önce bu serzeniş ile uyanmış gününe. Yine geçtiğimiz sene, polis saldırısıyla dağıtılan onur yürüyüşüne katılmış Hande. Plastik mermilerin, gazın, TOMA’ların önünde direnmiş. Gözaltına alınmadan önce direnişini kameraya çekenlere “Çekiyorsunuz ama yayınlamıyorsunuz, sesimizi duyurmuyorsunuz” demiş. Hande, Türkiye’deki birçok trans kadın gibi, geçimini seks işçiliği yaparak kazanıyormuş. Bir müşterisinin arabasına bindikten sonra bir daha geri dönmemiş. 1 hafta sonra ise Hande’nin cinsel şiddete uğradığı tahmin edilen, parçalanmış ve yakılmış bedeni Zekeriyaköy’de bulundu. Bedenini erkek arkadaşı ve ev arkadaşı teşhis etmiş. Siyah Pembe Üçgen Derneği’nden Demet Yanardağ, 3 yıl önce 5harfliler’e verdiği röportajda şunu söylemişti: Tanıdığım transseksüellerden biri bile eceliyle ölmedi. Hande de eceliyle ölmedi; heteronormatif düzenin yarattığı faillerden biri tarafından katledildi.

Geçtiğimiz Mayıs ayında İstanbul’a gittiğimde trans kadın, aktivist ve gazeteci olan arkadaşım Michelle Demishevich ile buluşmuştum. Buluşacağımız yere metrobüs ile gelmişti. Geldiğinde morali o kadar bozuktu ki. Metrobüste bir erkek kendisine saldırmış, arkadaşının hediye ettiği güneş gözlüklerini yüzünden çekerek paramparça etmişti. Michelle sadece trans olduğu için gün ortasında toplu taşımada böyle bir saldırıya maruz kalabiliyordu. Trans bir kadın olarak o metrobüse binme “cüretini” gösterdiği için. O gün o alımlı, o dirayetli canım arkadaşımı dinlerken bir kez daha anlamıştım, trans bir kadın olmak, şans eseri yaşıyor olmak demekti.

Çevrenizde kaç tane trans tanıdığınız var? Medyada, basında, siyasette, iş hayatında ne kadar görünürler? Şov dünyasında, kabarelerde “eğlencelik” izlediklerinizden bahsetmiyorum. Günlük yaşamınızda görünür olanlardan bahsediyorum. Neden yoklar acaba, sordunuz mu hiç? Doğdukları bedenin cinsiyetine hapis yaşamayı reddedip de açılmayı başarabilmiş o cesaretli translar neredeler? Aslında var olmadıkları için mi görünür değiller, yoksa varlıkları yok sayıldığı için mi? Bu düzene onları kabul etmediğimiz için onlarla aynı okullarda okumuyor, aynı iş yerlerinde çalışmıyor olabilir miyiz acaba?

Aşkı ve cinselliği sadece iki karşı cinsiyet arasında gördüğümüz, cinsiyet kimliğini ise sadece cinsel organların atadığını düşündüğümüz bu düzende katledilen her LGBTİ+nın cinayetinden, uğradığı her türlü ayrımcılıktan biz de sorumluyuz. Bebeklerinize giydirdiğiniz pembe/mavi tulumlardan başlayan, “kız gibi ağlama”, “erkek adam” ol ile diye dayattıklarımız ile devam eden bir düzen bu. İkili cinsiyet ve cinsel yönelimler arasında olan her şey “normal”. Olmayan ise “ucube”. İki bacağı arasındaki bir et parçasına göre cinsiyetini belirlemeyen bir kadın ise yarım kadın. O kadar yarım bir kadın ki, geçen gün Hande’nin cinayetini yazan bir köşe yazarı, kendisini öldüren kişinin “hastalıklı gizli bir eşcinsel” olabileceğini iddia etmiş. Yarım kadınla seks yapıyor ya, kesin gizli gay olmalı! Katil olabilmesi için de hastalıklı olmalı. Yoksa hetero ve sağlıklı erkekler hiç trans kadınlarla yatıp cinayet işlerler mi? LGBTİ+ cinayetlerinin failleri de yine LGBTİ+larmış, iyi mi? Hande’nin faili tek bir kişi değil oysaki. Onu katleden bu heteronormatif düzeni biz yarattık. Bu düzenin bir parçasıyız. Öyle kınamakla, o “da” bir can demekle yok olmuyor bu nefret. Bu nefretin değişmesi için, normların da değişmesi gerek. Normların değişmesine önayak olmadığımız sürece de Hande gibi daha çok kişiyi kaybedeceğiz.

Hande’nin cansız bedeninin bulunmasından tam bir hafta sonra 21 Ağustos Pazar günü İstanbul Tünel’de farklı LGBTİ+ ve feminist örgütlerin çağrısıyla bir eylem düzenlendi. Yüzlerce trans meydanda toplanıp “ecelimizle ölmek istiyoruz” dediler. Hande’nin cinayeti bir haftadır birçok farklı mecrada ses buldu. Uluslararası basına yansıdı. Ses çıkartıldı. Hande şimdi yaşıyor olsaydı, bir yıl önce “sesimizi duyurmuyorsunuz” isyanının ses bulabilmesi için ölmek gerektiğini görecekti. Bu çıkan ses, bu tepkiler yeterli mi peki? Elbette değil. Ama çok uzun süreden beri ilk defa, bir kadının cinayetine trans ve ses işçisi olmasına “rağmen” sessiz kalınmadı. Düzenlenen eylemde arkadaşım Michelle, Hande’nin erkek arkadaşıyla tanışmış. Onun aracılığıyla kendisiyle konuşabildim. Hande için düzenlenen bu eylemden ötürü şaşkın olduğunu söyledi. Sevdiği birini kaybeden, her yas sürecindeki insan gibi, tek umudunun faillerin yakalanması ve cezalandırılması olduğunu iletti. Sonra da Hande’nin hayat dolu bir kadın olduğunu, trans hakları için verdiği aktivizm mücadelesinden enerji dolduğunu anlattı. En büyük hayali de cinsiyet değiştirme ameliyatını gerçekleştirmekmiş. Hande bu hayaline erişemedi. Onun bu hayaline erişmesine izin vermedik çünkü.

Trans kadın ve feminist olan Esmeray’ın bir mesajı vardı; Kaos GL’de LGBTİ+lara sesleniyordu:

Açılın, yol açılır, çivi çiviyi söker. Ne kadar çok görünür olursak, o kadar çok politika üretmiş oluruz!

Esmeray’ın dediği gibi, açılamayan herkes açılacak cesareti gösterse, görünür olsa, onları şu kocaman dünyamıza sığdırabilir miyiz? Ecelleri ile ölmelerine izin verebilir miyiz?

(Bu yazı 22/08/2016’da T24‘de ve sendika.org‘da yayınlanmıştır.)

Darbe girişimine karşı direnişe çıkan kadınlar anlatıyor

31/07/2016

15 Temmuz gecesi yaşanan darbe girişimi ve sonrasındaki kaos ortamı hepimizi derinden etkiledi ve kaygılandırdı. O gece yaşananları uzaktan izleyen bir kadın olarak, mücadele, savaş ve kaosun olduğu ortamlarda erkeklerin kendilerinde meşru hak olarak gördükleri eril şiddetin kadınlar üzerinde nasıl etki bırakacağı konusunda kaygılandım günlerce. Sonra sokaklarda kadınların da olduğunu öğrendim.

Tankların karşısına geçmiş, canı pahasına dimdik ayakta duran kadınları gördüm. Ben darbe girişimi gecesi Türkiye’de olsaydım, değil sokağa çıkmak, korkudan yatağımın altından dahi çıkamazdım. Bu kadınların cesareti, canları pahasına sokağa dökülmesi beni hem utandırdı, hem de umutlandırdı. Sokaklara dökülen bu kadınlardan ikisine ulaştım. Laikliği savunan, ateist bir feminist olduğum için benim röportajımda yer almak istemezler sanmıştım. Oysa görüşlerimiz, inançlarımız veya inançsızlığımız farklı olsa da kadınlığımız üzerinde birleştiğimiz cevabını aldım.

27 yaşındaki Esra Gümüş ve 28 yaşındaki Nebiye Arı darbe girişiminden sonra İstanbul’da sokaklara çıkmış Müslüman kadınlardan. Yaşananları tanklardan, silahlardan, siyasetçilerden, analizcilerden ve en çok da erkeklerden bolca dinledik. Biraz da sokağa çıkmış kadınlardan dinleyelim mi?

1. 15 Temmuz gecesi sokağa çıkma motivasyonunuz neydi? Darbe sizin için neyi ifade ediyor?

Esra: 15 Temmuz gecesi ailece oturmuş sohbet ediyorduk, sonra sosyal medyada herkesin paylaştığı, askerlerin köprüyü kapattığı o fotoğrafı gördük. Televizyonu açtığımızda darbe yapıldığı söyleniyordu. O an kalbimin yerinden çıkacak gibi olduğunu hissettim. Hep televizyonlarda darbenin nasıl olduğunu izlemiş; yakınlarımızdan dinlemiştik. Darbe kelimesini duymak bile hepimizde aynı şok etkisini yarattı. O an her şeyin bittiğini, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını düşündüm. İşkenceler, yasaklar, ölümler geçti gözümün önünden. Hiç düşünmeden hepimiz sokağa fırladık. Sokağa çıkarken geri dönmeyeceğimizin, nasip olursa şehit olabileceğimizin farkındaydık ama olsun; “yeter ki vatan sağ olsundu!” Bizi sokağa çıkaran düşünce buydu.

Nebiye: Biz 16 Temmuz’da öğlen çıktık evden.  Önce Vatan Emniyet Müdürlüğü’ne sonra da İBB, Saraçhane bölgesinde çatışmaların olduğu yerlere gittik. Neler olduğunu görmek ve 15 Temmuz şehitleri için gıyabi cenaze namazına katılmak istedik. Açıkçası sokağa çıkma motivasyonum halkın darbeye karşı cesur mücadelesinde yer alabilmek idi. Darbe benim için silahlı güçlerin devleti gayri meşru yollarla elde etmesi anlamına geliyor. Siyasi görüşleri farklı bir sürü insanın hapishanelere kapatılması veya öldürülmesi, gözaltında kaybı anlamına geliyor. Yıllarca hüküm sürecek baskıcı darbe anayasası anlamına geliyor.

2.Nebiye, meydanlara çıkarken “darbeye karşı yaşasın toplumsal barış” pankartı taşıdınız, bu çok değerli, neden o pankart?

Nebiye: Ben ve arkadaşlarım bu darbeden önce de Kürt bölgelerindeki OHAL uygulamalarına karşı barıştan yana saf tutuyorduk. Kürt bölgelerinde katliam yapan ve savaş hukukunun dışına çıkan askerlerin çoğunun bu darbe girişimine dâhil olduğunu görmüş olduk. Kürt bölgelerinde yürütülen savaş hâli darbecilere cesaret ve güç veren bir ortam oluşturmuş olsa gerek ki, oradan aldıkları güç ile birçok insanımızın ölümüne sebep olacak darbe girişiminde bulundular. Biz de buradan yola çıkıp “darbeye ve savaşa hayır” diyerek Türkiye’de yaşayan halklar için toplumsal barış umudunu hatırlatmak istedik. Toplumsal kamplaşma bir takım siyasi faaliyetlerde işlevsel rol oynadığı için körükleniyor olabilir yalnız bunun ülkenin geleceği için kötü bir yatırım olduğu gerçeği görmezden geliniyor. Biz ya bir arada barış içerisinde yaşayacağız ya da bu kamplaşmanın ağır sonuçları ile yüzleşmeye devam edeceğiz.

3. Dışarıdan gözlemlediğimiz sokağa çıkan halkın çoğunluğunun erkek ağırlıklı olduğuydu. Sonra sizin gibi direnen kadınlar olduğunu da gördük. Sokaktaki kadın temsiliyeti nasıldı? Bir kadın olarak bu direnişin içinde kendinizi nasıl hissettiniz?

Esra: O gece kadınların cesaretini gösteren bir durumdan bahsedeyim size. Sokağa çıktığımızda kalabalık yeni yeni toplanıyordu ve o saatlerde hâlâ Cumhurbaşkanımızdan haber yoktu. Sonrasında Cumhurbaşkanının havaalanına geldiğini öğrenince havaalanına yürümeye başladık; ama uzaktaydık. İçinde bulunduğum gruptan bazıları “dönsek mi, oraya varamayız” gibi serzenişte bulununca biz kadınlar karşı çıktık. O an hep birilikte şunu haykırdık gruba: “Ölmek var, dönmek yok bu yolda!” Bunun üzerine birkaç erkeğin şunu ifade ettiğini duydum: “Kadınlar bizden daha cesaretli çıktılar. Haydi arkadaşlar gevşemek yok!” Tıpkı erkekler gibi kadınlar da o gece sokakta, ellerinde bayrak, dillerinde tekbirle darbeye karşı olduklarını haykırdılar. Hepimiz o an hem gururlu hem endişeli ama kararlıydık. Vatan savunmasındaydık, canımız pahasına da olsa onlara ülkeyi teslim etmeyecektik. O gece bizim için ya varoluş ya da yok oluş gecesiydi. Biz kadınlar sonraki akşamlar da meydanlara çıkmaya devam ettik. Şunu tüm kalbimle söyleyebilirim ki o gün herkes; yaşlı, genç, çocuk, kadın, Türk, Kürt, sağcı, solcu hepsi tek yürek olmuş darbeye karşı durdular; canlarını düşünmediler, vatanı düşündüler. Tabii ki böyle bir tabloda yer almak gurur verdi bana.

Nebiye: İlk günden itibaren sokaklarda kadınlar olduğunu gördüm. Zaten 15 Temmuz’da tanklara karşı mücadele ederken hayatını kaybeden kadınlar olduğunu da gördük. Her toplumsal olayda olduğu gibi erkeklerin katılım oranı kadınlara göre elbette daha fazlaydı. Ama meydanların genelinde erkek yoğunluklu eylemler demek bence gerçek görüntüden ve mücadeleden uzaklaştıracak çok nicel bir değerlendirme olur. Eylemlerde bir kadın olarak kendimi diğer eylemlerden farklı hissetmedim açıkçası. Benim için ilginç olan herkesin polisle fotoğraf çektirmesi, akrep ve TOMA’ların arkamızdan gelmiyor oluşuydu.

4. Ellerinde sopalarla, bıçaklarla, silahlarla dışarı çıkan erkekler de vardı, bu erkeklerden, doğabilecek provokasyonlardan ve çatışma anlarından korkmadınız mı? Size cesaret veren neydi?

Esra: Ellerinde sopa olan insanlar o sopaları tanklara, bombalara karşı kullanmak için almışlardı, oradaki insanlara karşı değil. Madden bir sopanın bir tanka üstün gelemeyeceğinin o insanlar da bilincindeydi; ancak iman gücünün üstünde hiçbir gücün olmadığının da farkında olduklarından o darbecilere karşı savaştılar. Biz kadınlar bunun bilincinde olduğumuzdan hiç korkmadık hatta aksine o ellerinde taş, sopa olanların sayesinde kendimizi güvende hissettik.

Nebiye: 16 Temmuz ve sonraki günler sopalı, silahlı beyler ben görmedim açıkçası.  Ama evimize gelen silah sesleri bizi ara ara korkuttu. 15 Temmuz gecesi evimizin üzerinden yakın uçuş ile geçen jetler ve oluşturdukları sonic patlamalar bizim için sarsıcı oldu. Galiba jet seslerinden sonra dışarıdaki erkekler pek de korkutucu gelmedi. Alanlarda öyle bir şey görmedikten sonra suni korkular ile de kendimizi eve kapatmak oldukça saçma olurdu.

5. Medyadan bazı askerlerin linç edildiğini gözlemledik. Savaş, çatışma ve kaosun olduğu dönemlerde erkek şiddeti artıyor. Bu ortamdan faydalanarak kadına şiddeti ve tacizi meşru gören erkekler hakkında ne düşünüyorsunuz? Bunu engellemek için nasıl bir yol izlemek gerekiyor?

Esra: Maalesef malum medya halkın askeri linç ettiği, boğazını kestiği gibi yalan haberler yapmakta. Halk teslim olan askerleri bağrına basmıştır, nitekim çoğu askerin darbe yaptıklarından haberi bile yoktu. Oradaki her insan askerin de polisin de bizim evladımız olduğunun farkındaydı. Asker bizim gururumuzdur, onurumuzdur. O gün halk kendisine ateş eden, bomba yağdıran, üstüne tank süren darbecilere karşı durmuştur. Bunun adı linç değil, meşru müdafaadır. Böylesi kaos ortamından faydalanıp kadına taciz, şiddet uygulayan insanları şiddetle kınıyor ve bu insanların en ağır cezalara çarptırılması gerektiğine inanıyorum. Ancak bahsettiğimiz bu durum şu süreçte kesinlikle yaşanmadı. Meydanlarda bırakın kadına şiddet uygulamayı aksine kadınlara zarar gelmesin diye kendilerini siper edip kadınları korumaya çalışan onlarca erkek vardı. Canları pahasına hiç tanımadıkları kadınları korudular.

Nebiye: Türkiye’de yaşayan kadınlar olarak zaten sürekli taciz ve şiddet tehlikesi ile karşı karşıyayız. Her gün kadınlar şiddet görüyor, öldürülüyor, tacize, tecavüze uğruyor ve bununla yaşamaya çalışıyoruz. Kadının sadece erkeğe hizmet ve fedakârlık için yaratıldığını düşünen erkek aklı, tacizi ve şiddeti de bu akıl ile kendisi için kolaylaştırıyor. Bir kadını istediği şekilde modern göremeyen erkek de, istediği şekilde muhafazakâr göremeyen erkek de aslında anlayışına yani modernliğine veya dindarlığına ters bir şekilde o kadını taciz etme yoluna gidiyor. Hepsi için geçerli olmasa da bu bir nevi kendi eksikliğini, taciz ve şiddetle hâkimiyet kurarak giderme isteğinden geliyor. Özellikle darbe karşıtı gösteriler devam ederken birkaç kadından göstericiler tarafından taciz edildiği hikâyeler duyduk, okuduk. Ama yine de kadınlar geceleri de, meydanları, parkları ve camileri bu tacizcilere bırakıp saklanmayacak, talepleri ve yumrukları ile alanlarda olmaya devam edecekler. Bunu engellemenin yolu yine kadınların ve erkeklerin bu zihniyet ile mücadelesinde yatıyor.

6. Kalıp yargılarla tanımlamak istemiyorum ama anlaşılması kolay olması açısından şöyle soracağım; Türkiye’de “Müslüman/geleneksel” kadınlar ile “laik/modern” kadınlar arasındaki uçurum giderek büyüyor. Müslüman bir kadın olarak bunu nasıl gözlemliyorsunuz? Kadın hareketinin din, dil, ırk, politik görüş gibi kimliklere bölünmeden ortak hareket edebileceğine inanıyor musunuz?

Esra: Ben ülkemin kadınlarını mozaik taşlarına benzetirim. Farklı renkler gökkuşağını oluştururlar. Herkesten aynı olmasını, aynı şeyleri düşünmesini, aynı şekilde yaşamasını bekleyemeyiz. Ben insanların inandıkları ve istedikleri gibi yaşamaları gerektiğine inanıyorum. İnançlı bir insan dinini istediği gibi yaşayabilmeli ve bundan dolayı yasaklarla karşılaşmamalı; aynı şekilde modern ve laik kesim ya da inanmayan kesim de istediği gibi yaşayabilmeli. İsteyen mini eteğini giyebilmeli, isteyen başörtüsünü takabilmeli. Bu farklılık bir uçurum değil bir birleştirici güç olmalı. Biz farklılıklarımızla güzeliz. Herkes birbirini olduğu gibi kabul ettiği ve hoşgörüden taviz vermediği sürece kişinin dininin, dilinin, siyasi görüşünün bir önemi olmadığı kanısındayım. Bu şekilde ortak hareket edebilir, büyük bir güç olabiliriz ki bunun en güzel örneğini 15 Temmuz gecesi ve müteakip gecelerde hep birlikte gördük.

Nebiye: Ben ve çevremdeki arkadaşlarım, politik olarak birlikte yol yürüdüğüm yoldaşlarım toplumsal kutuplaşmada taraf olmayı reddedip, bunu kırmak isteyen insanlar olduk genelde. Bu bazen oldukça zorlayıcı olsa da bunun hayırlı sonuçlarını da yer yer gördük. Biz bunu reddediyor olsak da böyle bir uçurumun gerçekliğinden bihaber olmamamız mümkün değil. Türkiye’deki kadın hareketi de birçok noktada birbirinden ayrılıyor ve bu elbette din, ırk ve sınıfsal farklardan ötürü gerçekleşiyor. Ve elbette iktidarın makbul kadını olmadığı sürece yıpratılan, parmakla gösterilip hedef haline getirilen bir kadın figürü var. Bu ötekine saygısızlık hâli toplumdaki kadınların arasındaki uçurumu genişleten korkunç bir duruma da tekabül ediyor. Kadınların ortak hareket edebileceğine dair idealist bir tahayyüle sahibim; fakat biraz daha gerçekçi baktığımız zaman, yakın zamanda gerçekleşme ihtimalinin olmadığını düşünüyorum. Ama umut her zaman mücadeleyi diri tutmanın birincil şartıdır. Çünkü bir yandan bu toplumsal kutuplaşmaya aldırmadan bir araya gelen kadınlar olduğunu ve birlikte iş yaptığımızı biliyorum. Mesela “Barış için Kadın Girişimi” bu umut verici alanlardan sadece biri.

(Bu röportaj 31/07/2016’da T24‘de yayınlanmıştır.)

Yasemin’i yalnız bırakmayacağız!

26/06/2016

Bu aybaşı İstanbul’dayken Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi’nde Yasemin Çakal’ı ziyaret ettim. O da Çilem Doğan gibi kendine şiddet uygulayan eski eşine karşı öz savunma gerçekleştirerek kendi hayatını savunmuş kadınlardan, şu an 27 yaşında ve tam 2 yıldır ağırlaştırılmış müebbet ile yargılanıyor.

Yasemin 23 yaşında evlendirilmişti. Evlendiğinde kendi ailesi içindeki şiddetten özgürleşeceğini sanmıştı; fakat evlenir evlenmez benzer bir tahakkümün altına girdi. Evliliği boyunca şiddetin her türüne maruz kaldı. Sürekli aşağılanarak, hakarete uğrayarak ve yok sayılarak uğradığı psikolojik şiddet ile özgüvenini yitirdi önce. Eşinin baskısıyla, “kadın başına ne çalışacaksın” demesiyle işini bırakmak zorunda kaldı. Eşi, psikolojik olarak benliğini yıktığı, ekonomik olarak kendine bağımlı hale getirdiği Yasemin’e fiziksel şiddet uygulamaya başladı. Sürekli dövüyor, astım hastası olduğunu bildiğinden ötürü boğazını sıkarak nefessiz bırakıyor, üzerinde sigara söndürüyordu. Evlilik içi şiddet yaşayan birçok kadının yaptığı gibi Yasemin önce ailesine gitti. Anne ve babası boşanmasına izin vermediler. Polise gitti, sığınağa yerleştirildi; ama ağabeyi ve eşi yeri gizli olması gereken sığınağa bulup, Yasemin’i eşinin evine geri getirdiler. Yasemin bu sırada hamile kaldı. Çocukları doğduktan sonra bir oğlan çocuğunda “dişilik hormonunun” yüksek çıkmasına tahammül edemeyen eşi, çocuğu kendi ablasına vermek istedi. Yasemin buna karşı çıktığı zaman daha çok şiddete maruz kaldı. Bir gece eşi, Yasemin’i bebeğinin bezinin olmadığını söylediği için aç bir şekilde odaya kilitledi. O gecenin sabahında tekrar şiddet uygulamaya başladı. Bebeğinin başına vurarak onu koltuğa fırlattı. Kemeriyle Yasemin’in boğazını sıkarken, bir yandan bebeğinin boğazını diziyle bastırıyordu. Yıllardır eşinin şiddetine boyun eğen Yasemin, çocuğunun ölmek üzere olduğunu anladığı o anda, o kemerden bir şekilde kurtulup kahvaltı sofrasından bıçağı aldı ve eşine sapladı. Oturdukları sitenin güvenliğini çağırıp eşini yaraladığını söyledi ancak ambulans gelene kadar eşi ölmüştü. Yasemin o günden beri cezaevinde.

Bu anlattıklarım Yasemin’in daha önce verdiği bir röportajdan. Eksiği yok ama fazlası var. Fazlası ne diye soracak olursanız, Yasemin’in fiziksel şiddete uğradığının tespitinin yapılmamış olmasını, ifadesinin psikolog eşliğinde alınmamış olmasını, tanık ifadelerine başvurulmamış olmasını ve Yasemin’in “yakın akrabayı öldürmek suçu” ile yargılanıyor olmasını ekleyebilirim. Hani sanki Yasemin bir gün eşiyle kavga etmiş de, basında çok sık okuduğumuz o “cinnet”lerden birini keyfekeder geçirip eşini öldürmüş gibi. Öncesi hiç sorgulanmamıştı. Yasemin duruşmalar boyunca mahkemeye çıkmış, ailesi ve eşinin ailesinin de bulunduğu açık mahkemede ifade verememiş ve duruşmalar öylece devam etmişti. İstanbul Feminist Kolektif’ten avukatların davadan haberdar olup müdahil olmasıyla değişti tabii bazı şeyler. Tanıklar dinlendi, raporlar toplandı. 5. duruşmadan sonra “şiddet tespiti” ve “psikiyatri muayenesi” için adli tıp raporu izni çıktı mesela. Bu psikiyatri ziyareti ile de Yasemin’in 2 yıldır anlatmaktan utandığı bir şiddet boyutu daha ortaya çıkmış: Yasemin’in sistematik olarak cinsel şiddete maruz kaldığı.

Yasemin’i 9. duruşmasından önce psikolojik destek sunmak için kendisini danışman olarak ziyaret ettim. Çünkü yukarıda tüm bu anlattıklarımı yazılı olarak ifade edebilse de mahkeme salonunda sözlü olarak ifade edemiyordu ve dava uzadıkça uzuyordu. Defalarca kez aranarak girdiğim, kapısı kırmızı demir, içinde renkli duvarlı kreşi olan cezaevinin kapalı görüşme salonunda, bir elimde görüşme telefonu, camın arkasında bekledim onu. Geldiğinde görüşme sandalyesine oturmadı. Kenardan telefonu aldı. Yüzünün yarısını görebildim sadece. Uzun uzun baktı bana. İlk 10 dakika hiç konuşmadı diyebilirim. İkimizin arasında geçen diyalogu, arkadan çocuk ve kadın seslerinin geldiği, aramızda ses geçirmeyen o camın olduğu alanda yaratabildiğimiz mahremiyette yarattık, etik olan da orada kalması.

Anlatabileceğim kısmı ise şu: Yasemin şiddetin farklı türlerine sistematik olarak maruz kalmış birçok kadın gibi “örselenmiş kadın sendromu” yaşıyor. “Beni neden anlamıyorlar?” diye sordu ilk defa göz temasında bulunduğu anda. “Ben neden buradayım? Neden savunma yapmak zorundayım?” Hem kendi, hem bebeği öldürülmek üzereyken hayatını savunmuş bir kadına neden “mahkûm” olduğunu nasıl anlatabilirsiniz? Bir psikolog olarak bu durum ne kadar anlatılabilirse ben de o kadar anlattım.

Yasemin mahkemede savunma veremiyor. Maruz kaldığı şiddeti, bilhassa da cinsel şiddeti anlatamıyor. Ki emin olun örselenmiş kadın sendromu yaşayan birçok kadın için bu en zor olan kısım. İFK avukatlarının 8 aylık çabası ve yapmış olduğu psikiyatrik ziyaret sonucunda yaşadıklarını konuşamasa da kaleme dökmeyi başarmış. Bu eril yargıya göre yeterli değil; çünkü mahkemede bunu okuyabilmesi gerekiyor; ama duruşma sırasında Yasemin’in travması tetiklendiği için konuşamıyor. Yasemin’in yazdığı mektupları okusanız, üzerine feminist manifestonun âlâsı çıkar. Yasemin öyle güçlenmiş, öyle okumuş yutmuş ki her şeyi “içerideyken”. Persepolis’i ve Kadının Adı Yok’u çok sevmiş. Hatta Nevin Yıldırım’a iki mektup yazmış. Ben gittiğimde Nevin yeni cevap yazmıştı. Yasemin heyecanla yazacağı mektubu düşünüyordu. Tüm bunları bana anlatıyordu “kadın dayanışması”ndan bahsediyordu da, o eril yargının önüne çıktığında konuşamıyordu.

Sonra işte, süremiz bitti. Süre bitince telefon da kesiliyormuş. Sonra işte ben kalktım, hızlı hızlı nefes ala vere o güvenliklerden, o kapılardan çıktım. Gün ışığına çıkar çıkmaz avukatı Diren Cevahir Şen’in üstüne yığılıp hıçkıra hıçkıra ağladım. “Ben bu kadar haksızlığa dayanamıyorum” diye. O an elime bir kibrit verseler ve deseler ki “yaktığın an bu eril düzen kül olacak”, bir dakika tereddüt etmezdim. Şu an psikolojik olarak destek alması gereken Yasemin, rehabilitasyon sürecinde olması gereken Yasemin mahkûm, şiddet uygulayan milyonlarca erkek özgür.

Biz kadınlar, Yasemin’i anlayabiliyoruz. Ama eril yargı anlamıyor. Dinlemiyor, sorgulamıyor. O bıçak şiddet uygulayan o erkeğe saplanmış mı? Saplanmış. O erkek ölmüş mü? Ölmüş. İşte eril yargı sadece buna bakıyor. Biri “öldürüldü”. Öncesinde ne oldu? Yasemin bunu neden yaptı? Meşru müdafaa neydi?

Bi’ şey var eril yargı ile ilgili. Her seferinde tekrar anlıyorum. O da adı üstünde eril olduğundan mütevellit, kadından adaleti esirgiyor. Gerçek adaleti bahşetmek için süründürüyor.

Siz var ya siz, biz kadınları ya deli diye, ya katil diye tıktınız parmaklıklar arasına. Yüzlerce yıldır sürüp gidiyor bu. Ama ben o gün Yasemin’in gözlerinde gördüm. Bu düzen böyle sürmeyecek. Çilem’in davasını nasıl takip ettiysek, kadınlar Yasemin’in davasında da yanında olacak! Yasemin’in bir sonraki duruşması 8 Eylül’de. O güne kadar Yasemin mektup ve kartlarınızı bekliyor: Yasemin Çakal – Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi – C/12 Blok – Bakırköy – İstanbul

(Bu yazı 26/06/2016’da T24‘de ve sendika.org‘da yayınlanmıştır.)