İdeal beden mi? Bir kadının kendini sevmesi devrimdir!

29/03/2017 – Aybala Arslantürk

İdeal beden mi? “Bir kadının kendini sevmesi devrimdir!”

İdeal beden nedir? İdeal beden var mıdır yoksa tamamen bir yanılgı mıdır? İdeal beden varsa nasıldır ve kim belirler? Üzerinde uzun tartışmalar yapılabilecek ideal beden dosyasını aktivist görüşleri ile açmak istedik.

 

Berrak-Tuna-610x410
Berrak Tuna, feminist aktivist.

Yazılarını blogundan takip edebileceğiniz Berrak Tuna “‘İdeal’ elbette ki var fakat bu bir yanılgı, yanılgı olması maalesef gerçek olmasına engel değil” diyor.

 

“İdeal beden algısı kendim de dahil olmak üzere bu konuyla ilgilenenler tarafından görmezden gelinmeye çalışılsa da maalesef hala var. Fakat bu ideal beden, tek tip değil. Farklı ülkelerde, farklı kültürlerde birbirinden ayrışıyor bu bedenler. Yüzde 90’ının ortak özelliği ise, ince yapılı ve çoğunlukla beyaz olmaları. Siyahi toplumlarda ve Asya toplumlarında, cilt rengi olabilecek en açık renk, özellikle yüz vücut hatları batılı standartlara en yakın olanlar güzel bulunuyor. Bu “ideal” nedeniyle çok tehlikeli olduğu halde kullanılan kimyasal maddeler, cilt rengi açma işlemleriyle ünlüler zaten. Asya’da ‘batılı’ görünmek için çekik gözlerinden memnun olmayanlara yönelik sağlanan çift göz kapağı ameliyatı da bu konuya uygun bir örnek.

Bu önümüzdeki genel gerçek.

Bu gerçeği kabul etmeden, beden olumlama hareketini destekleyemeyiz. Ortada toplumsal olarak kabul edilen bir ideal olmasaydı, bu idealleri yıkmaya da çalışıyor olmazdık.

Bu ideallerin en büyük yaratıcısı ve destekleyicisi tabii ki ataerkil toplum, tüketim kültürü ve kapitalizm. Özellikle kadınların alım güçlerinin artmasıyla, dış görünüşe ve bedene verilen kozmetik değer artıyor, endüstri gelişiyor. Zira bu ideal aslında satın alınabilen bir şey. Cilt tonundan, renk eşitsizliğinden sivilcelere, vücudunuzdaki kıl ve tüy yoğunluğuna, aşırı zayıflıktan, şişmanlığa; diyet ve güzellik sektöründe, cinsiyetiniz fark etmeksizin, satın alıp kendinizi bu “ideal”e yaklaştırabilmeniz için her şey mevcut. İşin sıkıntılı tarafı, size “ideal olmak ister misiniz?” diye sorulmuyor. Siz zaten farkında olmadan toplumda var olabilmek, zorbalığa maruz kalmamak, başkalarından ayrıştırılmamak ve en üzücüsü de onaylanmak, bu ideale yaklaşmak için tüm paranızı, enerjinizi harcıyorsunuz. Zira medyada nereye baksanız o “aslında olmanız gereken” ideal bedenler var.

Bu “ideal” elbette ki var fakat bu bir yanılgı, yanılgı olması maalesef gerçek olmasına engel değil. Savaşması zor olan ise, bu idealin sürekli şekil değiştirmesi. Doksanlarda “heroin chic” adıyla moda olan ince ve soluk görünüş, yerini “beach body”’e bıraktı. Bronz, popolu fakat gıdıksız ve düz karınlı olmak şimdilerde çok önemli. İnsanları yıllarca diyet kültürüyle beslenme bozukluklarına ve psikolojik hastalıklara sürükleyen bu ince beden ideali, şimdilerde sağlıklı beslenme adı altında aksiyona devam ediyor. Sağlıklı beslenmiyorsanız, ana akım medya tarafından desteklenen bu beslenme ve egzersiz programlarına dahil değilseniz (ki bu beslenme ve egzersiz programları ne derece sağlıklı, herkes için uygun mu o da tartışma konusu) sağlıksız ve sorumsuz ilan edilebiliyorsunuz. Artık ölçümleriniz ne olursa olsun obez sayılıyorsunuz. Obez, şişman, kilolu demek yerine sağlıksız deniyor. Politik doğruculuk gibi yani, aslında altta yatan anlam aynı: Şişman ve çirkinsin.

Bu ideal beden baskısı otonomiyi elinizden alır. Sürekli değişmesiyle kafanızı karıştırır. Bir süre sonra kendinizden, özellikle toplum ve toplumun tükettiği medya tarafından bedeninizde “problemli” ilan edilen yerlerinizden başka bir şey düşünemez olursunuz. Durmadan size ne yapmanız gerektiğini, nasıl yaşamanız gerektiğini, neye önem vermeniz gerektiğini dikte eder. Motivasyona ihtiyacınız olduğunu düşünmenizi sağlar, “güç içinizde, isterseniz siz de böyle olabilirsiniz” der, hiç aklınızda yokken kendinizi başkalarıyla kıyaslamanızı sağlar. Beden ve dış görünüşe verilen bu sahte değer ve önem, kişiyi biblolaştırıp sistematik bir şekilde vasıfsızlaştırmaya sebep olur. Bir bakarsınız görünüşünüzden daha önemli bir şey kalmamış, sesiniz, işiniz, düşündükleriniz, fikirleriniz geri plana atılmış.

İşte bu yüzden amacımız idealleri yıkmak değil, bu ideallere verilen önemi azaltmak, gücümüzü elimize almak olmalı”.

Berrak instagram hesabından yaptığı paylaşımlarla Beden Olumlama Hareketi’ne göz kırpıyor.

Dilâra-Gürcü-300x300
Dilâra Gürcü, feminist yazar.

Uzun yıllardır feminist hareket içinde aktif yer alan Dilâra’nın yazılarını T24 haber sitesinden takip edebilirsiniz.

Bu benim hem bir kadın olarak hem de feminist olarak çok uzun süredir sorguladığım bir konu. Dönemsel ve kültürel olarak kadın bedenine atfedilen ideal bir güzellik algısı olduğunu düşünüyorum. Bu coğrafyadan coğrafyaya, dönemden döneme değişiyor. Örneğin şu an Batı’da “balık etli” tabiriyle tanımlanan kadın bedeni, rönesans Avrupası için oldukça zayıf kalıyor ve arzu nesnesi olarak algılanmıyordu. Ya da bazı coğrafyalarda geniş kalçalı kadınlar bir cinsellik simgesiyken, bazılarında ise genel standartlara göre “kilolu” olarak algılanıyorlar. Kilo dışında ten rengi, saç rengi, vücut kıllarının nerede olması ve olmaması gerektiği gibi belirleyici faktörler var.

Aslında oldukça öznel olan “güzellik” algısı nasıl bu kadar objektif temeller üzerinde şekilleniyor sorusuna verebileceğim tek bir cevap var sanırım: O da toplumdaki normlar doğrultusunda oluşan ve yaygınlaşan kültür. Objeleştirilen kadın bedeni ve kadının mütemâdîyen erkeğe görsel haz oluşturma tahakkümü ile kadınlar her zaman daha estetik varlıklar olmalılar algısı oluşuyor. Bunda elbette heteronormativitenin ve evrimsel olarak üreme refleksinin etkisi büyük. Bu algı da medya ve moda sektörü sayesinde yaygınlaşıyor. Televizyona erişimi olmayan bazı ülkelerde televizyonun yaygınlaşmasından sonra, öncesi ve sonrası olarak bilhassa kız çocukları üzerinde yapılan araştırmalar medyanın bu konudaki etkisini kanıtlıyor. Medyada dayatılan algı ile yeme bozukluğu geliştiren, bedenleri ile barışamayan kız çocuklarının sayısı artıyor.

“İdeal beden” dediğimiz zaman, çok dallı budaklı, birçok etken ile oluşan ve bozulabilen bir algıdan bahsediyoruz. Benim şahsi görüşüm bunun bir yanılsama olduğu üzerine, ancak bunun bir yanılsama olması, gerçekliğini ve bir tahakküm biçimi olduğunu değiştirmiyor.

Selime-Büyükgöze
Selime Büyükgöze, feminist.

Büyükgöze’yi  ‘Her adımımızda feminist mücadeleye, feminist söze ihtiyacımız var’ şiarıyla yola çıktığı Çatlak Zeminde’deki yazılarından takip edebilirsiniz.

İdeal beden denildiğinde akla gelen, erkek egemen sistemin dayattığı güzellik algısı ile örtüşüyor ve kadınların bedeninin nasıl olması gerektiği erkekler tarafından tarif ediliyor. Bu beden ince, narin, her daim güzel. Kırışıksız, selülitsiz, yağsız, kılsız yani neredeyse hiçbir kadının sahip olmadığı ama sahip olmak için her daim çaba göstermesi gereken bir beden. Ulaşılamayan bu ideallikten geriye kadınlara utanç ve kendini sevmeme kalıyor. Kadınlara dayatılan ideal beden tartışıldığında daha az akla gelen ise bu bedenin aynı zamanda hareketsiz olması. “Oturmasını kalkmasını bilmesi gereken” kadın bedeni koşmamalı, atlamamalı, zıplamamalı. Hatta sokaklarda başı boş yürümemeli.

İdeal beden nasıl gerçekten ideal olur diye düşünmem gerektiğinde her kadının kendi bedenini sevdiği, dilediğince atlayıp zıpladığı bir ideallik tahayyül ediyorum.

8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü’nden bir döviz özetliyor: Bir kadının kendini sevmesi devrimdir!

(Aybala Arslantürk’ün gerçekleştirdiği bu röportaj 29/03/2017 tarihinde Sivil Sayfalar‘da yayınlanmıştır.)

Taksim’de 40 bin kadın; 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü’nü düzenleyen kadınlar anlatıyor

17/03/2017

15 yıldır düzenleniyor 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü. Ancak bu sene öncekilerden çok daha fazla kadın yürüdü Taksim İstiklal Caddesi’nde. Türkiye tarihinde bir ilk olmasının yanı sıra, uluslararası medyada da oldukça konuşuldu o gece ve 40.000 kadının İstiklal’i doldurduğu o gecenin fotoğrafları. Bu kadar kadının OHAL’e rağmen nasıl organize olduğunu merak ederek 15. Feminist Gece Yürüyüşü Hazırlık Grubu ile irtibata geçtim ve yürüyüşü anlattılar…

– 15 yıldır düzenliyorsunuz İstanbul’daki feminist gece yürüyüşünü, bu yılki yürüyüşün arkasında nasıl bir organizasyon vardı? Nasıl bir emek harcadınız anlatabilir misiniz?

Feminist Gece Yürüyüşünün örgütlenmesi gönüllülük üzerine kurulu. Yürüyüşten bir ay önce feminist e-posta grupları üzerinden yaptığımız çağrılarla, yürüyüşü birlikte örgütlemek isteyen feminist kadınlarla bir araya geliyoruz. Sonra her hafta Taksim’deki Feminist Mekân’da buluşuyoruz. Farklı komisyonlar oluşturup görev dağılımını sağlıyoruz.

En hummalı çalışma, eylemin yapılacağı günün birkaç gün öncesinde ve 8 Mart’ta, Feminist Mekan’da oluyor. Çok sayıda kadın bildiri dağıtıyor, pankart yazıyor, döviz hazırlıyor, slogan alıştırmaları yapılıyor. Yürüyüş için de ayrıca görev dağılımı yapılıyor, mesela ana pankart ve foto-blokları kimler taşıyacak, slogancılar kimler olacak, basın açıklamasını kim okuyacak gibi. İlk toplantı çağrısıdan yürüyüş sonunda okunan basın açıklamasına kadarki aşamalar, hepsi feminist mücadeleye ve dayanışmaya dâhil. Aslında bizim için kutlama, küçük mutfağımızda demlenen çay ile birlikte edilen sohbetlerle başlıyor ve gün boyu sürüyor.

– Yürüyüş 15 yıldır sadece trans ve natrans kadınlara açık, bunun sebebini nedir?

Eylem, natrans (cis-gender) erkeklere kapalı. Bunun başlıca sebebi, kadınların ve transların sadece kendilerine ait, patriyarkadan azade bir fiziki ve söylemsel mecra yaratmanın gerekliliğine duyduğumuz inanç. Nasıl ki feminizmin öznesinin kadınlar olduğu savunuyorsak, patriyarkanın öznesinin de erkekler olduğunu savunuyoruz. Kadınların patriyarkal sistem nedeniyle maruz kaldıkları binbir çeşit ezilme biçimi, bizlere kadın dayanışmasının kurtuluşumuz olduğunu gösteriyor. Politikamızı da bu doğrultuda yani erkeklerden, devletten ve sermayeden bağımsız oluşturuyoruz.

Bu aynı zamanda politik bir mesaj da: Tüm farklılıklarımıza rağmen, kadınları kolektif bir politik özne olarak konumlandırmak, kadınlık hâlini de yaşam bilgimizi ve politikamızı dayandırdığımız öncelikli ve meşru kaynak olarak öne çıkarmak. Bu pratiğin işe yaradığına bu seneki Feminist Gece Yürüyüşünde bir kez daha tanık olduk. Hepimiz yürüyüşten güçlenmiş, umutlanmış, neşelenmiş ayrıldık. Birbirlerini tanımayan kadınlar benzer deneyimlerden bahsetti, bu yürüyüşün onlara ne kadar iyi geldiği, meğer ne çok ihtiyaçları olduğu gibi.

– Her yıl kalabalık oluyordu ancak bu yıl 40.000 kadının katıldığını öğrendik. OHAL’e rağmen bu kalabalığı bekliyor muydunuz? Sizce bu sene daha kalabalık olmasının sebebi neydi? Türkiye’de artan feminist bilinç ya da siyasi iktidarın kadın politikalarını her geçen gün daha da sıkılaştırması diyebilir miyiz?

Geçen senelere göre daha kalabalık olmasını umuyorduk; fakat yürüyüşteki kalabalık hayal gücümüzün de sınırlarını aştı. Böylesine bunaltıcı ve baskıcı bir ortamda, hem de OHAL zamanı, bunca inatçı, güler yüzlü, yaratıcı kadın ve trans bir araya geldi ya, daha ne olsun?

Bu aşırı artışın en büyük sebeplerinden biri, AKP iktidarının kadınların hayatlarına, bedenlerine ve emeklerine yönelttiği tehdit ve kısıtlamaların giderek artması ve yaygınlaşması, hatta artık bunun bir saldırı hâlini alması. Yani hükümetin muhafazakâr aile, sosyal ve istihdam politikalarına temelden yöneltilen bir başkaldırı. Mevcut düzen giderek daha az kadını ikna eder hâle geldi. Başka bir deyişle, giderek daha çok kadın “Böyle gelmiş, böyle gitmez; kol kırılır, yen içinde kalmaz!” diyor.

Tam da bu noktada dikkat çekmek gerekir ki, erkek muhalefetin yapamadığını feministler yaptı. 40 bin kadın kazanımlarından ve mücadelelerinden geri dönüşün mümkün olmadığını ilan etti ve sokaklara döküldü.

– Bu yıl gece yürüyüşü İstanbul dışında başka hangi illerde oldu? 2 yıl önceki yürüyüşte polis saldırısı olmuştu İstanbul’da, bu yıl da İzmir, Ankara ve Antalya’da oldu. Bu baskının sebebi sizce ne?

Bu yıl İstanbul dışında Ankara, İzmir, Antalya ve Mersin’de Feminist Gece Yürüyüşü yapıldı. Polis şiddeti dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de muhalif grupları bastırmak ve sessizleştirmek için bir devlet politikası olarak kullanılıyor. Aslında şiddeti, iktidar sahiplerinin barışçıl yollardan toplumsal mutabakat sağlayamadığı durumlarda başvurduğu bir yöntem olarak kavradığımızda parçalar yerine oturuyor. İktidar sahiplerinin, eşitlik, özgürlük ve sürekli barış isteyen kadınların dirençlerini ve iradelerini kırmak için şiddete başvurduklarını düşünmek için yeterli sebep var aslında. Neoliberal politikalara eşlik eden kültürel muhafazakârlaşmaya rağmen kadınları evlerinde kalmaya, çocuk doğurmaya, aile içi yaşlı ve hasta bakımını üstlenmeye, çocuklarının cefakâr anneleri, kocalarının fedakâr eşleri olmaya ikna edemiyorlar.

– Türkiye’de kadınlar aktif olarak referandumda “Hayır” kampanyası yürütüyorlar. Yürüyüşte de bolca “Hayır” pankartı gördük. Kadınlar neden hayır diyor ya da demeli?

Hayır diyen kadınlar, siyasi iktidarın tekelleşmesinden, yani bir diktatörlük rejimi olmasından endişe duydukları için “hayır” diyorlar. Politika üretme süreçlerinden dışlandıkları, taleplerinin duyulmadığı, kazanımlarının tırpalandığı, kurdukları örgütlerin yerlerini hükümete yakın muhafazakâr kadın STK’larının doldurduğu bir dönemde, daha fazla alan kaybetmek istemiyorlar. Referandum aslında AKP politikalarına “evet” demek iken, kadınlar AKP’nin hayatlarına yaptıkları müdahalelere karşı çıkıyor, kazanımlarından ödün vermeyeceklerini ilan ediyorlar ‘’hayır’’ diyerek. Bu sebeple söylediğiniz gibi, yürüyüşte de ‘Hayır’ çok görünürdü.

Fakat kadınların ve transların gündemi, talepleri ve öncelikleri, ‘Hayır’ı kapsar ancak bunu aşar. Referandum sonucuyla bitmeyen, Türkiye gündemini her dönem meşgul eden iktidar savaşlarını aşan taleplerimiz var. Çünkü kadınlar her koşulda patriyarka ile mücadele etmek zorunda kalıyorlar. AKP döneminin bu noktada farkını kadınlara doğrudan saldıran bir hükümet olması. Kürtaj başta olmak üzere haklarımıza göz diken ve bu saldırıları “makbul” kadınlık tanımı yaparak uygulayan, böylelikle de erkeklerin kadınlar üzerinde kurdukları egemenliği bir defa daha onaylayarak teşvik eden bir hükümet ile karşı karşıyayız.

– Feminist yürüyüşlere katılan ve adeta bir terapi gibi gören biri olarak sormak istiyorum bu soruyu, o gece sizler için nasıl geçti? Neler hissettiniz?

OHAL’e rağmen, hayatlarımıza düşen bombaların hepimizde yarattığı korkuya rağmen, başka herhangi bir kitlesel eylemliliğin olamadığı bir dönemde on binlerce kadın bir araya geldik. En önemlisi ise sokağa çıkmış, bir defa isyan etmiş kadınları bir daha geri döndürmenin imkânsız olduğunu göstermiş olduk. Bireysel ve kolektif hafızamızda hep diri tutacağımız, tarihe kayıt düşeceğimiz bir gece oldu. Kadınların ve transların kendi imkânlarıyla birlikte düzenledikleri bağımsız bir eylemin ne denli ses getirebileceğini, hepimize ne kadar çok moral ve umut olduğunu görmek, örgütlendiğimizde ne kadar güçlendiğimizi, birlikte olmayı ne kadar çok sevdiğimizi hatırlattı bize.  

Yaşasın feminist mücadelemiz! Yaşasın Kadın Dayanışmamız! Yaşasın 8 Mart!

(Bu yazı 17/03/2017 tarihinde T24‘de yayınlanmıştır.)

Kadınların darağacına çıkma hakkı varsa, kürsüye çıkma hakkı da olmalı!

08/03/2017

Olympe de Gouge

“Kadınların darağacına çıkma hakkı varsa, kürsüye çıkma hakkı da olmalı.” Bu cümle, Olympe de Gouges’un 1791 yılında yayınladığı Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin 10. maddesi olarak yer alıyordu. Olympe de Gouges bu bildirgeyi Fransız Devrimi’nden sonra yazılan Erkek ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ne feminist bir eleştiri olarak kaleme almıştı. Devrim gelmişti gelmesine; ama sadece erkeklere gelmişti ve muhtemelen dönemin en radikal, militan ve politik feministi olan Olympe de Gouges’un bu konu hakkında söyleyeceği çok fazla şey vardı, hem de hayatı pahasına!

arihi erkeklerin yazdığını ve kendi çıkarlarına göre “yeniden” yazdığını bir kez daha anladım Olympe de Gouge’un mücadele dolu hayatını araştırırken. Fransız Devrimi deyince aklımıza gelen sembolik görsellerden biri de Delacroix’ın o meşhur “Halka Yol Gösteren Özgürlük” tablosudur hani, Marianne’in elbisesi aşağı kaymış, elinde Fransa bayrağı, arkasında halk, koştuğu. Hani şu Türkiye’de eğitim kitaplarından kaldırılan tablo. Oysa özgürlük derken kadının özgürlüğünü de temsil etmesi gereken Fransız Devrimi, o dönem sivrilen kadınlar için pek de devrim vaat etmemiş.

1748 yılında Güney Fransa’da doğmuş Marie Gouze. Burjuva bir aileden gelmese de annesinin çok güzel bir kadın olduğu için Kraliyet ailesinden biriyle beraber olduğu ve aslında Marie Gouze’un “gayri-meşru” bir çocuk olduğu söylentileri varmış; fakat Marie Gouze öyle iş bilir bir kadınmış ki, bu söylentileri burjuva entelektüellerle bağlantı kurabilmek için uydurduğunu söyleyenler var. 17 yaşında kendinden 30 yaş büyük bir erkekle evlendirilmiş. Hamile kalıp çocuk doğurduktan sonra, eşi hayatını kaybetmiş. Bunu fırsat bilen Marie, çocuğunu kasabasında bırakıp Paris’e yola çıkmış, oyun yazarlığı hayalini kovalamaya. O dönemde kadınlar eşlerinin izni olmadan herhangi bir yayın yayınlayamadıkları için, bir daha evlenmemeye ant içmiş. Fakat yine o dönemlerde kadınlar iyi eğitim alamadıkları için dilbilgisi çok zayıfmış; hatta bazı kaynaklar okuma yazma dahi bilmediğini, kendisinin dikte ederek oyunlarını başkalarına yazdırdığını söylüyorlar. Üstüne oyun yazarlığı bir kadın mesleği olmadığından, yazdığı oyunlar sürekli reddedilmiş.

Bir kadın dilerse kendini bile yeniden doğurabilir ya, Marie Gouze de öyle yapmış ve annesinin evlenmeden önceki soyadını kendi adı yapmış, olmuş size bir Olympe de Gouges. Evlilik dışı bir aşkın çocuğu, sofistike bir adla ve bekâr bir kadın olarak tekrar girmiş entelektüel dünyaya. Hırslı bir kadın olan Gouges, asla güvende olmadığının da çok iyi farkındaymış. Bu nedenle bir değil birçok farklı erkekle “yasak aşk” yaşayarak ekonomik geçimini sağlamış. Evliliği “aşkın ve güvenin mezarı” olarak tanımlayan bu kadın, hayatı boyunca bir daha asla evlenmemiş; hem cinsel özgürlüğünü doyasıya yaşamış hem de üretmeye devam etmiş. Oyunlar, romanlar, politik metinler, propaganda afişleri yazmış. En çok sesi 1784’de yazdığı, ancak kölelik karşıtlığını konu aldığı için 15 yıl boyunca sahne almayan, “Zamorze ve Mirza” oyunu getirmiş.

Devrim öncesi politik ve entelektüel mecraların içine iyice giren Olympe de Gouges, devrimin öncüsü, burjuva kesimin sesi Jirordenlerden yanaymış. Devrim öncesi birçok politik metin üretmiş.

1788’de devrimci idollerine göndermek için sosyal reformlar yazmış. Bu reformlar zamanına gore o kadar ileri görüşlü ki şu an hepsi Fransa’da uygulanıyor. Örneğin Fransa’da ancak 1900’lü yıllarda uygulanmaya başlayan dar gelirli kişilere ve ailelere verilen düşük ücretli konutlar (Foyer Normands/HLM) önerilerinden bir tanesi. 1800’lü yılların sonlarında tanınan annelik/doğum haklarını, hatta 2. Fransız Devrimi’nden sonra uygulanmaya başlanan, işsizler için ulusal ve ücretsiz atölyeleri de o önermiş. Önerilerinden sadece kadınların boşanma hakkı önerisi ve vatandaşların gönüllü olarak vergi ödemesi önerileri devrimle eş zamanlı olarak uygulanmaya başlanmış.

Devrimin gelişini heyecanla bekleyen Olmype de Gouges, devrim gerçekleştikten sonra büyük bir hayal kırıklığına uğramış. Başta da demiştim ya, devrim sadece erkeklere gelmiş. İşte tam bu dönemde Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ni yayınlamış Gouges; fakat bildirisi dikkate alınmamış. Bu bildiriden 6 ay sonra Pauline Léon önderliğinde 319 kadının imzasıyla kadınlar Ulusal Meclise giderek kadınlar için her alanda eşit hakları talep etmişler. Bu haklar da reddedilmiş. Devrimde beraber mücadele ettikleri erkek yoldaşları tarafından haksızlığa uğrayan her kadın gibi Olympe de Gouges de gittikçe sinirlenmiş ve radikalleşmiş. Metinlerini daha da sivrileştirmiş:

“Kadınlar uyanın, tüm dünyada tehlike çanları çalıyor, haklarınızı keşfedin. Kuvvetli krallık artık ön yargılar, fanatiklik, batıl inançlar ve yalanlarla çevrili değil. Gerçeğin ateşi, yağmalayıcılığın ve ahmaklığın bulutları arasından yükseliyor. Köle olmuş erkekler güçlerine güç kattılar ve sizi köleleştirerek kendi zincirlerini kırıyorlar. Özgürleşince yoldaşlarına adaletsizleştiler. Ah kadınlar, kadınlar! Kör olmaktan ne zaman vazgeçeceksiniz? Bu Devrim size ne kazandırdı?”

Jakobenler ve Jirordenler arasındaki gerginlik artarken, Olympe de Gouges Jokebenlerin aleyhine uyarı metinleri de yayınlamaya başlamış. 1973 yılında halkın gizli oy kullandığı, demokratik bir seçimle liderlerin seçilmesi gerektiğini deklare ettiği ve Jakobenlerin lideri Roberspierre’i eleştirdiği metnini yazmış ve bu metin onun ölüm fermanı olmuş. Bu metnin bildirilerini dağıtırken tutuklanan  Gouges, o dönemde zorunlu olsa da, avukat hakkı tanınmadan, halkın egemenliğine saldırıdan yargılanmış ve giyotinle idam edilmiş.

İdamından sonra halka yayımlanan raporda şunlar yazıyormuş:

“Olympe de Gouges, geniş bir hayal gücüne sahip bir kadın olarak doğdu ve bu deliliği yüzünden doğasına aykırı hareket etti. O bir devlet adamı olmak istiyordu. Fransa’yı bölmek isteyen bazı kalleş insanların projelerine ortak oldu. Kanun bu komplocu kadını kendi cinsiyetine ait olan iffeti unuttuğu için cezalandırdı.”

Olymp de Gouges idamından önce yayınladığı bildirisinde ise şunları yazmıştı:

“Beni düşünün ve kadınlar adına verdiğim mücadeleyi hatırlayın! Eminim ki bir gün kazanacağız!”

© Éric Feferberg / AFP
© Éric Feferberg / AFP
 O bunları dedikten tam tamına 223 yıl sonra, Fransız Devrimiyle kurulan Fransa Ulusal Meclisi’ne büstü konuldu. Aslında daha önce konulacakmış ama heykeltraşlar 223 yıl önce giyotinle kesilen başının büstünü yetiştirememişler; ironik değil mi? Daha da ironik olan, Olympe de Gouges’un büstünün Fransa Ulusal Meclisi’ndeki ilk kadın büstü olması. Feministlerin intikamı, yüzlerce yıl beklese de alınıyor işte!

Bu 8 Mart’ta, yoldaşlarıyla birlikte getirdiği devriminin haklarından, neden sadece kadın olduğu için mahrum kaldığını sorgulayan ve sırf bu sebeple idam edilen Olympe de Gouges’u anmak istedim. Sevgili kadınlar, tarih de gösteriyor ki bir takım devrimler gerçekleşince, bizler de bu sayede özgürleşmeyeceğiz. Biz zaten özgür olmalıyız. Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin baz aldığı felsefe gibi; eşitlik bahşedilecek bir şey değildir; doğal olandır ve tanınmalıdır. Emin olun, bir gün kazanacağız!

(Bana Olympe de Gouges’un hayatını araştırmamı öneren Yrd. Doç. Dr. Selda Tuncer’e feminist sevgilerimle.)

(Bu yazı 08/03/2017 tarihinde T24‘de yayınlanmıştır.)

Are the abortion rights in France at risk due to the upcoming presidential elections?

17/01/2017

This January 17th was the forty-first anniversary of the “veil law”, which gave cisgender women of France the right to get an abortion. This right was won by the hard work of determined feminists in France. It was a long battle, spanning many centuries. Back in the forties, having an abortion in France was penalized by capital punishment and even though that the last execution took place in 1942, having an abortion was still a crime until the seventies. In 1944 women were allowed to vote in elections in France, at the time the feminist movement was spreading around Europe and in France, the main focus was on reproductive rights. After family planning was established, several clinics opened up and contraception was legalized in 1967 – yes folks, it was illegal!

In 1971, 343 female public figures signed a manifesto declaring that they’d had an abortion and asked to stand trial. The text of the manifesto was written by Simone de Beauvoir and began as follows:

One million women in France have abortions every year. Condemned to secrecy, they do so in dangerous conditions, while under medical supervision this is one of the simplest procedures. We are silencing these millions of women. I declare that I am one of them. I declare that I have had an abortion. Just as we demand free access to contraception, we demand the freedom to have an abortion.” (via revolvy)

ivg2
Cover of Le Nouvel Observatoire

The manifesto was published on Le Nouvel Observatoire is often referred as the “Manifesto of 343 sluts” due to the fact that after the release of the manifesto, cartoonist Cabu (who was murdered during the Charlie Hebdo shooting) drew a cover for Charlie Hebdo stating: “Who got the 343 sluts from the abortion manifesto pregnant?”

Two years later, in 1973, over three hundred doctors in France signed a declaration stating that they support abortion rights and a woman’s right to make decisions about their reproductive health. Finally the public began to support the campaign and abortion was legalised in 1974 for up to 10 weeks of pregnancy, this was later extended to 12 weeks. Additionally, since 1982, abortion fees have been paid through social security as a fundamental right.

With this brief history of the battle driven by feminists in France over half a century, to improve the access to a safe and legal abortion, France may now be seen to be taking a step backwards regarding this issue in the upcoming presidential elections. There has been a huge increase in anti-abortion campaigns run by conservatives. The current parliament even voted to ban anti-abortion websites, however, it backfired with huge criticism from conservatives stating that banning these websites is against their freedom of speech. Presidential candidates for the upcoming election are taking their stand on the issue as well. François Fillon, the official candidate from the Republican Party, Les Républicains, has stated that because of his religious beliefs he is against abortion, but that he would not change the law itself. Yet far right candidate from the Front National, Marine Le Pen, said that she does not agree that abortion should be paid for with social security and that she would like to alter this decision.

As the campaigns against abortion increase and as the political candidates start taking their stands on the issue, the current access abortion rights appear to be at risk. As a result of this, on the anniversary of the day when the legalisation of abortion passed in France, INSOMNIA, a feminist squad based in Paris, known for their night actions, walked the streets of Paris and hung a thousand posters using coat-hangers with the following statements:

  •         IVG: non au retour du cintre en mai 2017  (Abortion: we say no to the return of the hanger in May 2017)*
  •         Avortement  sans médecin: plus jamais (Abortions without a doctor: never again)*
  •         IVG  remboursé en 2017 : un droit non négociable (Socially secured abortion in 2017 : a non-negotiable right)*
ivg3
Photography by Pauline Makoveitchoux

These posters and the use of coat-hangers were designed to attract the attention of passers-by, as they are tragic reminders of the lengths that women were forced to go to when abortions were illegal. INSOMNIA intentionally left coat-hangers and posters in front of the building of Le Figaro, which is a newspaper known for supporting the central-right and which has recently published an advertisement using anti-abortion propaganda.

INSOMNIA, in their press release, stated that abortion rights which have been won in France are non-negotiable and that politicians do not have the right to make decisions on women’s bodies. They demand that the compensation of abortions should remain a constitutional right in the French legislation. They also demand that the right to abortion be inscribed in the Charter of fundamental rights of the European Union.*

ivg4
Photography by Pauline Makoveitchoux

Never forget that a political, economical or religious crisis is enough to cast doubt on women’s rights. These rights will never be vested. You have to stay vigilant your whole life.” – Simone de Beauvoir.*

*Localisations of the slogans, the press release and the quote of Simone de Beauvoir were done by INSOMNIA

(This article was published on European Young Feminist Blog on 26/01/2017)

Fransa’da kürtaj hakkı tehlikeye mi giriyor?

17/01/2017

17 Ocak günü Fransa’da kadınlara kürtaj hakkını yasallaştıran Veil yasasının 41. yıldönümüydü. Bu hak Fransa’daki feministlerin verdikleri emekler sayesinde kazanılmıştı. Özellikle 1940’larda kürtaj olan kadınların idam cezası aldıklarını göz önünde bulunduracak olursak, gerçekten uzun ve zorlu bir direnişten bahsediyoruz. Son idam cezası 1942’de gerçekleşmiş olsa da kürtaj 1970’lere kadar yasal değildi. Avrupa’da ilerlemekte olan feminist akım öncelikle oy verme hakkına odaklandı ve sonrasında kadınların üreme haklarıyla ilgilenmeye başladı. Önce aile planlaması yasalarla koruma altına alındı, Fransa’da doğum kontrol klinikleri açıldı ve 1967’de doğum kontrol yöntemleri yasallaştı. Evet, o yıla kadar doğum kontrol yöntemleri yasal değildi!

İlerleyen akımla birlikte 1971 yılında Fransa’da tanınan 343 kadın kürtaj olduklarını itiraf eden ve yargılanmayı talep eden bir manifestoyu imzaladılar. Manifestonun metni Simone de Beauvoir tarafından yazılmıştı ve şu paragrafla başlıyordu:

“Fransa’da her sene bir milyon kadın kürtaj oluyor. Bunu gizli ve tehlikeli koşullar altında olmak zorunda kalıyorlar ve oysaki tıbbi müdahale ile yapıldığı zaman bu operasyon gerçekten basit bir operasyon. Milyonlarca kadını sessizleştiriyoruz. Ben de onlardan bir tanesi olduğunu açıklıyorum. Ben de kürtaj oldum. Ücretsiz doğum kontrol yöntemlerine erişim istediğimiz gibi, özgürce kürtaj olma hakkını da istiyoruz.”

Bu manifesto Le Nouvel Observatoire gazetesinde yayınlandı ve sonrasında “343 sürtüğün manifestosu” olarak anıldı. Bunun sebebiyse Charlie Hebdo katliamında öldürülen karikatürist Cabu’nun bu manifestodan sonra çizdiği ve Charlie Hebdo’nun kapağında yayınlanan karikatürüydü. Bu karikatürde şu soruyu sormuştu: “Kürtaj manifestosunu imzalayan 343 sürtüğü kim hamile bıraktı?”

2 yıl sonra, 1973’de Fransa’da 331 doktor kürtaj hakkını ve kadınların kendi üreme hakları konusunda kendilerinin karar vermesi gerektiğini savunduklarını belirten bir bildiri imzaladılar. Kamuoyu desteğinin de artmasıyla birlikte 1974 yılında kürtaj 10 haftaya kadar yasallaştı. Bu daha sonrasında 12 haftaya çıkarıldı ve 1982’den beri de kürtaj operasyonu sosyal sigorta tarafından ödeniyor.

Fransa’da feministlerin kürtaj hakkı için verdikleri bu mücadelenin neredeyse yarım yüzyıl sonrasında, kürtaj hakkı Mayıs ayında gerçekleşecek Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle tehlikeye girebilir. Muhafazakâr kesim kürtaj karşıtı kampanyaları arttırmış durumda. Her ne kadar şu anki parlamento kürtaj karşıtı internet sitelerine erişimi yasaklamış olsa da, bu yasak  muhafazakârlar tarafından ifade özgürlüğüne aykırı bulunduğu için oldukça eleştiri aldı. Cumhurbaşkanı adayları ise konu hakkında duruşlarını konumlandırıyorlar. Cumhuriyetçilerin resmi adayı François Fillon, kürtajın dini görüşlerine aykırı olduğunu, bu nedenle de kürtaja karşı olduğunu; ancak artık yasallaştığı için bu hakkın yasallığını koruyacağını açıkladı. Aşırı sağ parti Ulusal Cephe’nin resmi adayı Marine le Pen ise kürtajın sosyal sigorta tarafından ödenmesine karşı olduğunu ve bunu değiştirmek istediğini dile getirdi.

Kürtaj karşıtı kampanyalar arttıkça ve Cumhurbaşkanı adayları konu hakkında kendilerini konumlandırmaya başladıkça, Fransa’da kazanılmış olan kürtaj hakları kaybedilecek mi kaygısı başladı. Bu nedenle kürtajı yasallaştıran Veil yasasının yıldönümünde, Paris’te geceleri korsan eylemler düzenleyen INSOMNIA bir eylem gerçekleştirdi. Paris sokaklarında gezerek trafik lambalarının altlarına astıkları elbise askılarına afişler yerleştirdiler. Bu afişlerden bazılarında şunlar yazıyordu:

  • IVG: non au retour du cintre en mai 2017 ! (Kürtaj: Mayıs 2017’de elbise askılarının geri dönmesini istemiyoruz!)
  • Avortement sans médecin: plus jamais ! (Doktorsuz kürtaj: bir daha asla!)
  • IVG remboursé en 2017 : un droit non négociable ! (2017’de sosyal güvence olan kürtaj pazarlık yapılabilecek bir hak değildir!)

Elbise askılarını kullanma sebepleri, güvenli kürtaja erişimi olmayan kadınların kullandıkları yöntemleri hatırlatmaktı. INSOMNIA aynı zamanda bilinçli olarak Le Figaro gazetesinin önüne de afişlerini bıraktı. Bunun sebebiyse sağ politikaları savunan Le Figaro’nun yakın zamanda kürtaj karşıtı propagandaları içeren reklamlara gazetede yer vermesiydi.

INSOMNIA basın bülteninde Fransa’da kazanılmış olan kürtaj hakları üzerinde pazarlık edilemeyeceğini ve politikacıların kadınların bedenleri üzerinde karar alma hakkı olmadığını açıkladı. Kürtajın sosyal sigorta tarafından karşılanması gerektiğini belirten INSOMNIA aynı zamanda da Avrupa Birliği’nde de kürtaj hakkının genel geçer yasal bir hak olarak tanımlanmasını talep etti.

“Politik, ekonomik veya dini bir krizin, kadın haklarına şüphe düşürebileceğini asla unutmayın. Bu haklar asla yerleşikleşmeyecek. Bu nedenle tüm hayatınız boyunca tetikte olmalısınız.” Simone de Beauvoir.


Eylem fotoğrafları Pauline Makoveitchoux tarafından çekilmiştir.

(Bu yazı 05/02/2017 tarihinde T24‘de yayınlanmıştır.)

Interview avec la réalisatrice de Mustang, Deniz Gamze Erguven

24/11/2015

Le 23 octobre, Mustang sortira en Turquie, la nation qui l’a vu naître. Récit de la course folle vers la liberté de cinq sœurs, le premier film de Deniz Gamze Erguven, d’ors et déjà critiqué dans le pays, risque de susciter un vrai débat au sein du peuple turc. En France, il a connu un parcours hors du commun. Plébiscité à la quinzaine des réalisateurs de Cannes, il a touché les critiques et le public. A l’affiche pour la dix-septième semaine consécutive, il a attiré plus de 450 000 personnes en salles depuis le 17 juin. Le mois dernier, il a été choisi pour représenter la France aux Oscars, un exploit pour un film non francophone. Rencontre avec la réalisatrice de ce tour de force.

La sortie de Mustang en Turquie est imminente, quelles attentes avez-vous ?

Je suis vraiment curieuse de la réaction des turcs, particulièrement des hommes. Depuis Cannes, il y a une controverse intéressante. Il se dit que le film n’est pas turc. Cela me surprend beaucoup. D’autant plus que ces commentaires émanent de personnes qui n’ont pas encore visionné le film. Un des acteurs de Winter Sleep (film turc ayant reçu la palme d’or à Cannes en 2014 ndlr), Ayberk Pekcan, a quant à lui décrété « c’est un très beau film français » après l’avoir vu. La Turquie est un pays qui diffuse rarement ses productions à l’étranger. De fait, il semblerait qu’une responsabilité incombe aux réalisateurs qui y tournent de faire un portrait global du pays. Bien sûr, la situation décrite dans Mustang s’inspire de la réalité. Mais cela reste une fiction, sans aucune visée naturaliste. Les dialogues, l’histoire, les choix esthétiques et le casting n’en font pas un film Turc ou Français, mais une représentation de mon point de vue. S’en est suivi un débat pour déterminer si je suis moi-même turque ou française.  Certains se sont demandé comment j’osais faire un film sur le Turquie alors que j’ai grandi en France. Cela ne me plait pas. Tous les membres de ma famille et mes souvenirs d’enfance sont nés là-bas. Comme Lale, je suis la plus jeune de deux générations de filles. J’ai vécu ou observé certaines de ces situations. J’ai moi-même joué avec mes cousins comme au début de l’histoire et ai subi les mêmes accusations que mes personnages. Ma réaction à l’époque a été de baisser les yeux, j’étais embarrassée. Là où la fiction intervient dans Mustang, c’est par exemple quand Lale casse les chaises de la terrasse en criant « ces chaises ont touché nos fesses, elles doivent être dégoutantes aussi ». C’est héroïque de sa part. En Turquie les filles ne sont pas éduquées à être des héroïnes, seulement à bien se tenir et à être polies. Ce qui me surprend le plus, c’est que de tels faits se sont produits dans toutes les grandes familles que j’ai eu l’occasion de rencontrer. Il y a peu j’ai revu une amie d’enfance pour la première fois. Cela lui est arrivé aussi. Elle me la raconté le plus naturellement du monde. J’ai rendu visite à des gynécologues à Karadeniz. Je leur ai posé des questions sur les tests de virginité. Ils m’ont raconté des histoires de femmes amenées à l’hôpital tard la nuit, encore vêtues de leur robe de mariage, comme on ramène de l’électroménager défaillant au magasin. C’est une situation récurrente. Notre responsabilité est de montrer et de remettre en question cette réalité, pas seulement en tant qu’artistes mais en tant que citoyens. Quand on balaye la poussière sous le tapis, elle ne disparait pas pour autant. Je ne peux pas fermer les yeux et prétendre que cela n’existe pas. Surtout sur des questions comme celle-là, je ne pense pas avoir le droit de faire ça.

La France vous a choisi pour les oscars, espériez-vous que la Turquie le fasse ?

Mustang étant une production franco-turque, nous avons postulé pour les deux pays. En effet, je m’attendais à ce que ce soit la Turquie qui le choisisse. La France a été une surprise. C’est un grand honneur pour moi. Vraiment. Pour être honnête, pendant que je faisais le film, le maximum que j’espérais était Cannes. Et quand nous avons été au Festival au printemps dernier, nous nous étions dit : « La projection est mardi, mercredi nous répondons à la presse et jeudi nous faisons la fête pour célébrer tout ça ! ». Ce jeudi n’est jamais arrivé. Nous avons enchainé les rendez-vous et les interviews. Tous les distributeurs qui ont acheté Mustang sont venus me parler sans mentionner une seule fois le nombre de salles pour la diffusion, les résultats escomptés, etc. Il était toujours question d’émotion, de ressenti. Cela m’a beaucoup touché. Quelle que soit leur culture, les gens ont compris l’histoire. Bien sûr, le cinéma est un média universel, mais je n’aurais jamais pensé qu’un film en turc tourné à Karadeniz ne voyagerait autant. Pour ce qui est des oscars, c’est arrivé assez naturellement. Un distributeur américain a acheté le film et m’a dit vouloir mener une campagne pour une nomination aux Oscars. Et voilà.

Une sacrée ascension pour un premier long métrage, que vous avez réalisé enceinte. Parlez-nous de l’épopée Mustang.

Mon parcours dans le cinéma a été une longue marche. Un peu comme mon personnage Lale, qui quitte la maison pour un grand voyage, mais part en pantoufle. J’ai écrit le scénario de Mustang une première fois en 2011 mais je n’ai pas été au bout. Il y avait trop de ressemblances avec la réalité. Un an plus tard j’ai repris l’écriture avec Alice Winocour. Après cela, l’histoire était réglée comme une horloge, chaque changement que nous avons évoqué changeait sa mécanique, son équilibre. C’était le deuxième script que j’écrivais et je brulais de tourner le film. J’ai découvert que j’attendais un enfant, et, une semaine plus tard, le producteur lâchait le projet. L’équipe a cru que tout était fini. Les gens disaient « la pauvre, regardez ce qui lui arrive, en plus elle est enceinte. » Je n’avais pas le droit de m’effondrer ni d’abandonner sous prétexte de ma grossesse. Paradoxalement ces circonstances m’ont rendue calme. J’ai réussi à renverser la situation en trouvant un autre producteur, à partir de ce moment-là, plus personne n’a osé me remettre en question. Maintenir la cohésion de l’équipe avec un budget serré a attiré le respect. J’ai pu m’échapper à Istanbul pour me marier. C’était drôle. Puis, j’ai accouché le jour où les médias ont révélé l’histoire d’Ozgecan Aslan (la jeune étudiante violée et assassinée par le chauffeur de bus qui la ramenait chez elle ndlr). Sa photo était sur tous les écrans. Je me rappellerai toujours de son visage. Deux jours après, je recommençais à travailler, tout en allaitant. Je n’ai jamais arrêté. J’ai fini le film et toute la post production avec lui attaché à moi, comme un petit singe, joue contre joue. J’ai le sentiment que mon fils et mon film sont jumeaux.

mustang4
Dilara Gürcü avec la réalisatrice Deniz Gamze Ergüven

Avez-vous subi des réflexions du fait de la particularité de cette situation ?

Oui. Pendant le montage, je travaillais avec quelqu’un que je ne connaissais pas. Nous étions dans une salle sombre, lui sur l’ordinateur, et moi juste derrière. Pendant tout le processus, les seuls sons qu’il entendait à longueur de journée étaient ceux de l’allaitement, des bisous que je faisais à mon fils, etc. Un jour il s’est interrompu en plein travail et m’a dit : « je n’ai pas signé pour ça ». Puis il a rit. On s’est retrouvé bien après à une fête et nous en avons reparlé. Il m’a dit avoir été « très frustré » que je vienne toujours travailler avec mon bébé.

Jennifer Lawrence, Patricia Arquette, Emma Watson, les actrices prennent de plus en plus la parole pour dénoncer le sexisme à Hollywood.  Qu’en pensez-vous ?

Il y a un an, un agent américain affirmait à mon producteur : « je ne travaille pas avec les réalisatrices ; elles ne marchent pas au box-office ». Il y a peu de réalisateurs connus qui sont des femmes, elles s’orientent moins dans cette voie que les hommes. Je me rappelle que nous n’étions que deux dans ma promotion à l’école de cinéma à avoir fait ce choix. J’ai le sentiment qu’on écarte les femmes des métiers qui nécessite de l’autorité, du leadership. Evidement ce travail demande parfois de se battre pour ses idées. C’est comme si ces traits de caractères ne pouvaient pas être féminin. Mais nous sommes à un tournant. Les femmes revendiquent le cinéma, la camera, elles commencent à prendre la parole. Hollywood véhicule les stéréotypes de genre. Les femmes sont généralement cantonnées à des rôles secondaires, superficiels, qui n’ont d’intérêt que pour une intrigue amoureuse. Mes personnages ne rentrent pas dans ces cases. Une amie turque m’a fait remarquer pendant l’écriture du scénario qu’il était trop pornographique, que la libido des quatre sœurs était trop mise en avant. Mais le désir est une chose naturelle. Les héroïnes de Mustang sont intelligentes et courageuses, leur parcours fait échos à toutes les femmes qui ont des choses qui leur sont resté en travers de la gorge, qu’elles soient occidentales ou orientales.

Comment avez-vous choisi les actrices pour jouer vos héroïnes ?

J’envisageais ces sœurs comme un seul personnage, une hydre à cinq têtes. Il était également important d’équilibrer les relations, entre le duo que forment Selma et Sonay, celui de Nur et Lale, la dynamique qui les anime toutes les cinq… Il fallait aussi qu’elles se ressemblent. Certaines des filles pourraient être jumelles. A tel point que lors de leur première rencontre, elles se sont toisées avec surprise. Le casting a duré 9 mois, pendant lesquels j’ai essayé différentes combinaisons avec plusieurs actrices. En avril 2014, j’ai finalement eu devant moi cette hydre, prête à prendre des coups, tomber, comploter et riposter. Nous avons organisé plusieurs ateliers, l’ambiance y était bon enfant. Les filles se sont bien entendues. Pendant le tournage, nous sommes devenus une famille. Elles se sentent un peu comme des sœurs désormais, elles prennent soin les unes des autres, se protègent, sans jalousie ni rivalité.

Quel est votre prochain projet ?

J’en ai plusieurs. Je travaille notamment sur un long métrage dont l’intrigue sera construite autour des émeutes de Los Angeles de 1992. J’ai déjà commencé un gros travail de recherche, à la fois historique et sur le terrain.

(Vous pouvez lire la version longue de cette interview en Anglais ici.)

(L’interview été traduit par journaliste Sophie Janinet)

“In Turkey, girls aren’t raised to be heroines”

24/10/2015

“Mustang”, a movie about young girls’ oppression in Turkey, has been nominated for the Oscars in the category “Best Foreign Language Film”. An interview with its director, Deniz Gamze Ergüven

All of these people that I’d met or run into this past summer told me that I should see Mustang – an epic tale of five sisters who live with their grandmother and uncle in a seaside village in Karadeniz, Turkey. I went to one of these old cinemas in Paris to watch it this October. After all those scenes where little laughter and giggles filled the theatre, I felt like there was this big knot in my throat. I was born and raised in Turkey, I have a sister as well, and those scenes seemed so familiar. After a point this knot got bigger, tears went down my face and I when looked through the audience, I saw this French man crying right next to me. Once the film was over I walked outside, and just in the corner of the cinema, I hugged my boyfriend and cried for minutes. I remember I kept saying “these things happen in Turkey and then people dare to ask me why we need feminism.

The film is directed and co-written by Deniz Gamze Ergüven, a woman who was born in Turkey and moved to Paris when she was 6 months old with her parents. She completed her entire education in Paris yet has never broken her bonds with Turkey. I had to find this woman, the woman who left an elephant sitting on my chest, who stealthily told a story, a story about being a woman, a story about how conservative culture oppresses young girls and destroys their lives, yet there is hope to be found! I contacted Deniz Gamze and we met in a café in Paris back in October 2015. She was so familiar it didn’t feel like an interview!

 

mustang1
“Mustang” got nominated in the category “Best Foreign Language Film” in Oscars 2016.

Can you explain the development process of Mustang?
I wrote the scenario with my friend Alice Winocour in the summer of 2012. The story had a structure and mechanics, just like a clock. The script didn’t allow much change and new versions. Whenever we wanted to change something, it was as if the balance was broken. After graduating from La Fémis, I’ve written a script, but I couldn’t shoot it. That’s why I was so ambitious to start shooting, and to work with actors and actresses.

 

How did you pick the 5 artists for the roles of the sisters?

I thought about these sisters as one character, as if they had 5 heads, 10 arms and 10 legs, like a Lernaean Hydra. I worked with a casting director and tried different combinations for 9 months. For me the hardest part was distributing the roles. It was important to show the cross relationships within the group and also the group’s relationship. Plus they all needed to look similar. Some of them look like twins. When they first met each other they were observing one and other with surprise.

This is your first feature-length film. It collected so many awards and attention. Were you expecting this? The movie was nominated for the Oscars by France and not from Turkey, how do you feel about this?

To be honest, while I was making the film, the furthest part that I saw was the movie making it to Cannes. When we were at Cannes, all of the distributers who’ve bought the movie came to talk to me and not once did they mention “to how many places did they sell the film” but instead they talked about their feelings towards the movie. This really affected me. People from many different cultures have bought this movie, they were sensitive to the issue and they understood the story. The nomination process for the Oscars actually happened very spontaneously. A very powerful distributer from USA has bought the movie and told me that he wanted to have an Oscar campaign for this movie. Actually I was expecting it to be elected from Turkey, but it didn’t turn out that way. But I had this instinct about this movie making it to the Oscars. Then it got elected from France and it came as a surprise! This is a very big honour for me. Really.

I read the comments in Turkish social media after your first interview getting published in Turkish media such as “there’s no child marriage tradition in Karadeniz” or “another director in Europe who tries to make Turkey look bad.” What do you think about these critics? Do you believe that your movie realistically narrates the cultural structure of that area?

mustang2
The official movie poster

Since the first screening of the movie in Cannes critics of “this movie is not Turkish” had begun. This was strange for me, hearing this from people who did not even see the film.  Do movies really belong to a nation? We are one of those countries that rarely sends movies abroad. When the situation is like this, then we are forced to look through only one window, as if we are responsible to narrate the entire reality of Turkey. When there’s such obligation then you cannot do what you actually would like to do. This movie, does tell some realities from Turkey. These are things that I have lived, I have seen. If the stories told in the movie are not real, why was I told exactly the same things when I was at the same age of Lale? I was playing with my cousins and I got on the shoulders of some boys, and I’ve got told the same accusations that Lale got! My reaction was to look down, to be embarrassed. This is a story that happened to me in Turkey. What is fiction in this movie is the part where Lale refuses this oppression of embarrassment and she breaks the chair on the terrace saying “these chairs have touched our asses, they are disgusting too.” This, of course, is not real. What Lale does there is something heroic. In Turkey girls are not raised to be heroines, they are raised to be well behaved and polite. Mustang is not a historical work. The reality I sought in this movie was the reality of a feeling, the feeling of being a woman. Does Mustang tell the feeling of being a woman? I think it does.

The concepts such as abuse of young girls, child marriage and insect are a big taboo. There’s a common perception such as “it would not happen in our family”, “someone I know would not do this” or “this is not specific to our country” where there’s a denial of the crime or an attempt to blame someone else. What do you think should be done in order to break this taboo?

What surprises me the most is that, I don’t mean small families but in big families, I don’t think I’ve ever come across one that this doesn’t exist. Our responsibility is to question and look into the reality. When you swipe the dirt under the rug, it does not disappear, on the contrary we should make it more visible. Not just as artists but as citizens, our duty is to question, to reflect on it and search for reality. As a filmmaker, I cannot close my eyes and pretend that these experiences of people don’t exist. Especially on issues like these, I don’t think I have the right to do that.

In the past couple of years the conversation around sexism in Hollywood has increased. What are your opinions on sexism in cinema?

Actually there has been a very fast change regarding this issue. In our school we were only 2 women in my class. For example there’s a position called “script supervisor” and it’s mostly women who are in these positions. They call them “script girl.” There’s a perception such as each job is more suitable for women or men. It’s as if women are being pushed away from jobs that require leadership. To be a director means that you have to fight and persist on your idea sometimes. And it’s so interesting; there are some women who say “I do not have this in my character.” There’s a perception as if women cannot have these characteristics.

Don’t you think these are actually gender stereotypes?

mustang3
“Mustang screens intelligent girls as brave figures.”

Of course they are and they exist so strongly! This exists in Hollywood as well but now people started to question it. Mustang screens intelligent girls as brave figures. We lack this in cinema! In the western world, women feel more equal yet they have so many things to say that are stuck in their throats. This movie portrays so much of what we live, what we want to say in an optimistic way that it appeals to Western or American women as well. This is beyond me or Turkey.

You were pregnant throughout the shooting of this movie, how did this reflect on the movie?

I learned about my pregnancy just one week before the producer quit the movie. I did not have the right to be stressed and not shooting the movie just because I’m pregnant was not a choice. I guess this situation gave me some kind of calmness. When the producer left the movie, I was basically dead for the team. The movie did not exist, everything was over. And everybody pitied me, saying “look what happened and the poor thing is pregnant.” I guess when I accomplished to put everything back on track nobody dared to mess with me. The pregnancy, holding everything together, me being persistent, all of these created a different mood for the team.

I gave birth on the same day that we learned about the murder of Özgecan Aslan [20-year-old student who was brutally murdered by 3 men as she resisted rape in February 2015 in Turkey.] I was disconnected from the world for 24 hours and the next day when I looked at the news, I saw Özgecan. I will remember that photo forever. During those hours as a woman I was experiencing giving birth and her experiencing that affected me a lot. Just 2 days after birth I started working again, I never stopped. I finished this movie cheek to cheek with my child. The first 3 months after birth is like the continuation of pregnancy, he was just like a little monkey attached to me. We finished the post-production together.

Can we say that you’ve given birth to two things at the same time, your child and your movie?

Yes, I always talk about it like this as well, they’re twins! I gave birth during the sound editing of the movie. I was going to work with someone I don’t know and we were supposed to meet in a café yet I realized I couldn’t get out of the apartment. I was just out of the hospital 2 days ago, I have a crying and hungry baby and I myself don’t even know what to do! So I called him and invited him to come over. When I opened the door he saw me with a 2 day old baby in my arms. It’s the first time we meet and there I am breastfeeding. I don’t think he ever saw me without my baby attached to me.

Many find similarities between Mustang and Virgin Suicides. How do you respond to that?

Yes this question is asked many times. Yet they are similar but I was not inspired by it. I read the book and I watched the film but Mustang is my story. My family, just like in Virgin Suicides, is a women’s family. Especially when I look at the photos of my mother’s generation, I see girls in long hair, if I was to describe them romantically they are like a girls’ nebula. I also have one interesting story from my childhood. One summer we were at our family house and other relative girls arrived as well. Blonds, brunettes, we were all together like in a coop. A neighbor boy has asked our friend the phone number of the house and our friend asked “for which one?” and he responded: “doesn’t matter, just any one of them.” I still remember this memory. This approach of not being able to differentiate between the girls, this perception of “what difference does it make, it’s just a girl.” This memory I have is a very common point with Virgin Suicides.

We see an #OccupyGezi t-shirt being locked in a closet with the rest of the “objectionable and dangerous” objects in the movie. What was your experience of Gezi Park protest in Turkey? Do you have hope for the future of Turkey?

mustang4
Dilara Gürcü (left) with the director Deniz Gamze Ergüven

My eyes are always on Turkey. I don’t lose my sleep over France but I do over Turkey. When the Gezi Park Protests began, I was in Los Angeles, and immediately I flew to İstanbul. When the police attacked to empty the park, I was there, standing on the stairs of the park. Not being there, was not an option for me. The ideas that women established there were very exciting, revolutionary, and even more modern than of the western cultures. There were ideas that got transferred from one occupy movement to another. New critical perspectives were created on capitalism, ecology and feminism.

But of course, after that, it was like we were beaten with wet wooden sticks. It was as if we really lost a big combat. Now we are in a period in Turkey where people are afraid to and therefore cannot really express their opinions publicly. The public conversation is suppressed. We are in a period where our main values are shaken, from democracy to secularity. It’s very difficult to see the future of Turkey. The geopolitical situation of the country is very sensitive.

It’s difficult to say if I am hopeful or not. Yet what I find truly healthy and hopeful is that there’s always an amazing reaction whenever something negative happens. For instance whenever they do or say something conservative about women in Turkey, the feminists react very collectively and powerfully.

What are your plans for your upcoming movies?

Each day there’s a new project coming up. I’m in a period just like when Mustang was developing. There are some cars on the street and I don’t know which one is going to pass the other one. Alice and I are writing a new script which takes places in İstanbul and my Los Angeles project is on discussion again, it’s becoming a very strong possibility.

*All images are courtesy of Cohen Media Group. The last picture was taken by freelance journalist Sophie Janine

(This interview was published on European Young Feminists Blog on 15/11/2016)